Sait Faik Abasıyanık – Açık Hava Oteli

Dergideki yazılarını kırpıp kırpıp öykü yapmış, bazen olduğu gibi öykü yapmış, öyküyü dergiye koyup sonra öykü kitabına almış, her neyse, Yedigün‘deki yazılarından başka Yaşar Nabi’ye yazdığı mektupları var Sait Faik’in, ittire kaktıra yazdığını söylüyor belki ittirilip kaktırılmak için, babasına yazdığı mektupta makaraya almadığı kimse yok ailesinden, çok samimi, hani babaya karşı bir mesafe, bir şey olur saygıdan ötürü, hiç yok, gayet rahat. Suçlularla ilgili iki yazı, Sabri Esat Siyavuşgil’den suçluların patolojisine dair bir iki malumat almış, ondan başka eski edebiyatın paldır küldür devrilmesine dair seri yazılar, hoş. Muzaffer Uyguner’in önsözüne bakıyorum, Selim İleri “kayıp” öykülerden birini bulduğunu iddia etmiş de Sami N. Özerdim’in bibliyografyalarında da yer alan bir mevzuymuş bu, ayrıca yazarların değersiz bulduğu yazıların toplanmasına dair tartışmalar da dönmüş. Sait Faik’in yetersiz bulduğu öyküleri basmak yazara bir saygısızlık mı, öyle bile olsa okura karşı sorumluluk basmayı gerektiriyor, yazara karşı sorumluluk basmamayı gerektiriyor, mirasçılar bir şey söyleyecekler tabii, nasıl olacaksa artık. Turgut Uyar’la Tomris Uyar’ın mektupları mıydı, vasiyetleri gereği yok edilmiş. Edilir. Sait Faik’in basılmaması yönünde bir vasiyeti varsa uymak gerekir, yoksa hiçbir öyküsünün yeterli olmadığını düşünüyor zaten, hiçbirini iyi bulmadığını bir röportajında söylüyor, basmamalı. Basmalı. Mektuplarını istemişler, Samet Ağaoğlu dışında yayımlayan çıkmamış, terekelerde yitenler ne kayıp. YKY’den son çıkanları bilmiyorum, belki eklemeler yapılmıştır, mesela Salâh Birsel bir röportaj yaptıklarını hatırlıyormuş ama ne zaman, nerede basıldığını hatırlamıyormuş, bulunmuşsa ne güzel. Takma adlarının olup olmadığını da araştırdıklarını söylüyor Uyguner, oradan da bir şeyler çıkar. Dediğim gibi, belki çoktan bulunmuştur, bendeki toplamı yeğenime hediye etmek için okudum, böyle kutulu mutulu versiyon, Alemdağ’da Var Bir Yılan‘la bitiyor. Son çıkanları bilmiyorum, bakacağım.

“Avrupa Şampiyonları Neler Anlatıyor?”da güreşçilerle konuşuyor Sait Faik, pehlivanlarla, Avrupa’yı çalkalamışlar şöyle bir. “Ben, şimdiden sonra hiç aldanmadan pehlivanları kulaklarından tanırım. Evet, kulaklarından… Bu kulaklar kafa kol kapmaktan, köprüye gelip gitmekten (Unkapanı, Karaköy köprüsü değil, pehlivan köprüsü) şekil değiştirmiştir. Bazen bir pehlivanın bir kulağı, bazen her ikisi kırılmaktan, kan hücumundan tombullaşmıştır. Böyle birisini gördünüz mü hiç korkmayın, yalancı pehlivan değildir. Yook öyle kulaklarına hiçbir şey olmamış birisi yanınızda kündeye getirilmekten söz açarsa yutmayın, halis dünya şampiyonu yalancı pehlivandır.” (s. 14) Gazanfer Bilge altı maçtan altısını da kazanmış, Kasımpaşa Güreş Kulübü’nün verdiği bir odada oturuyor ailesiyle birlikte. Şampiyona İsveç’te yapılmış, 6500 kişilik salon tıklım tıklımmış, seyirci o kadar dürüstmüş ki İsveçli bir sporcunun kayırıldığını görürlerse derhal itiraz ediyorlarmış. Kadınların ilgisi varmış daha çok, maçlara çok kadın geliyormuş, insan elbet Avrupa şampiyonu olmak istermiş! Şampiyonlarla teker teker röportaj, hafiften ağıra, 67 kilo olanı marangozluk yapıyormuş, İsveç’in Yozgat’a çok benzediğini söylemiş. Efsane Yaşar Doğu da var orada, arkadaşı Celâl Atik’le birlikte. Sadece süt içip ve yoğurt yiyormuş Doğu, tabii onun yediğiyle kentlilerin yediği aynı olmayabilir.

“Atatürk, İnkılap Müzesi’nde” başlığıyla yer alan yazının adı başka, aslına sadık kalınmamış. Müzeyi gezerken çocukluğuna dönüyor Sait Faik, Hulûsi Bey nam hocasının camdan dışarı bakmalarını söylediğini hatırlıyor. “Kuvayi İnzibatiye” geçiyor, halife kuvvetleri, dini ve devleti kurtaracak. Hocaya göre namussuzlar, vatan hainleri, adam öyle bir kinle dolu ki öğrencilerden biri dışarıda söylese onun söylediklerini, idam edilir. Daha da ötesi var, çok ilginç, o gün okul çıkışında birkaç öğrencisini tutuyor hoca, istasyon taraflarına gidiyorlar. On kişilik Kuvayi Milliye ekibi Yunan askerini hacamat ediyor, üçü şimendifere doğru koştururken yedisi halife kuvvetlerine ateş açıyor, sonra makineye atlayarak Geyve Boğazı’na doğru gidiyorlar. Canlı canlı şimendifer kaçırma operasyonu. Sait Faik hayretle izlemiş olup bitenleri, o nesil için o müzenin hem beşik, hem mezar, hem istikbal olduğunu söylüyor. Mustafa Kemal’le ilgili ne söyleyeceğini bilemiyor Sait Faik, en derli toplu tarifi şudur: “Bir vatan kurtarılır. Bir millet taassuptan sıyrılır; en ileri fikri bulur, kendini dinle, mütegallibelikle, cehaletle, uyuşuklukla, kanaatle olan kösteklerden kurtarır. Bunu filozoflar hazırlar, muharrirler yazar, askerler ve siyasiler yapar. Bütün bir milletin düşündüklerini, Tanzimat’tan beri utana sıkıla, korka korka, saklanarak, kitaba uydurmaya çalışarak düşünülenleri; değil hakikat yapmaya, yazmaya bile üstü kapalı cesaret edilen şeyleri, bir tek adam yapmaya kalkarsa ve yaparsa o adam milletin kafası demek doğrudur. Dâhi, büyük kelimeleri bir şey ifade etmez. Hatta bazen övmekten, kuru kuru övmekten başka bir şey değildir. Bütün bir milletin duyduğu, arzuladığı, istediği, düşünüp de bir türlü halledemediği meseleleri bir çırpıda halleden insan kafası ve enerjisi. Bu biz Türklerin ‘insanoğlu’, Fransızların ‘L’homme’ dedikleridir.” (s. 25) Sait Faik bir kez uzaktan görmüş Mustafa Kemal’i, izci olarak önünden geçmiş, sonra ağlayan şehir ve tabut. Diğer yazılara geçmek istiyorum ama Sait Faik’i bu kadar içten, duygularını pöskürtürken gördüğümüz azdır, öykünün içtenliğinin dışında. Bir alıntı daha: “İçimizde, kalbimizde, ruhumuzda yaşıyorsun Atatürk! deyip edebiyat yapmayacağım. Bu lakırdılar uluorta lakırdılardır. Öyle olduğu halde hakikat payı var: Aramızda yaşıyor. Aramızda yaşıyorsun; bu muhakkak. Her gün, her saat yanımızdasın, beraberiz, arkadaşız, yan yanayız, düşünüyor, konuşuyor, gülüyoruz. İşte insan böyle ölmez. Sen bir milletin kafası olmuştun. Senin tarafından o kafayı tozlarından silkinmiş pırıl pırıl, senin sayende anlaması kolaylaşmış bulduk. Bütün bir milletin kafasını kafamızda duymayı öğrendik.” (s. 28) Gözünün yaşardığını söylüyor Sait Faik müzeden çıkarken, bizim de gözümüzü yaşartmıştır.

Belediye müzesinde Osmanlı’dan kalan bir dünya eşya, dokumalar, Üsküdar çatmaları, beş peşli kadın entarileri, gülabdanlar, vazolar. “Eseri İstanbul” yazmak yeterliymiş sanatçılar için, henüz şahsiyet oluşmamış, bütün İstanbul’undur. Şiir sergisi açmış Orhan Murat Arıburnu, birçok disiplini içerdiği için aslında çok önemli, Sait Faik şiirlerin niteliğinden değil de bu fotoğraftır, resimdir, şiirdir, metindir, hepsinin karışımından etkileniyor. Celâleddin Ezine de gelmiş, şahsen yeni bildim kendisini, Avrupa’dan dönmüş de Sartre’la arkadaşlık ettiğini, yiyip içip konuştuğunu anlatmaya çalışıyor ama kimse dinlemiyor. Sonrasında Muhsin Ertuğrul’la mahkemelik olacak falan, ilginç biri. Çiçekpazarı, Cahit Irgat’la muhabbet, Yenikapı civarındaki halk plajı, Gülhane Parkı’nda öykü olarak da karşımıza çıkan hikâyeler, şehir manzaraları capcanlı. Bedri Rahmi’yle arkadaşlar, Sait Faik sergiden çıkarken Bedri Rahmi “bir mor, bir yeşil, bir kırmızı hatırası” bırakabildiyse memnun olacağını söylüyor. Bunu da öykülerinden birine almıştır Sait Faik de şöyle, hatırladığım kadarıyla tabii, öykünün başında bir rengin hatırası yaşar, ressam arkadaş herhalde yine Bedri Rahmi olsa gerek, o rengi bir Çingene kızının giydiği etekte mi görüyorlardı ilk, yoksa Bedri Rahmi kendi rengini yarattıktan sonra mı görüyordu, sanırım ilkiydi. Bir rengin, dostluğun ve güzelliğin öyküsüydü o, metinlerin iç içe geçmesinden kastım bu. Röportaj sorularını cevaplarken de anlatıyor Sait Faik, yaşam neyse hikâye odur, yaşamı olduğu gibi hikâyelerine almaya elbet çalışmaz ama yakalayabildiğini, aklında çevirip durduklarını kâğıda dökmeye çalışır. Ne zor iştir bu, siyah lekeleri beyaz zemin üzerine düşürerek yaşamı yakalamak.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!