OCR cortlaması yüzünden yüz bin üç yazım hatası bekliyor okuru, kitabı okumak tam bir sabır işi. Bu bir yana, geçen hafta İsmail Abi’ye gittim, bakınıyorum, “Caymaz” mühürlü kitaplara rastladım. Ekrem vardı dükkânda, sordum, Onur Caymaz yakın zamanda taşınmış, kitaplığının çok büyük bir kısmını bırakmış oraya. Dulevi de onun kitaplığındandı, bulabildiğim iyi kitapları aldım. Yücel’in Cumhuriyet‘teki yazıları var bu kitapta, 90’ların ortasından haftalık yazılar, azıcık kalem savaşları, sıkça siyasi eleştiriler, kuramla olguyu tokuşturmaca, güzel memleketimizin gariplikleri. Siyasi yazılara bir iki örnek sunayım, eser miktardaki ad hominem sokalamasını göstereyim. Cogito yeni çıkmış, ilk sayı, konu “laiklik”. Şerif Mardin’in yazısının bir bölümündeki yazım, anlatım hatalarına değiniyor, Mardin’i iyi bir çalkalıyor Yücel, tamam, Mardin’in anlatmak istediği anlaşılmayacak gibi değil bu arada, ardından “bunca Türk aydını arasında yalnızca Saidi Nursi uzmanının görmüş olduğu hakikatler” meselesi geliyor “hakikat”in kullanımı bahsinde. Şöyle özetlenebilir ki Mardin’in değindiği “Türk aydınlarının düşünselle oynamaktan toplumun dışında kalmaları, toplum karşısında hep şaşkınlığa düşmeleri” derginin editörlerinin, aslında Mardin’in “insanı hayvan düzeyine indirgediğini” göstermez, bunun için Lévi-Strauss’u şahit tutmak da kurtarmıyor argümanı, elbet Yücel’in işaret ettiği bir savunudur ama Mardin’in söylediklerinin aşırısına karşı. “Kaldı ki, kara çarşaftan bikiniye, kuru fasulyeden ‘cheese-burger’e, en gündelik gereksinimlerin bile temelinde düşünselin azımsanmayacak bir payı bulunduğu da açık bir gerçek, toplumların düşünsel düzlemde konulmuş kimi soyut sorunları özümleyip üstlendikleri ölçüde ilerledikleri de.” (s. 14) Yücel’in alıntıladığı bölümün ötesini berisini bilmiyorum ama Mardin’in belli bir alanda toplumun belli davranışları, düşünceleriyle ilgili bir fikrine bambaşka bir bağlamda bambaşka bir muhatabı esas alarak yanıt vermek, bilemiyorum. Yanlış bağdaştırmalar, çarpık söylemler, siyasilerin popülist konuşmalarındaki gariplikler var sonraki yazılarda, Mardin örneğinden sonra doğrudan isim vermiyor Yücel de siyasi figürleri eleştirirken başka şansı yok. “Biri çıkıyor”, Atatürk yönetiminin sivil toplumu güçlendirir korkusuyla özel sermaye birikimine engel olduğunu söylüyor, bir başkası şeriat hukukunun sivil alan olduğunu belirtiyor diyelim, Yücel civil‘in anlamlarını Fransa’yı merkeze alarak anlatıp kavramları ucubeye çeviren yazarları eleştiriyor. Gruplayabiliriz bu tür yazıları, Yücel o sıra Çiller, Yılmaz, Erbakan gibi parti liderlerini sık sık dinlediği ve bu liderlerin söylediklerini geçtim, Milton Friedman’ın borazancılarıyla dahi uğraştığı için birkaç kanaldan bombalıyor. Savını kısaltmış şöyle, vereyim: “Öyleyse birtakım insanlar herkesçe bilinen kavramları neden böyle göz göre göre tersine çeviriyorlar ki? Her türlü ‘ideolojiye karşıymış gibi görünmelerine karşın, kendi ideolojilerini: yabanıl, acımasız kapitalizmi egemen kılmak, önündeki her türlü uygar ve insancıl değeri yıkmak, kapitalizmin orman yasaları gibi işlemesini sağlamak için. Bu açıdan bakılınca, bu kişilerin kullandığı biçimiyle, sözcüğe en yakışan anlam, Türk argosunda kazandığı anlam, yani ‘çıplak’.” (s. 19) 90’ların o cafcaflı havasından çıkarılan Batılılık da çarpık mı çarpık mesela, arabesk müzikle televizyon reklamları tek başına Batılı olduğumuzun kanıtıymış “güçlü bir kalem”e göre, baktığımız zaman şıkır şıkırmış ortam, Tarkan’ın “şıkıdım şıkıdım”ı alaturkayla dansı, Batı’yı birleştirdiği için Batılıyız, Ege ya da Akdeniz’de güzel, bahçeli evler yağ reklamını fişekliyor, Batılıyız, Özalcı düşünceye göre İnce Memed’in yerini Ali Desidero almış, Mahmut Tuncer bir şarkısında İspanyol İspanyol eserken Cevat Çapan “yontulmamış bir Anadolu köylüsü” kalıyor onun yanında, “küreselleşme” olsun “sivilleşme” olsun böyle muazzam birleşimlere yol açarak necip milletimizi Batılı kılıyor. Başka ne var, Tarkan “ambalaj hatası” diyor sevgiliye, bir başkası “nankör kedi”, canı yanan hemen yallahlıyor, uğurlar diliyor, bileti kesiyor, eskinin o içten şarkıları yok, tüketim pratikleri ilişkileri de tüketiyor falan filan, ilişkiler de iktidarın anladığı biçimiyle küreselleşmiş. Bunları pompalayanların arkasındaki sermayeden yeni prensler çıkmış, orta vadede ülke yönetiminde söz sahibi olacakları söyleniyor, babadan zengin, yirmili yaşlarının başındaki gençler. Yücel’e itiraz edecek bir şey bulamadım bu kez de anlaşılır şey, anaakım patron çocuklarının reklamını yapıyor işte, demokrasiyi falan ilgilendiren bir durum yok yani. Şirket yönetir gibi yönetecekler ülkeyi, neoliberal afacanlar. Sadece sermaye değişti, aktarıldı, otuz yıl öncesinin gençleri şimdilerde sahip oldukları şirketlerle ilgili bakanlıklarda ekmeklerine bakıyorlar. Eleştirilerini YDH’ye de yöneltiyor Yücel, “işlerinin patronlarını Türkiye’nin patronları sayanlar”a da, bu ikincisi daha geniş kapsamlı bir tabloyla daha iyi okunabilir, dinamikler daha iyi çözümlenebilir, bunun dışında Yücel’in tespitleri nokta atışıdır. Mardin örneğindeki gibi bir iki aksama olsa da. Çiller yazıları en bomba olanlardır herhalde, “Postmodern Bir Söylem”de listesi var. Altın harflerle değil de altın kalemle yazmak, bayrağı ezanı vatanı milleti ortaya karışık, demokrasiyi öğretecek bir yer olarak DYP’nin kendi kendine öğrenmesi(?), yumruğu masaya vurup millete gitmekten bahsetmek ama seçimleri kastetmemek, bu bacımızdan o bacımız şu bacımız, bacılarımız, anamız, özelleştirmelerle Türkiye’nin taşınacağı yer, küreselleşen dünyanın çift kat kürelikten beklentisi derken uzayıp gidiyor böyle. “Diyeceğim, ülkemizde ‘postmodernizm’ yalnız yazın alanında değil, politika alanında da dev adımlarla ilerliyor. Üstelik, kökü de içerde.” (s. 48)
O dönem bol bol Genet okumuş Yücel, yazarın yaşamını ve eserlerini inceliyor, Türkiye’yle türlü koşutluklar kuruyor okudukları üzerinden. Kitap fuarından bahsediyor, fuarın giderek daha az ilgi çekmesinden, televizyonlarda kitaplara dair pek bir şeyin yer almamasından. Yarar ilişkisi, kitapların kimseye pek bir yararı yoktur, aşırı somut bir dünyada çıktıyı hemen vermeyen hiçbir şey kıymetli değildir. Kılı kırk yararak işini yapanlar, çeviriye kafa patlatanlar, düzeltmenler ne yapsın, yararı hemen gördükleri için işlerini sürdürüyorlar herhalde. Yücel titizliği üzerinden makaraya alıyor kendini, muhtemelen yaşadığı anlam krizinin üzerine gelen bir yazıda “kusursuzluğa ulaşmak için romanını baştan başa düzeltmek, sözcükleri en az yüzde yirmi beş oranında değiştirip bozmak, önemli bölümlerin içini boşaltarak giz dolu bir ‘atmosfer havası’ yaratmak istediğini” söylüyor, çevirilerine de aynı anlayışla eğiliyor. Zor, kesinlikle anlaşılır. Demirtaş Ceyhun’u eleştirdiği yazısında Osmanlı’nın, hani o kadar da şey olmadığını dile getiriyor, öyle davar gibi gelip göçebe mantığıyla sıçmamışlar ortalığa, kültürdür sanattır yaratmışlar, yekten sallamaya gerek yok. İyi yapıt, kötü yapıt, eleştiri konusuna gelince, Fethi Naci’nin “kötü yapıtlar üzerine iyi eleştiriler yazılabilir” deyişinden bahsediyor Yücel, önceleri tersini düşünüyormuş ama kötü metnin eleştirilebilir yanlarını gördükçe fikrini değiştirmiş, yine de kötü yapıtın eleştirmenini fazla uzağa götürmeyeceğini ekliyor. Eleştirinin neliğine kadar gideriz buradan, eleştiri kötüyü iyi, iyiyi daha iyi göstermeye yarayan bir şey mi, kötüyle ilgisi olmayan bir şey mi, öznelliğe nesnelliğe nerelerden yaklaşır, nedir, Yücel eleştirileri de üçe beşe ayırarak “kusur eleştirisi”, “tanıtma eleştirisi”, “yorum eleştirisi” diye kendince bir çözüme varıyor da elli yılın sorununu, “Bizde eleştiri yok aga”cıları nasıl değerlendiriyor, orası muamma. Eleştirinin olmamasının sebebi eleştirinin olmaması, bu kadar açık bir durum varken işi kötü-iyi farkına getirmek pek bir çözüm önermiyor açıkçası. “Ben sadece iyi metinleri eleştiririm,” diyenleri de duyduğumdan iyice karmaşa, sanırım bağlam da bir türlü oturmadığı için kimin ne yaptığı belli değil, sıkıntı çıkmasın diye çiçeğe böceğe duruyor ortam. Sonra da “övgüden, tanıtımdan başka bir şey yok” diye şikayet edilmesin ama. Son olarak Memet Baydur’la tartışmalarını anayım, bence Yücel haklı.











Cevap yaz