Faruk Ulay’ın anları gibi değil tabii, Ulay başka bir gezegendendir. Hepçilingirler yan masada, sokakta, misafirlikte duyulacak diyalogları da almış, kısa boylu hikâyeleri de. İlginç bir şey yok, gündelik yaşam sadece. Yazarın uğraşı alanları da yer bulmuş, “Eleştirel” nam bölümde “solgun derisi rüzgârda uçuşan ıslak kefen gibi kırışık” diye bir benzetme yapmış yazar adayı, anlatıcı eleştiriyor. Kefen bezinin rüzgârda uçuştuğunu görmek için bir ölünün, tabutun içine konmadan kefenle mezara götürüldüğüne tanık olmak gerekirmiş mesela, oysa kefeni rüzgâra versek uçuşur. Kefen bezi baştan ve ayaktan bağlanırmış, uçuşabilmesi mümkün müymüş, oysa kefeni rüzgâra versek uçuşur. Ölü çırılçıplak ortada kalırmış öyle olsa, buna kimse müsaade etmezmiş ölü kendi kendine mezara gitmiyorsa, oysa kefeni rüzgâra versek uçuşur, kim takar ölüyü, ayrıca ne ölüsü. Kefen ıslak olur muymuş bir de, ne işmiş, oysa kefeni rüzgâra vermeden önce ıslatsak ıslanır. Islak bir bez rüzgârda uçuşsa kırışığı kalmazmış çünkü kururmuş bez, o zaman kuruyana kadar kırışık kalır. Roman yazmaya da nereden karar vermiş yazar, o nasıl benzetmeymiş, herhalde Tom Robbins okusa beyni yanar anlatıcının, eleştirel olacağım diye iki cilt benzetme eleştirisi yazar. Sıradan metindir ama şundan taktım, bu metni okuyup da hayal gücünü öldürecek genç varsa öldürmesin, istediğiniz her şey olur. Yazmanız yeterli. Başka bir an, iki yazar konuşuyorlar, biri başka bir yazarın sık sık alıntı yaptığını, alıntının sahibini söylemediğini, kendi düşüncesi gibi yazdığını söylüyor, diğeri aynı şeyi yaptığını söyleyince ilki onun da yapmasının işi ayıp olmaktan çıkarmadığını söyleyemiyor, susuyor. Etik boyutu Tim Parks incelemişti bir güzel, anıştırıcı bir sözcük bile yeterlidir ama hiçbir şey söylememek de mümkün. Ayıp mıdır, kurmaca başlı başına ayıptır. Sağdan soldan pastişle yazılan metin dahi baş tacıdır, borç sadece iyi yazmaktır. Çalıntıları iyi karmaktır da diyebiliriz. Üçüncü eleştiri, yirmi iki yıldır Almanya’da yaşayıp Türkçesinin hiç bozulmadığını söyleyen biri “üzüm ağacı” diyor bir yerde, anlatıcı gerçekten de bozulmadığını söylüyor, ironi. Üzümün ağaçta yetiştiğini düşünen o kadar çok insan var ki Türkçe, “Ben ne alaka kardeşim?” diye pörtleyebilir, hakkıdır. Eleştiriyle meleştiri -öff- arasında incecik bir çizgi var, bu öyküler o çizgiyi gösterdiği için değerli.
Tam bir durum çözümlemesi. “Ceymis Ziya”da Nafiye’nin anladığı, öykünün çözümü başta verilmiştir, geri kalanı asgari hikâye. Bu çocuk çok yakışıklıymış, genç kızlarla birlikte anneler, teyzeler de pencerelere yığılırmış o geçerken, oysa Ziya bir Nafiye’nin penceresine bakarmış. Tül perdenin ardındaki gözlerle sokaktaki gözler kesişince off, aşk kuğuları goik goik diye ötermiş. Eyvah, Nafiye’nin babası çulsuza kız vermezmiş, birçok genci geri çevirmiş, Ziya’yı da geri çevirmiş. Sonra kaybolmuş Ziya ortadan, Nafiye evlenmiş, çocukları olmuş. Mahallede berduşun teki peydah olmuş, Şarapçı Ziya’ymış bu, üç kuruş buldu mu şaraba gömermiş. Bir gün ölüsü bulunmuş kaldırımda, Nafiye o zaman anlamış âşık olduğu Ziya’nın o Ziya olduğunu. Peki gerçekten o Ziya mıymış, artık başka biri gibi duruyor ama odur, kadının içi yandığına göre. Aşkla ilgili diğer hikâyelerde ne var, kadının biri genç bir âşık bulmuş kendine, sevişiyorlarmış, arkadaşları imreniyorlarmış çünkü eşleri sevişemiyorlar sanıyorum, genç âşık “siz” dediği için fenalık basıyor kadını. Çoğu öykü böyle “dank” sonlu, kafaya düşüyor, kaçınılmaz. Buluşma var diyelim, kadın bekliyor, adam beyaz bir arabayla gelecek, kadın beyaz arabaya yanaşıp Ahmet Bey olup olmadığını soruyor şoföre, şoför Ahmet Bey olabileceğini söylüyor. Ahmet Bey binanın diğer çıkışında bekliyor o sıra, İzmir’deki bir binanın iki girişi varmış. Tamam. Aynı minvalde başka bir hikâye, adam veya kadın bir isim söylüyor, adam veya kadın o kişi değil ama arkadaşları o kişi olduğunu söylemediği için kızıyorlar, ne fark edecek ki, belki bir şey olurdu? Tamam. Kocası ölsün diye kırk bir Yasin okutan bir kadın evleniyormuş kocası öldükten sonra. “Yasin’le koca öldürmek ha! Eline kan bulaştırmadan kocadan kurtulma yöntemi… Çağımızın son buluşu! Çıngırdaklı Gülizar’a bak sen hele!” (s. 161) Tamam. Arkadaşını kıramayan kadın giyiniyor, birlikte iş görüşmesine gidiyorlar, eşe boya işi ayarlanacak. Belediye başkanı bakacaklarını söyleyip yolluyor kadınları, akşam yemekte mevzuyu eşine anlatıyor kıramayan kadın, sonra kocasının başından aşağı boca ettiği cacığı ne yapıyor bilmiyorum ama tamam.
Türk olduğu anlaşıldığında kimsenin birlikte oynamak istemediği kişi kimliğine Zimbabve yazıyor, artık rahat rahat oynuyor. Rahmetliden sonra tenine rüzgârın bile değmediğini söyleyen kadın pijama giymek istemiyor çünkü çarşafın çıplak tenine değmesi hoşuna gidiyormuş, ey, çarşaf değiyor? Kişi o kadar cimriymiş ki tuvaletten çıkmaya hazırlanan arkadaşına sifonu çekmemesini söylüyor, ikisini birlikte çekeceklermiş. Aynı anda basacaklar sifona herhalde. Çifte bok pek olur derler, battı gitti ortalık. On yıl önce geldiğinde orada hayatın olmadığını söyleyen kişi o sakinliğe bayıldığını, on yıl önce gelse hiç sevmeyeceğini söylüyor. Valla aynı şeyi Filyos hakkında düşünüyorum, on yıl önce gittiğim zaman hayat yoktu, şimdi gitsem, vazgeçtim, yine hayat yok. Sacit de böyle düşünürdü, karakterdir, öyküde sıkıntıdan patlayacakken artık patlamayacağını söyleyen adam. Adı Sacit. Bilemiyorum neden. Bomba bir öykü geliyor sonra, sofrada adam gazeteyi açmış, yüzünü göstermeden okuyor. Eşi şikayet ediyor, her sabah aynı manzara, aynı sevgisizlik, tatlı bir şey söylese ya! İndiriyor gazeteyi, bakıyor, “Şöbiyet,” diyor. Buraya kadar tamamdı, sanırım şu öykünün sonunda tüfekle kafamı dağıttım, yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Belçikalı Mila komşularıyla iyi geçiniyor, Türkiye’de giderek daha uzun süreler kalmaya başlıyor çünkü çok güzel insanlar komşuları, Türkler, oysa Belçika ne kadar soğuk, insanları öö. Türkiye’deki evinin mutfağını yaptıracakmış da ustalar nanaymış, söz verip gelmiyorlarmış, bilmem ne. Komşularından biri anlaştığı ustalara “götürü vermesini” söylüyor, Mila duyar duymaz deliye dönüp komşusuna saldırıyor, neyini verecekmiş, ne münasebet! Komşu ne demek istediğini anlatıyor, mevzu çözülüyor. Komşu ne anlatmak istedi acaba, pek de belli olmuyor. Komşu götürüp vermesini söylemiyor aslında yani, Mila öyle anlıyor çünkü o kadar da Türkleşememiş, birazcık Türkleşebilmiş, gerisi Belçikalı kalmış. Evet.
Bakımevinde bir kadın kısa süre kalacağını sanıyor orada, çocukları mutlaka gelip alırmış. Anlatıcı bir süre sonra tekrar gittiğinde kadının durumu kabullendiğini görüyor, hoş. Oturduğundan beri üç teşekkür, dört sarılma, sonra hep beraber oynamaya başlıyor, sarılmalar beş mi oluyor, öpücükler iki mi oluyor, bir şeyler. Hemşire var bir tane, Ermeni, doksanlarında, gençliğini öyle bir anlatıyor ki dün gibi, aklı berrak. Sonra odadan nasıl çıkacağını soruyor, bulamayınca telaşlanıyor kapının az ileride olmasına rağmen. Bir de bakımevi çalışanı var, gençten bir kız, yaşlı adamı banyoda yıkıyor, etek tıraşını yapıyor, anlatıcıyla fotoğraf da çektiriyorlar ama Facebook’a koymasını istemiyor kadının. Nişanlısı çok kıskançmış, adamı görürse neler neler olurmuş. Böylesi de fazla diyoruz, baktığı adamın hayır dualarıyla arşa çıkmasını temenni ederek yazıyı burada noktalıyoruz çünkü biraz daha gevezelikle dolarsa küfür yiyecekmişim gibi hissediyorum.











Cevap yaz