Türe basılmış geçilmiş: “eleştiri”. Hızlan sağlam eleştirmiştir gerçekten, ufuk açmıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hatırlattığı kitap mesela, AKP iktidara geldiğinde bir gazete “Anadolu ihtilali” ifadesini kullanmış, Erdoğan MÜSİAD Türkiye İftarı’nda okun yaydan fırladığını, farklı bir Türkiye’nin temellerinin atıldığını, 12 yıl önceki Anadolu ihtilaliyle işbaşında olduklarını söylemiş. Elbette, yani başka türlüsü nasıl düşünülebilir, bu konuşma Sabahattin Selek’in Anadolu İhtilali nam metnini hatırlatacaktı kaçarsız. Başbakan bu kitaba bir gönderme yapmayı düşünmüş müdür, Hızlan merak ediyor, meselenin tartışılır olduğunu belirtiyor. Tartışalım, bence düşünmüştür çünkü Selek’in metni tam da o konuşmada anılsın diye yazılmıştır, bilindiği gibi Selek muhteşem öngörülere sahiptir. Üstelik Selek’in evine de gitmiştir Hızlan, ev Anadolu yakasındadır. Bazı kitapların zamanlaması onun okurunu da belirler, belli ki Erdoğan fişeği atmış, okuru kitaba yöneltmiştir. Ne vardır kitapta, Millî Mücadele’nin aşamaları. Anadolu’nun kurtuluşundan çok Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatıyormuş Selek, demek ki elli yıl sonrasını görebilmiş, muazzam. Aynı yazıda başka bir kitap, Neil Faulkner’dan Marksist Dünya Tarihi. Bugünün neoliberal dünyasını anlamak için geçmişten bugüne bilim hattı çekmek, olayları öyle okumak gerekir, Hızlan çok doğru bir noktaya parmak basıyor. Çekmiyor da parmağını, diğer yazılarda sıklıkla uyarıyor okuru, ötesini berisini bilmeden işi bilmek mümkün değildir. İzmir neden İzmir’dir, İzmir’in insanlarının kökeni nedir, bugünün İzmir’ini anlamak istiyorsak mutlaka geçmişe bakmalı, neler olduysa bugünkü etkilerini düşünmeliyiz. Ben çaya bakıyorum mesela, çay çaydır ama çayın çay olduğunu anlamak için geçmişini düşünüyorum, on dakika önce haşladım da çay oldu, yoksa bilemezdim. Ne olduğunu. Ve olacağını. Hatay için de aynı şey geçerli. “Tarih kitaplarından en önce öğrendiğim camiler, pazarlar, kervansaraylardır. Bunlar, şehrin tarihsel dönem içerisindeki kimliğini tanıtan unsurlardır. Hatay’ı okuduğunuzda buna ilave olacak kiliseleri, sinagogları ve daha birçok tarihi, dinsel önemli unsuru görecek ve tekrar tekrar hayran kalacaksınız.” (s. 23) Neyin neye ilave olduğuna dair fikirler son derece eleştireldir, ben burada eleştiri dozunun aşırı arttığını düşündüm ve kask taktım, eğer ansızın eleştirilirsem kendimi korumalıydım zira, boşluğuma gelmemeliydi. Eleştirilecek metin verin, iş tamam, mesela bir kenti elinde rehberle gezmiyormuş Hızlan, o kentte geçen kurmacaları okuyormuş, bir de polisiyeye denk geldiyse telli kaymaklı ekmek kadayıfıymış, tadından yenmiyormuş. Venedik’e mi gidilecek, ora hakkındaki operaları, filmleri izleyip romanları okumak gerekir. Ben geçen hafta Kosova’ya gittim mesela, gitmeden bizim Arnavut komşuyu darladım, “Çocukluğundan bir hikâye anlat lan geblo!” dedim, anlattı da çok daha iyi anladım Kosova’yı, bu açıdan Hızlan doğru noktaya tepik atmıştır. Dickens okumadıysak Londra’yı anlayabileceğimizi pek sanmıyor ayrıca, tıpkı Homeros okumadan edebiyatı pek anlamayacağımızı iddia ettiği gibi. O karakterleri çözmeden olmuyormuş, ben de nerede yanlış yaptığımı bulmaya çalışıyordum, çok iyi oldu bu. Rusya’ya gideceksek elbette Dostoyevski, Puşkin okuyacağız çünkü, evet, anlayamayız Rusya’yı. Beyaz geceleri görmeden önce Beyaz Geceler‘i okumadıysak ne anlayabiliriz, dağdan taştan muradımdır cevabı. Perec okumadan Paris, mümkün değil, bir semti tüketmeye çalışan adamın metinlerini okumadan tüketilmeye çalışılan semti görmek neçe iştir, sorarım. “Bir kenti monografilerden ve edebiyattan daha iyi tanıyabilirsiniz, yoksa sepetteki kedi gibi yaşadığınız kenti bilmeden, Tanzimat dönemi alafranga züppeleri gibi gülünç hayatınızı sürdürebilirsiniz.” (s. 47) Hayvan olmayın, kalkın iki satır bir şey okuyun da şehrinizi anlayın, mesela İstanbul’da oturanlar Orhan Pamuk okumadan İstanbul’da yaşadıklarını düşünmesinler, sepetin içinde yaşıyorlar. Her sepet İstanbul değildir, bu da oylumlu bir eleştiri olarak dursun burada.
Demirel’in kafası. Tam bir mühendis kafasıdır, kitapları mühendis kafasının ışıltılarını taşımaktadır. Hızlan o kitaplarla ilgili yazı yazınca eleştirilmiş, oysa tarafsız olmak gerekiyormuş böyle konularda. Ben tarafsızlığı çok severim, bu yüzden Hızlan’ın yazılarından istifade ettim. Mesela üç ciltlik Cumhurbaşkanlığı Sanat Koleksiyonu çıkmış, tam da Kültür Bakanlığı’ndaki bazı tabloların bulunamadığı, bulunanların da asılları satıldıktan sonra konan sahteleri olduğu iddiası ortaya atıldığında, demek ki Köşk’ün sanata daha hassas yaklaştığını söyleyebiliriz, Kültür Bakanlığı’na Mozambik’ten bir nota gelse yeridir. Köşk’teki tablolar onarılmış, Mimar Sinan’dan hocalar falan gelmişler, Hayrünnisa Gül öyle bir emek vermiş ki Hızlan şahit olmuş. Tebrik edilesi bir davranış, ben de olsam ben de hunharca emek verir, sanat eserlerini kurtarmaya bakardım, eleştirellik bunu gerektiriyor. Homeros dedik, klasiklerle divan edebiyatı kaldı. “Bu sözden hareketle bir fikri savunurum her zaman, kimilerine iddialı gelebilir; divan edebiyatını bilmeyen bir şair iyi şiir yazamaz, bırakın şairleri iyi bir okur bile olamaz.” (s. 56) Katılıyorum, mesela üniversitede modern edebiyat dersi, Leylâ Erbil’i anlamak için önce Mehmet Âkif’i anlamamız gerektiğini söyleyen hocamız, dönem boyunca Mehmet Âkif’in şiirlerini incelemek. Öyle bir okuduk öyle bir okuduk ki Leylâ Erbil’i okumaya gerek kalmadı, on yazarı doğrudan atlayıp tepe noktasına vardık. İşte buna eleştiri derim, günümü gecemi aydınlatmasını dilerim. İyi şair olmanın yolu besbelli, hemen köklere inip failun patlatmak lazımdır. Aynı şekilde klasikleri okumadan da yazar olunmaz, gidip klasikleri hatmetmeli, yoksa nereden bileceğiz ne nasıl olmuş, kim neye neyi, iyi kurmaca nasıl yazılı, çok önemli sorular.
Aziz Nesin galiba herkese mavi boncuk dağıttığını söylemiş Hızlan’ın, ne yazık ki eleştirel yeteneğini belirtmeyi unutmuş. “Nesin’e cevabımı buradan söylemem gerekirse; Ben sevdiklerimi yazdım. Bunu da hep söylerim. Diğer yazarlar, eleştirmenler sevmediklerini yazsın. Zaten edebiyat dengesi böyle kurulur.” (s. 87) Hızlan bu cenahı kolaylıkla ikiye bölmüş, karşı gruptakileri karşıya başarıyla yerleştirmiştir, böylece ömrü boyunca sevdiği şeyleri okuyarak ihya olmuştur sanıyorum. Bir taraf sadece sevdiği şeyleri okuyor, diğer tarafta pek kimse yoksa onların suçu, sonuçta sevdiklerini okuyup yazanların karşıya geçecek halleri yok ya! İnsanı sevdiğinden ayırmamalı, herkesi seven insanı baş tacı etmeli. İstatistiği çıkarılsa sevmediklerini yazanların yazıları gerçekten bomba yerlerde yayımlanmaktadır, görebiliriz, Hızlan’ınkiler memleketin en büyük yayın organlarında yayımlanırken karşı tarafınkiler daha da yayın organlarında yayımlanmaktadır. İstatistik dedim, şöyle eleştirel bir paragrafı buraya almak isterim: “Alev Alatlı’nın seçkideki kaynakları alırken güvenilir örnek çalışmalardan yararlandığını söylemesi, uluslararası norm ve standartlara sadık olması, bunların okunurluk ve güvenilirlik oranını artırmaktadır.” (s. 103) Ben buna pek katılmıyorum çünkü örnek araştırmalar falan artırıyor mu öyle güvenilirlik oranını falan, eksiksiz istatistiklerin böyle bir niteliğinin olduğunu hiç sanmam, ilk kez eleştiriyorum Doğan’ı ama durum budur. Bir resim sergisi, katalogda sadece ressamlar olsaymış resimlerle ilgili tarihî bilgiye de sahip olmamız gerekirmiş çünkü öbür türlüsünde, bildiniz, resmi anlamak mümkün olmuyor. Resimlerle ilgili tarihsel bilgiyi verince anlatmaya gerek kalmıyormuş artık, ressamların niyetleri falan ortaya çıkıyormuş, yoksa ne işimiz var geçmişle falan. Planı kontrol etmek gerekiyor yani, bir metnin arkasında hangi metinler var, bir metin ne zaman bir metindir, bunları eleştirel gözleriyle iyi bir süzüyor Doğan, ardından yazılarına sokalayıveriyor. Çok beğendim açıkçası, kitaplarla ilgili bir dünya malumat edinirken Hızlan’ın gündelik yaşamı hakkında bilgi sahibi oldum, bir de eleştiriden gözlerim yaşardı, o kadar ağır eleştiriler de yapılmayıversin artık.










Cevap yaz