Ahmet Önel – Matinede Mükremin

Şükür, öyküye rastladık nihayet. Çıkıyor da öykü olmuyor tam, akarı kokarı can sıkıyor, tam vermiyor o öykülüğü, ya katır kutur atölye öyküsü ya bol toplumsul gerçekyen ya da otuz iki kısım tekmili birden, cama çıkıp cankurtaran çağırası geliyor insanın. Önel’in ilk öyküsünden bir oh çekmişim, ardından korkmuşum en iyisini öne aldılar da arkalar kaynadı gitti diye, yok, öyle de olmadı, her biri dört dörtlük. Önel tiyatro oyunlarıyla da biliniyor, öykülerinden aldığı ödüllerin yanına oyunlarından aldıklarını eklemiş, anlaşıldığı kadarıyla öyküyü boynu bükük bırakmamıştır oyunlarının karşısında da neden bu ilk kitaptan sonra ses getirmemiştir yazdıkları, ilginç. Okumadan yorumlamamalı, belki niteliği düşürmüştür veya başka bir şey, sahaflardan toplayacağım kitaplarını. Foça’da yaşıyormuş, okuyup yazmaktan başka bir şey yapmıyormuş. Gerçi üç sene önceki röportajında söylüyor bunları da bir şey değişmemiştir. Neyse, “Hezarfen’in İbret Dolu Serüveni” ilk öykü, ne öykü! Birinci bab, ikinci bab, muhavere, bölümlü öykü. “‘İptida, Okmeydanı’nın mimberi üzre rüzgâr şiddetinden kartal kanatları ile sekiz dokuz kere havada pervaz ederek talim etmiştir…’” (s. 5) Baba Rüstem’e muradının uçmak olduğunu söyler Çelebi, kuş olmadığının farkındadır ama kanatları etten kemikten olsa o kadar güvenmeyecektir belki kendine, cismi hafifleştiren dünya işini çözdüğünü düşünür kendi icadı olan kanatlarıyla. Öncesi vardır, Cevheri’nin Nişabur’da yaptığını yapacaktır, ustasının eserlerini incelemiş, uçmaya çalıştığı günü çeşitli eserlerden okumuştur, aldığı elin hakkını vereceğine dair kendine yemin eder. Sahneler çeşitli, Baba Rüstem’le konuşmalardan, makaralardan, güçlü tutkallardan, sicimlerden ve besmelelerden bir anda kulenin yapısına, Cevheri’nin uçma çabalarına atlayabiliriz, kısa görüntüler halinde belirir Çelebi’ye bağlı anlatı parçaları. Bitmedi, misal Tevatür’den Akif gelir, röportaj yapmak ister Çelebi’yle, anlatıcı kendini bir paranteze yerleştirip gazetecinin söylediklerini eleştirir: fotomontaj o zamanlar o kadar başarılı değil, Çelebi uçarsa gerçekten uçar, soruları ona göre sormalı ve fotingraf varsa yerleştirmeli üzerinde oynamadan. Hem efendim, “Şirketi Hayriye vaporları” varken de demekmiş uçmak, Evropa’da piyasaya çıkan onca yeniliğin karşılığını Çelebi mi verecek? Verecek çünkü uçmanın özünü aramış, direncinin Yüce Tanrı’ya karşı olmadığına ikna etmiş etrafındakileri. Garip bir adam bu, padişahın bile öfkesini çekecek üzerine. “Şiir sever. Hafif deliliği de. Neyse, ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Az ozanlık az delilik değil mi? Az ozanlık biraz da kuşluktur belki. İlle kollara dizeleri mi takmak gerekir. Kimi zaman böylesi gerçek kanatlara da iş düştüğü oluyor işte.” (s. 8) İnsan uçar, şiir kanatlanır, uçuş hatırlanır bir. Çağların çorba olduğu bir hikâye, naklen yayın ekibi gelse şaşırtmıyor, amele konutlarının tasarımını da yaptığına göre bu adamı konuşturmalı mı yoksa halkı galeyana getiriyor, umumu fakirlikten kurtarmaya çalışıyor diye kellesini mi vurmalı. Dil müthiş, arkada Batı’nın ahlaksızlığıyla biliminin buralardaki yansımaları dönüyor, hiçbir başarının cezasız kalmadığına dair belli belirsiz imalar, sıkı öykü yani. Ayrıca, uçuş izni almış mı o herif, padişah soruyor.

“Kayıp Şair” okuduğum en iyi öykülerden biri olabilir bugün, yarın da öyle olabilir, iki gün üst üste aynı özelliği taşıması genele yaymam için ikna edebilir beni. Mocukunca ne olacağını soran çocuk, ne olmak istediğini bilmeyen, mocukmanın büyümek olduğunu bilen ve etrafındakilere de öğreten Nezir evin ışıkları sönerse çıkaracak kalemle kâğıdı, şiir yazacak karanlıkta. Aklına gelen ilk yalnızlığı dökecek, doktor olmak istememesi bundan, beyazlara ve insanlara gömmek istemiyor şiirini. Yaşama yaymaya meyilli, dayısı İsmet’in de istediği. Şair İsmet olmasa kusardı sıkıntısını, o kadar, hele çocukken. Ne büyüdür, romandan biliriz de öykünün büyüsüyle birleşince çocukluk ebedi bitmez, ömre yayılır. Şunun sürmesidir: “Bir kere Bostancı iskelesindeki meyhanede o kadar kalabalıktım o kadar kalabalıktım ki, iskele çöktü, meyhane battı ve hepimiz boğulduk.” (s. 21) İsmet’in sözü, mocukan Nezir’in de, ne farkları var. İsmet gizli gizli yazıyor, gizli gizli okunuyor, şiiri kâğıda döküp polisten dayak yediğinde ona sığınıyor yine, Nezir’in babası “o pis işleri bırakmasını” söylemiş de annesi ağlamış, kardeşi miymiş pis, onca suyla yuğunurken. Nezir biliyor dayısını, dünyanın pakı, onun gibi olmak istiyor. “İsmet Dayımın dediğine göre şiir ille de yazılması gereken birşey değilmiş. İçimizden geçmesi bile yetermiş. İşte içimden geçiyor. Evimizin içine su dolduruyorum. Bir akvaryum oluyor evimiz. Sonra içinde bir balık düşünüyorum. Karanlıkta gözleri parlıyor. Yoksa bu balık ben miyim?..” (s. 22) İsmet’in arkadaşı Lüfer Dayı geliyor bir gün, adının başka bir şey olması imkânsız, İsmet’in evde olup olmadığını soruyor. Böyle her soru öldürüyor şiiri, Nezir mocukunca dayısı gibi kafaları çekeceğini söylüyor, İsmet yanında olsa ona da söylerdi ama ölüm bekliyor yanında: baba ve televizyon. “Evin suları bitti. Hepimiz yeniden insan olduk. Üstümde hiç pul kalmamış. Televizyon kendi kendine aydınlandı. Düğmesini kapatmayı unutmuş olmalıyız.” (s. 23) Petrol savaşları, Ortak Pazar, televizyon pislik saçıyor, İsmet ortada yok, baba hâlâ şair olmak isteyip istemediğini soruyor Nezir’e, bir de o mu üzecek anneyi? Nihayet geliyor İsmet, şiirini kaybetmeye beş mi kalmış artık neyse, ayağı da kesiliyor evden. Nezir üzgün, doktor veya avukat olmasına beş kalmış, evi akvaryum gibi düşünmesi de zor artık. Dehşet veren, hüzünlü bir son. Hüzün dehşet verebilir. Çok iyi öykü ya, ilk kez “keşke ben yazsaydım” dediğim bir öyküyle karşılaştım. İkincisi de “Ceymis’in Gözleri” herhalde, işçi sınıfının televizyonla uyuşturulmasının iyi bir örneği. Önel’in imzasını anlatmalı önce: sahneler yaratıyor Önel, her sahneyi ayrı üsluplarla kuruyor, on numara bağlıyor hepsini. Tek bir öyküde onca sahneyi bir arada tutabilmek büyük maharet. Bu öyküde doktorla işçinin diyaloğu başta, kaynak işinde çalışan baba gözlerinden olacak neredeyse, televizyon izlemesi yasak, gözleri yorması yasak. Ey, akşama Ceymis’in dizisi var, rakı sofrasında mutsuz mutsuz oturan adam ne yapacak? Bari eşi, çoluğu çocuğu izlesin, ama, çok da merak ediyor Ceymis’in gözlerinin açılıp açılmayacağını. Sargılar bir bir çözülüyor, kendi gözleri sarılacakmış gibi hissediyor adam, yatağa girdiğinde o meretten kurtulması gerektiğini düşünüyor ama Ceymis kurtuldu ya, kendi de kurtulabilir. Belki. Şu da Özel’in mizahından bir parça, benzerleri her öyküde görülebilir: “Ceymis hafif sendeler. Doktorlar da onunla birlikte sendelerler. Hattâ televizyon konulduğu eski büfeden şöyle bir iki santim kalkıp oturur.” (s. 33)

Hepsi tamam, hepsi başarılı da, “Matinede Mükremin”i nereye koyacağımı, klişeye varmadan nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Yeşilçam havası, dönemin sinema dünyası, edebiyat ortamı, kurmacayla gerçek arasındaki ilişki, oyunculukla yaşamacılık arasındaki fark, emekçilerin durumları, ağalık, beylik, paşalık, entelektüel camiayla köylülüğün kesişimi, her tel birbiriyle uyumlu bir şekilde tıngırdıyor. Anlatım tekniği cuk oturmuş, sanki mockumentary izliyoruz, yazar karaktere hak veriyoruz çünkü romanı yanlış anlaşılmış da öyle uyarlanmış sinemaya, senaristi anlıyoruz çünkü sanat eseri her türlü esinlemeye açık, daha da pek çok karakter konuşuyor, filmin kendisi de konuşuyor, sahneler arasında hızlı geçişler, daha da neler.

Aranıp bulunsun, o kadar iyi öyküler. Bavul bavul kitap götürüyorum sahaflara, bir an önce kurtulmam lazım şunlardan, bunu hayatta vermem.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!