Erkan Serçe – İzmir’de Kitapçılık 1839-1928

Zeki Arıkan’ın önsözü: Evliya Çelebi çok sayıda medrese bulunduğunu yazmış İzmir ve çevresinde, haliyle cami, tekke, mescit, zaviye köşelerinde yüzyıllarca korunmuş el yazması kitaplar var, kültürel ve toplumsal anlamda oldukça zengin bir yer. “Gavur İzmir”, “Müslüman İzmir”, daha o yıllarda ayrım belirginleşmeye başlamış, bugünün Alsancak’ı o zamanlar Frenk mahallesiymiş, Buca ve Bornova’yla birlikte yaşam tarzı Avrupa’dakine benziyor, diğer yanda Batılı gezginler Türklerin yaşadığı Kadifekale eteklerindeki mahallelerde derin bir sessizliğin hüküm sürdüğünü abartarak anlatıyorlar. Kontrast. Tanzimat’tan sonra yabancı sermaye İzmir’de kökleşmiş, demiryollarının inşa edilmesiyle birlikte ticaret artmış, bunun sonucunda okullar, matbaalar, gazeteler kurulmuş, tiyatro toplulukları kültürel ayrıcalığı gösterir olmuş. Osmanlı geç de olsa, 1869’da bir vilayet matbaası kurmuş, Aydın Vilayet gazetesini çıkarmaya başlamış. Sonrasında Halid Ziya’nın da yazdığı, anılarında anlattığı gazeteler dönemi, ülkenin sorunlarını yüksek perdeden duyurmaya başlamış. Sansür oralara uğramış tabii de Dersaadet’ten gönderilen memurlar pışpışlanmış bir güzel, uyarılar dikkate alınmamış pek, kitap ve gazete basımı durma noktasına gelmişse de kültürel hareketlilik dinmemiş. Toparlanmanın hızını buna bağlamalı, II. Meşrutiyet’le birlikte acayip bir dirilme yaşanmış. Olduğu gibi alıntılayayım: “Basında insanı şaşırtan bir ‘patlama’ görülmüştür. Gazetelerde özgürlük, ittihad-ı anasır, ‘milli iktisat’ sorunları tartışılmakta, çözümler aranmaktadır. Şehirde açılan özel okullar, kurulan şirketler, kültürel ve ekonomik yaşama yeni bir dinamizm kazandırmaktadır. Merkezi İstanbul olan birçok derneğin İzmir’de şubeleri açılmıştır. Çağdaş ve modern bir kütüphane kurulması tasarısı gerçekleşmeye başlamış ve bugün övünç kaynağımız olan İzmir Milli Kütüphanesi kurulmuştur. Bütün bu çabaların İttihat ve Terakki tarafından desteklendiğini belirtmek ve hatta sözkonusu fırkanın İzmir’e özel bir önem verdiğini söylemek gerekir.” (s. 4) Belirtilen zaman aralığında kaç kitap, kaç gazete çıktı, kimler yazdı çizdi, sermaye nereden geldi, siyaset kültürel yaşamı nasıl biçimlendirdi, Serçe sağlam bir araştırmayla ortaya koymuş bütün bu verileri, meraklısı için nimetten. Sahafta rastladım da aldım tabii, yoksa nereden göreceğim.

Matbaanın Osmanlı’ya gelişinden alıyor mevzuyu Serçe, 1494’te Yahudilerin kurduğu ilk matbaadan. Berkes’e göre o yıllarda Türklerin matbaaya ilgi gösterdiğine dair herhangi bir kanıt yok, oysa matbu kitaba yabancı da değiller. Rumlar ilk olarak 1627’de matbaa kuruyorlar İstanbul’da, birkaç matbaa daha Yahudiler ve Rumlar tarafından kuruluyor, bizdeki hikâye malum. Arap harfli kitap basmamak ve kışkırtıcı yayında bulunmamak koşuluyla azınlıkların bu işlerine pek karışmamış padişahlar ve yöneticiler. “Bunun bir sonucu olarak azınlıkların, Rönesans sonrası Avrupa ile sıkı ilişkide bulundukları ve Müslüman uyruklara oranla yaşama düzeylerini yükseltmeye, kültürlerini geliştirmeye yöneldikleri izleniyor.” (s. 3) Alpay Kabacalı’nın yorumu. İhtiyaç duyulmamış, önemi herhalde askerî metinlerin çoğaltılması gerektiği zaman tam olarak anlaşılmıştır. Taşrada arşa çıkıyor matbaa sayısı da II. Abdülhamit’in etkisiyle güdük kalıyor İstanbul, II. Meşrutiyet’le birlikte orada da patlama yaşanıyor. Harf Devrimi’yle birlikte bir sallanıyor ortalık, bazı gazeteler kapanıyor ama okuma yazma oranının yükselişiyle birlikte kitabın değeri anlaşılıyor.

Yüksek lisans tezi olduğundan teknik bilgi çok, ilginç noktalara değineyim. İzmir’de Yahudiler 1646’da kurmuşlar matbaayı, belki daha önce, kitap basmaya başlamışlar. İzmir’de bulunan yabancı tüccar grubunun önayak olmasıyla 1821’den itibaren gazete sayısı artıyor, Takvîm-i Vekâyi de bu matbaalardan birinde basılıyor. Bulgarlar dahi matbaa kurup gazete çıkarmışlar o dönem, 1842’de, gazete kapandıktan sonra Konstantin Fotinov kitap yayıncılığına devam etmiş. “Kapitülasyon baskısı, ekonomik ve ticari etkinliklerin yabancı ya da Türk dışı öğelerin elinde oluşu” yüzünden matbaacılığın ve yayıncılığın gelişemediğini söylüyor Serçe, oysa geri kalmanın sadece bir yüzü bu, tek sebep değil. Zamanla basılıyor bir şeyler, Aydın Vilayeti Matbaası çalışıyor hatta basılan bir lügat için gazeteye ilan bile veriliyor. Yerel yönetimlerin düzenlendiği 1860’larda her vilayete bir matbaa kurulmasına karar veriliyor, Avrupa’dan teçhizat ve matbaa ustaları getiriliyor, sonradan özel teşebbüslerin Macar usta getirdiğini göreceğiz. Sanayi mekteplerinde matbaacılıkla ilgili eğitimlere başlanıyor, bölgede çıkan gazeteleri çalıştıranların önemli bir kısmı İzmir Sanayi Mektebi’nin mezunları. Bu arada ikinci kez kapitülasyonlara değiniyor Serçe, bu etkenin Osmanlı’nın kültür dünyasını tek başına belirlediğini ima ediyor sanki, tuhaf. İzmir’de Türklere ait tek bir rüştiye varmış, buna karşın azınlık okulları kaç taneymiş, elbet o kadar fark olurmuş? Meh. Halid Ziya’ya göre Türklerin kurduğu matbaaların başarısızlığının ardında yetişmiş eleman eksikliği, memurların işi pek sallamamaları ve liyakatsizlik var, arkadaşlarıyla birlikte çıkarmayı düşündüğü mecmuayı tey İstanbul’da bastırmak zorunda kalıyor bu yüzden. Salname basılıyor bir, ilk ataktan sonrası bu. Bireysel çabalarla kör topal ilerleyen bir basın var, önce tütüncü ve tömbekici İranlıların dağıtımını üstlendiği yayınlar için dükkânlar açılınca yine bir silkelenme yaşanıyor ama ekonominin ve siyasetin durumu belirliyor onların ömrünü, çoğu kısa süre sonra kapanıyor. Kitapların yayıncıları azınlıklarca finanse edilebiliyor, Halid Ziya’nın birçok kitabının basımını İstanbul’un ünlü kitapçısı Arakel üstlenmiş mesela. Karabet, Ohannes, Kasbar diğer kitapçılar, gazete satıcılığından gelme. İzmir’de de durum pek farklı değil, paralel ilerleme. Romanlara da girmiş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Bir Sürgün nam romanındaki bir karakter Abajoli Kitabevi’nde geziniyor, sonrası yangın. “II. Abdülhamit döneminde, kültürel gelişmeyi sağlayacak tüm alanlarda olduğu gibi, kitapevleri de yoğun bir baskı altına alınmıştır. Zaten basılan gazete, dergi ve kitapların son derece sınırlı olduğu, yabancı eserlerin daha gümrüklerde denetlenip çoğuna el konduğu ya da basıldıktan sonra kitapların yasaklanarak toplatıldığı ve Çemberlitaş hamamına yakıldığı bu dönemde, kitapevlerinin de payına düşeni almaması kaçınılmazdı. Kitapevleri sık sık baskına uğramış, kitaplarına el konulmuş ve kapatılmıştır.” (s. 47) Mevzu kârlı da baskı çok, yolunu bulan basmaya devam ediyor ama çok az, mesela gazete çıkarma iznini almak için aylarca bekliyor insanlar, yıl bekleyen var, hele basılacak metinde sakıncalı bir sözcük varsa eyvah. Biri gazete çıkaracak diyelim, neler lazım, “mülken ve devleten bir güna mazarratı olmadığı” belgesi için beş kişiden şahadetname, yamuk yapılmayacağına dair bir kefaletname, gerisi İstanbul’un hızına kalmış ki o günlerde boğucu derecede yavaş bir bürokrasi var. Halid Ziya’nın Sefile‘si “şeair-i İslamiye’ye mugayereti hasebiyle” basılması “katiyen gayr-i caiz”, milletin edebini yasaklar koruyor resmen. O güneş doğuyor ama, II. Meşrutiyet gazetelerin köşelerinde duyuruluyor. O kadar küçük köşeler ki millet anlamıyor başta ne olduğunu, çok komik. “Bu haberciğin anlamı, o gün geç ve güç kavrandı. Bâb-ı Âli caddesindeki gazete idarehaneleri ve kitapçı dükkânları, öğleden sonra Anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğini, yani Meşrutiyet ilan edildiğini fark edince, bayrak asarak bu olayı kutladılar. Akşama doğru da ‘İstanbul’un ötesinde berisin’ bayraklar çekildi.” (s. 59) Sansür kalkıyor, gazeteler tedirgin, ilk gün o kadar açılmıyorlar da istibdat zamanı yazamayacakları bir şeyi yumuşatarak yazıyorlar, bir şey olmadığını gördükleri zaman da bam güm giriyorlar ortama. Bir süre sonra İTC de sansür mekanizmasını harekete geçirecek, yetmeyecek, Refik Halid Karay’ın yakın arkadaşları olan iki gazeteciyi katledecek.

İşgal zamanının hikâyeleri ayrı, Kurtuluş Savaşı’nın olayı ayrı, meraklısının kaçırmaması gereken bir kitap.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!