Oyunculuğu şahanedir, Tülek’in öyküleri de genel olarak vasatın üstünde. Anlatımca en azından. Bilindik tuhaflıklarla dolu, düz, sıkıcı ölçüde basit olanlarının dışında karakterin bilişsel yapısıyla kurgunun iç içe geçtiği öykü başarılıdır mesela. Onun dışında giriftlik yok, belli bir olay veya durum, tamam. En kötüleriyle başlayayım, kitaptaki ilk öykü “Pitbull” atölyelerde ödev olarak sunulabilir. Vitrin camında kendini görünce köpek olduğunu anlar köpek, köpeğin de anlatıcı olabileceğini ispatladığını düşünür, sosyal medyada falan paylaşamaz, yazıya geçiremez, ama, geçirir de, sonuçta bir köpek ve anlatıyor. Çirkin bir köpek, asabi, ailesini hiç tanımıyor ve Google’ın ne olduğunu biliyor. Sahibine bıçak çekene saldırıyor sonra, ne ki öfkelenince gözü hiçbir şeyi görmediği için kimi ısırdığını bilmeden bacakları, kolları kapıyor, bıçaklanan sahibinin yarasını yalamaya başladığında rehavete kapılıyor, bütün insanların kanının lezzetinin aynı olduğunu da anlıyor böylece. Köpek yani. İnsan köpek. Kan yalayan biri daha var sonlara doğru, otuz yıldan sonra eski evinin sokağından geçen adamın hatıralarından fırlıyor. Tülek’in birden fazla katmana yer verdiği nadir öykülerden biri bu, iyi öykü. Harbiye’den Dolapdere’ye inen yokuşlu sokaklardan biri, tekinsiz bodrum katları tanıdık çünkü Nedim’le birlikte yaşamışlar bir zamanlar oralarda, oyuncu arkadaşıyla, Amadeus‘taki oyunuyla ses getirmiş de zehirli guatrdan ölmüş Nedim, acı. Anlatıcı Erol’un da oyuncu olduğunu anlıyoruz, sonradan evlenip çoluk çocuğa karıştığını, bu ayrıntılar öykünün tuhaf yanını örtmek için sıkı fikir: normalleşen bir yaşam bütün gariplikleri silkip atıyor zamanla. Nostaljiye dalıyoruz biraz, atmosfer hazırlanıyor: “Arnavutkaldırımı göz alabildiğine uzanırdı. Her taşın bir derdi vardı. Her taşın ayrı bir şekli. Her taş yaşlıydı, her taş kalender. Kar da yağsa, buz da tutsa işini bilirdi onlar. Ne tekerleri çapraz olmuş Skoda kamyonetler ne eskici arabaları rahatça geçebilirdi onların üstünden. Babacandılar, bereketliydiler. Aralarında çıkan mineçiçeklerini ve papatyaları sunarlardı naylon topla Japon kale maç yapan çocuklara. Şimdi tamamen asfaltın ve botunun altında, yüzyıllar sonra değerli taşlar olarak çıkarılmayı bekliyorlar.” (s. 64) Otuz yıl, her şey canlı, sanki kan damlalarını tekrar görüyor Erol. Üst kata çıkan damlalar. Seksenli yıllarda arabesk bir iki filmde oynamış eski şarkıcının, Beyoğlu’nun yeraltı kulüplerinde şarkı söylemiş assolistin kapısına kadar. Evde Tom Waits dinliyorlar, Peter Gabriel, sinema konuşuluyor, Tarkovski izlemeyeni dövüyorlar o sıra. İki arkadaş oyunculuk yapıyorlar o sıra, keşfedilmeyi bekleyen yaşamlarını sürüyorlar, bunların üzerine o kan damlalarının sırrını çözmeleri lazım. Her gün kebap getiren adamın paketinden mi dökülüyor, kanlı kebap? Çıkıp kapıyı çalıyorlar, bir zamanların az meşhuru kadın yaşlanmış ama güzelliğinden, parıltısından hiçbir şey yitirmemiş, arkasında görünen çocukadamyaşlı da tekinsizliği yayıyor o güzelliğe, on numara gerçek dışılık. Kolu yaralı, kan damlıyor, “varlık” kanı yalıyor bir güzel. Kaçar gibi gidiyorlar, her gün dinledikleri plakları düşünmeye devam edecekler. Kadının müzik zevki duvarlardan geçip odalarına giriyordu, korkuyla karışık tedirginlik de girecek artık. Öykülerin sonları alelade atılan düğümler gibi, bunda kebapçı geçiyor apartmanın kapısının önünden, bol “hicran”lı bir şarkı söylüyor yukarıdan gelen plaklardaki gibi.
“Jules Verne” iyi öykü, çemberi kusursuzca tamamlıyor dağınıklık izleğiyle. Kıymalı pidesini maharetle düren, kutu kolasını kusursuzca açan bir ustanın anlattığı hikâye, tek bir kıyma parçasını bile heba etmemesi ustanın, koladan maksimum verim alması ayrı bir ders. Yazmasını söylüyor usta, öyle bir şey anlatacak, yazar olduğunu bildiği anlatıcıdan istediği makul ama anlatımı, o dağınıklık nasıl toparlanacaksa. Serkan Usta o an dünyanın en önemli insanı, anlatacağı iyi bir hikâyesi var, gerçi yazar olduğunu ne zaman söylediğini hatırlamıyor anlatıcı da olur öyle şeyler, kurmacada mümkün. Hava pırıl pırıl, güneş evin içine az giriyor, ıhlamur ağaçlarının yorgun kokusu falan, betimleme öyküden fırlayacak gibi olsa da toparlıyor anlatıcı, hikâyeyi dinlediği ortamı araya sokalamasına da tamam. Hemen başlamıyor tabii, Serkan’dan önce anlatıcı işini yapıyor, her anlatının uyandırması gereken merakı fişekliyor böylece. Ama: çoktan başlamış anlatmaya Serkan, hikâyenin başı kayıp. “Her şeyin başını kaçırırım zaten. Bir kitap okurken, bir de bakarım ki ortasına gelmişim ve kitap hakkında en ufak bir fikrim yok. Bir film izlerken, kahramanın kim olduğunu takip etmediğim için az sonra ölecek silik bir karaktere yoğunlaşırım ve onun ne kadar gerçekçi bir kahraman olduğunu düşünürken, karakter birden kadraja giren iriyarı bir herif tarafından öldürülür. Ben tam kahraman öldü, film bitti derken bambaşka insanlar kahraman olur ve film devam eder. Tam da Serkan Usta gibi. Hikâyeme ortadan giren bir kahraman. Az sonra ölecek ve ben hikâyeye devam edeceğim.” (s. 70) Patinaj çekmeye başlayınca bırakmak lazım kitabı, filmi geri sarmak lazım, Serkan’a ne yapmak lazım? Son çivi mi, son plaka mı, takıp çakıp bitirmiş, gidiyor babası, annesine söylediği zaman bela okunuyor, doğru bedduaya, oysa kaç yıllık çalışmanın sonucunu görebilirler peşinden gitseler. Serkan’ın babası okumuş bir zamanlar da öyle sarmış denizaltılara, Kaptan Nemo olmak istiyor. Malum metnin çocukken okunduğunda yetişkinliği nasıl etkileyeceğini kim bilir, Jules Verne düşünmüş müydü benim o romanı Mustafakemalpaşa’ya hapsedeceğimi? İsmail Hakkı Şenpamukçu Kütüphanesi, 1996. Serkan’ın babası için denizaltı işte, tezgâhta altı yıl boyunca biçimlenmiş, denize indirilmeye hazır. Galiba. Hikâye bitmiyor ki, pidenin çiğnenmesiyle, anlatıcının düşünceleriyle kesiliyor, ansızın devam ediyor, duruyor. Anlatıcı okumuş mu o kitabı? Okuduğunu söylüyor. Serkan borunun alt dirseğini gevşetirken babası gittikten sonra okuduğunu söylüyor. “Adam harbi büyük yazar be abi.” Tamam da ne oldu babaya, ya Serkan anlatmadı ya da anlatıcı yakındığı bölük pörçüklüğünden toparlayamadı sonu, büyük yazarlıkta kaldı mevzu.
Son derece insanlaşmış bir robotun hikâyesi vasat, şehir dışındaki yeni evlerini görmeye giden çiftin hikâyesi de öyle, psikolojinin defalarca görülmüş yolları. Hayaletli öykü de güvenli alan, yine öykü de “Jules Verne”deki ilginçlik yok. Baştan bilmeseydik daha iyiydi aslında, gizemi öykü boyunca sürdürmek zahmet ister de Tülek başarırdı yani, diğer öykülerine bakınca rahatlıkla anlaşılır. Zeki Bey balkonda bulmaca çözüyor, Ercüment Bey’in arabasına sıçan kuşun yarattığı eseri ilgiyle izliyor sonra. Boyayı eritecek bütün güzelliğine rağmen, belki o da ayrı bir güzellik ama asker emeklisi Ercüment Bey’in antika arabasını ne kadar sevdiğini biliyor Zeki Bey, gidip eski dostunu uyarmak istiyor. Gidemiyor, eşinin gündelik işlerine odaklanıyor. Mavi gözler, ipek saçlar, eskiden olduğu gibi güzel kadın, Zeki Bey mutlu hissediyor kendini. Ercüment Bey silahını çekip havaya ateş açmadan önce, eğer yaşasaydı engellerdi Zeki Bey, izlemekle yetiniyor. Pek bir şey değişmemiş çevre dışında, kadın yine yaşıyor ama hüzünlü bir yaşam artık. Sevgi sözcüklerini fısıldıyor Zeki Bey, o sıra bir rüzgâr esiyor, sıcaktan bunalan eşini serinletiyor. Tatlı olmasına tatlı, yine de asgari öykü. Son olarak “Flu”, yine bir “oyuncu öyküsü”. Caddede eylem, biber gazları, anlatıcı Ağa Camisi’nin bahçesine kaçınca dünyanın değiştiğini görüyor: tabutun etrafında siyah cübbeli adamlar bekliyor, dışarının karmaşası o bahçeye girmiyor sanki, sakinlik. TOMA’ların saçtığı dehşet duvarların arkasında kalıyor, anlatıcı neler döndüğünü anlamaya çalışıyor: Garip Abi’nin cenazesi, asıl adıyla “Garabet”, Yeşilçam’ın emektar oyuncusu, hemen herkesin sevdiği. Tabutta rövaşataya kalkabilir Garabet, göz göze gelebilirler, oyuncuların sırrıdır ölümün niteliği.
Denk gelen okusun derim, vakit ayırmaya değer öyküler.











Cevap yaz