Muzaffer İzgü’nün çocukluğunu Zıkkımın Kökü‘nde izleyebiliriz, anlattıklarının şu kadarını almak yeter: sel sildi süpürdü evi, yine çattılar, ısınamıyorlar. Kütüphanede soba olduğunu duymuş İzgü, gitmiş, kitapların arasına düşmüş. Gerisini biliyoruz. Kitaptaki çoğu sanatçının yaşamında benzer bir seyir var, rastlaşmalar, şans, tanıdıkların itelemesi. Çaba sonra geliyor, bilmiyorlar çünkü uğraşacakları işin ne olduğunu, zamanla öğreniyorlar. Dedeler “Kuvvacı” veya esnaf, ağa olanı az, babalar memur veya işçi, anneler ev işleriyle ilgileniyor, tarlaya bahçeye bakıyorlar, çocuklar kırsalın büyüsüne kapılmışlar, kasabaların sıkıntısından kurtulmaya çalışıyorlar, arada da okuyabilirlerse tamam. Ne hikâyeler ama, Makal’ın saatlerce süren yolculuğu o yaşında, işleri yokuşa süren memurların yanında çocukları yoksulluklarından çekip çıkarmak için uğraşanların ülküsü. Kitapta memleketin 1930’larından 1960’lara kadarki manzarası var, diyelim Köy Enstitüleri açılana kadar üzgün çocuklar, okumak için gereken para nerede, sonra muhtarıydı, müftüsüydü, Cumhuriyet idealleriyle donanmış kim varsa bir yerinden tutuyorlar, topluyorlar çocukları, yönlendiriyorlar, okutuyorlar. Akrabaların, ailenin geniş gönüllerinden de bahsetmeli, bir odada altı kişi yaşarlar ama çocuğun okuması gerekir, ses çıkarmazlar, sonuçta ailenin fakirlikten kurtulması söz konusu. Hele askeriyeye girdiler mi bitti olay, subay çıkanlar hemen kardeşleriyle anneyi alıyorlar yanlarına, memleketi dolanmaya başlıyorlar. Güzin Özyağcılar’ın anıları geliyor aklıma, asker babanın peşinde Anadolu’nun nerelerini ne zorluklarla dolanmışlar da yol sahneye, oradan Bizimkiler‘e çıkmış. O yılların sınıfsal geçişkenliğinde bir parasız yatılı kazanmaya bakıyor hayatların kurtulması, Füruzan’ın öyküsü bu sebeple etkileyicidir, o sessizlik, umut ve üzüntü iç içe geçer de küçücük bir çocuğun sırtına yüklenen beklentinin ağırlığı çıkar ortaya. Paşa dedesi olanlar da vardır tabii, kolejlerde okurlar, sanatla daha çocukken içli dışlı olurlar ama bazıları ısınmak için girdiği kütüphanede öğrenir kitabın ne olduğunu.
Kısacık biyografiler yazmış Kansu, Kerim Afşar için yazdığı: “1930’da İstanbul’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Yüksek Bölümü’nden mezun oldu. 45 yıl perde kapamadan yüze yakın oyunda rol aldı.” Şöyle bir senaryo da mümkün: çocukken annesiyle birlikte sinemalara tiyatrolara gitmiştir, sahneye âşık olup genç yaşta oyunculuğa başlamıştır. İo Çokona’nın anlattığı çocukluk böyleydi, Beyoğlu’na çıkıp sinemalara, mağazalara marş, Ari Çokona da aynı ortamda büyümüş, haliyle çevirmenliktir, akademidir derken yürüyüp giderler. Afşar’ın yaşamının hiç ilgisi yok bunlarla, aşırı yoksulluğun büktüğü beli doğrultmaya çalışırken kendini sahnelerde bulan oyuncunun hikâyesi, kitapta yer alan diğer sanatçıları düşününce genel bir özet olarak okunabilir. Kansu kendi anlatıyor, arada röportajlardan bölümler alıp koyuyor, ortaya karışık: Afşar 4,5 yaşındayken annesiyle babası ayrılıyorlar, anne üç çocuğunu yanına alıp Kurbağalıdere’deki dededen kalma ahşap eve sığınıyor. Evleri varmış bari. İki dayı da o evde, marangozlukla geçiniyorlar. İlhan’ı elinden tutup okula götürüyor annesi, müdür şaşırıyor, adı İlhan değil de Kerim’miş, yedi yaşından sonra “Kerim” oluyor İlhan. Gülten Akın’ın da benzer bir hikâyesi var, okula başlayınca öğreniyor adının “Zeynep” olmadığını. Kerim’in abisi okuyor, dayıları çalışıyor, babası da çocuklarını çalmaya çalışıyor işte, ara sıra ortaya çıkıp kaçırıyor birini, Kerim bir polisin kayışını yakalamasa baba onu da alıp götürecek. Bu beladan kurtuluyorlar, Adnan okulda sakız leblebisi satmaya başlıyor, Kenan üsteğmen çıkınca Gelibolu’ya taşınıyorlar bu kez, durumları biraz daha iyi. İstanbul’a geldiklerinde meslek lisesine veriyorlar, eğeyi demire sürte sürte düşünüyor Kerim, bir şeyler yapmak lazım ama ne? Yüksekkaldırım’da cila işine başlıyor dayılarıyla, sonra aileyi bir şekilde kandırıp konservatuvar sınavlarına giriyor. Nedir, okulda bir temsildir, dışarıda bir övgüdür, bir şekilde sanata yöneliyorlar. Gülten Akın ödevini yapmayı unuttuğundan düzyazı yerine bir dörtlük üfürüveriyor, öğretmen şiirciği çok sevince onun alevi de o an parlıyor. Küçük küçük alevlerin görünürlüğü, zamanla. Ha, Muhsin Ertuğrul ve Mahir Canova beğeniyorlar Afşar’ı ama tek kişilik sınıf açmanın büyük masraf olacağını düşünüp almıyorlar okula, ikinci sene Afşar’ın yine sınava girdiğini gördüklerinde hallediyorlar meseleyi, devletin imkânları veya bürokratların tutumu da düşünülmeli. Bu arada Müşfik Kenter’le bir fotoğrafları var, yakıyorlar ortalığı. Sırf fotoğraflardan bile ailelerin tarihçeleri çıkarılır. Anadolu’nun bilmem neresinde giyinip kuşanmışlar, belki komşulardan kıyafetler alınmış bir dünya para verip çektirecekleri fotoğrafta güzel çıkmak için, kaskatı duruyorlar, kasları sabit tutamamaktan korkup gülümsemiyorlar belki, hareket ederlerse bulanık çıkacakları yönünde uyarılmışlar, eller ne yapacağını bilmiyor, beden nasıl tepki vermesi gerektiğini bilmiyor kamera karşısında. Memur ailelerinde durum biraz daha iyi, gülümsüyorlar bari, eller omuzlardan kuvvet bulur gibi duruyor.
Köy çocuklarının yaşamları nasıl farklılaşsın, ömür boyu çobanlık. Düşleri başka, kitaplarla karşılaşır karşılaşmaz hayal dünyaları değişiyor ama gerçeklik kaya gibi düşüyor kafalarına. Okumaya oradan heves ediyorlar işte, öğretmenleri de ışıldadı mı biraz, tamam. Gerçi kendileri anlatıyorlar, kaç çocuk hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır, kaçı daha temel ihtiyaçları bile karşılanamadığı için ölmüştür, öğrencilerinden veriyorlar örnekleri. Talip Apaydın’ın, Mahmut Makal’ın, Server Tanilli’nin, daha nicesinin hayatta kalıp okumaları çok iş. On yaşında Apaydın, babasının yanına verdiği bekçi basıp gidince bozkırın ortasında kalıyor, saatlerce yürürken sıtma vuruyor da düşüyor yerlere, kan ter içinde kalıyor. Altı saatlik yol, kurda kuşa yem olmazsa iyi, üçüncü sınıf diplomasıyla nüfus kâğıdını alıp Beypazarı’na gidecek, kaymakamı görebilirse okula kaydı yapılacak. Ölse ölür yolda. Bu kadar basit yani, Hemingway’in yaşlı adamının denizle mücadelesi kadar. “Hasanoğlan’da güzel sanatlar bölümüne girdi. Konservatuvara derse gidiyorlar zaman zaman. Öğleden sonraları da orkestranın konserlerini izliyorlar. Kaytarıp derslerden Sabahattin Ali’nin odasına kaçıyor. Sabahattin Ali’yi, Cemal Kutay ve Emin Soysal Konya’da ihbar etmişler, bir süre hapis yatmış. Memuriyete almıyorlar, Hasan Âli Yücel’in çabalarıyla konservatuvarda dramaturg o sıralar… Öğretmenlik de yapıyor.” (s. 55) Dünya zaten küçük, okuyan yazan için çok çok daha küçük, eğitimle ilgili bir kurumda illa karşılaşıyor birileri. Eğitim kurumu olması da şart değil gerçi: “Erdost soyadı, Ardos’tan geliyor. O yıllarda Nüfus Memuru olan Cahit Külebi’nin babası öneriyor: ‘Lakabınızı koyalım soyadı diye.’ Dede, ‘Kabagil derlerdi bize’ yanıtını verince, Külebi’nin babası ‘O da çok kabaymış hoca efendi, köyünüzün adını verin bari’ diyor. Ardos’u da kaba bulunca, Erdost’ta karar kılıyorlar.” (s. 113)
Burhan Günel yine yalnız, memleket edebiyatının en yalnız adamlarından biri resmen. Memur baba atanıp gidiyor, Günel parasız yatılı, Konya’da bir başına kalıyor. Onca zorluk, hüzün, yaşamı dar eden koşullara karşın okuyacağını, başarılı olacağını söylüyor Günel kendi kendine, başka yolu yok. Ortaokulla lise tamam, Hukuk Fakültesi de tamam fakat darlık yine başına bela oluyor, İstanbul’a gidemiyor bu yüzden, Hava Harp Okulu’nu kazanınca istikamet İzmir. İstanbul’a gelseymiş yazarlığının bambaşka bir seyri olabilirmiş, toplumculuğu sabit tabii. Cemil Kavukçu’nun hikâyesinin öykülerindeki hikâyelerden farkı yok, geçiyorum, Ayla Kutlu’ya değinip bitireyim. İskenderun’da sürünen bir çocukluk, gençlik. Okul arkadaşlarıyla oynamak için yanına 1,5 yaşındaki eğri bacaklı kardeşini de almak zorunda kalması, kendi deyişiyle “çok zor geçti, çok”. Zorlukla okuyor, üst kattaki kıza ders çalıştırması için çağırırlarsa o kızın kitabından kendi sınavlarına da çalışıyor orada olduğu sürece, yoksa kitabı isteyemez, satın da alamaz zira pahalı. Dirençli çocuklar, o yaşta öylesi direnmek yokluğa. Bazı şeyler kolay olabilir hani de “şose boylarında gebermek açlıktan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmak yazın”, devletin sunduğu, sunabildiği bunlarsa kaç kat daha zor, değil bir şeyler üretmek, hayatta kalmak.
Hoş bir tür, “öyküsel röportaj”. İlgilisi kaçırmasın.











Cevap yaz