Amos Oz – Köy Hayatından Sahneler

Tom Rachman’ın Arızalar‘ında zenginin teki küçük bir gazeteyi satın alır, vasiyet gereği yıllar boyunca ayakta tutmaya çalışır. Gazeteciler haber peşinde koşarlar, düzeltirler, fotoğraflarlar, bu sırada yaşamlarının nasıl örüldüğünü ve ince ipliklerle birbirine bağlandığını görürüz, her bölümde bir gazetecinin yaşamındaki detaylara odaklanarak hikâyelere boğuluruz, bazı hikâyelerde başka bölümlerdeki karakterler çıkar ortaya, iç içe geçmiş bir yapı. Şehirlinin sadakati, sevgisi, intikamı, nesi varsa incelenir, en sonunda mirasyedi bir tip gazeteyi kapatır, karakterler sağa sola dağılır. Köy Hayatından Sahneler aynı biçimle kurulmuş öykülerin derlemesi, Oz’a göre “öykülerden roman”. Tel İlan nam köyde yaşayanların geçmişlerine bakarken köyün kurulduğu yıllara kadar gidiyoruz sonlara doğru, geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren bu minik, acıyla dolu meskende yedi karakterin kaybı ve yasıyla karşılaşıyoruz. Zamanda gidip gelmeler yok da yaşlıların anılarındaki mutsuzluklar capcanlı, öykülerin içinde anlık yolculuklara çıkarak karakterlerin açtığı pencereden şöyle bir bakıyoruz, dönüyoruz geri. “Kazı” bu anlamda en derin öykü, derinliğini Pesah Kedem’in seksen altı yıllık yaşamıyla ölçebiliriz. Küfürbaz, geçimsiz, kambur bir adam olan Kedem eski Knesset üyesidir, İsrail Meclisi’nde ittifaklar kurmuş, karşıtlarıyla münakaşaya girmiş ve en sonunda yoldaşlarınca ekarte edilmiştir, köyüne dönüp kızı Rahel’in bakımına muhtaç kalmadan önce fırtına gibi esen biriymiştir de sonrası yaşlılıktır, yaşamını tek başına idame ettiremeyecek durumdadır. Rahel her sabah babasını uyandırıp yataktan atar ki adamdan yayılan bozulmuş peynir kokusu çarşafları havalandırınca dağılsın, dağılmazsa günde iki kez aldığı duş Kedem’i paklasın, paklamazsa adam ölümünü beklesin artık, sonu budur. Geceleri kimin kazı yaptığını günaşırı sorarak Rahel’i delirtir, kimse hiçbir şey kazmamaktaysa Kedem bu kazı masalıyla ne yapmak, nereye varmak istemektedir? Bu kazı sanrısı öykü boyunca karşımıza birkaç kez çıkar, adamın huysuzluklarından biri olduğunu düşünürüz tabii, Rahel babasına karşı derinlerde büyük bir sevgi beslese de adamın kaprislerinden yıldığı için meseleyi uzun boylu düşünmez, geceleri adamın uyuyamamasından pek rahatsız değildir. “Daha seyrek olarak, hastalandığında, Rahel’i kendi annesiyle, Riga yakınlarındaki küçük bir köyde Almanların öldürdüğü Hinde’yle karıştırırdı. Rahel düzelttiğinde kızarak yanıldığını inkâr ederdi.” (s. 43) Aile dağılmış, baba kız köyün huzurlu ortamında iç çatışmalarını aşmaya çalışıyorlar. Rahel köy okulunda edebiyat öğretmeni, bir gün o köyden çıkıp hayallerindeki yaşama atılmak istiyor, zor tabii. Adil yardımcı oluyor biraz, tansiyonu yükseltir gibi görünse de çatışmanın gerilimi boşaltmasıyla birlikte aileyi topraklıyor adeta. Adil genç bir Arap, öğrenci, Arap ve İsrail köylerini kıyaslayacağı bir çalışmayı kaleme alacak da araştırma yapıyor etrafta, Kedem’in bütün kışkırtmalarına rağmen kavga gürültü çıkarmıyor, barış içinde yaşayabileceklerini düşünüyor. Küçük yer, birbirine çelme takan yok, Kedem’in değişmeye başladığını görüyoruz yavaş yavaş. Adam başlarda her ne kadar pislikmiş gibi davransa da sonlara doğru sevginin tükendiğini, insanın eskidiğini ve duygularını kaybettiğini iddia ediyor, bütün huysuzluğu aslında bir zamanlar tam kalbinde yer aldığı yoğun yaşantılarının yitip gitmesinden doğuyor. Öykünün sonunda kazma seslerinin sebebiyle de bağlantılı olduğunu göreceğiz, o kadar çıkıştığı genç adamla ortak çalışıyor olabilirler, olmayabilirler, yoruma kalmış. Oz boşlukları güzel güzel bırakıyor, okurun hayal gücüne kalmış bazı sonlar. Bilinmezlikle biten bir iki öykü çok etkileyici, özellikle ilk öykü “Mirasçılar”. Başlangıcı: “Yabancı tam da yabancı değildi. Daha ilk bakışta, tabii gerçekten ilk bakış idiyse o, görünüşündeki bir şey Arieh Zelnik’i hem tiksindirdi hem de büyüledi. O yüzü, neredeyse dizlerine inen kolları, hayal meyal, bir ömür kadar eskiden hatırladığını hissetti.” (s. 9) Zelnik verandanın bir köşesinde otururken şık arabasından inip kasılarak yürüyen adamı bir yerlerden tanıdığını düşünür, afili sözleriyle hipnotize eden adamla akraba oldukları ortaya çıkar sonra. Neredeyse unutulmuş bir geçmişin parçalarıdırlar, ailenin yıllar sonra bir araya gelmesi tuhaflıklara yol açmaya başlar. Avukat eve şöyle bir bakar, aile eviyle ilgili hukuki bir durumdan bahsetmeye gelmiştir de başka bir amacı çıkar ortaya. Zelnik adamın gitmesini ister, adam anlamazdan gelir ve eve girer, her şey tanıdıktır evde. Gece olur, Zelnik ve eşi yatağa uzanırlar, avukat aralarına girerek her şeyin yolunda olduğunu söyler. Çok da tuhaf değil aslında, daha ilk kez karşı karşıya geldiklerinde ortaya çıkan kesif aşinalık böylesi bir sonu mümkün kılar. “Kayıp” aynı ayarda bir öykü, eşiyle yaşarken evini satmayı hiç düşünmeyen Batya Rubin nihayet emlakçı Yossi Sasson’u arayarak satış işlemlerine başlanabileceğini söyler. Eldad Rubin ellili yıllarda Paris’te okuduğu birkaç yıl dışında hep o evde yaşamış, tekerlekli sandalyeye mahkum bir yazardır hatta ülkenin en tanınmış yazarlarından biridir, bu yüzden evi satmayı uzun süre düşünmez Batya. Emlakçının ağzından dinliyoruz hikâyeyi, adam evi yıktırıp yerine modern bir yapı oturtmak ister, tabii bahsetmeyecektir bundan. Sezdirene kadar. Evin mahzenine indiklerinde malum tuhaflık bu anlatıda gösterir kendini, Batya istese feneri söndürüp emlakçıyı sonsuza kadar o mahzene hapsedebileceğini söyler, lahana turşusu yiyip şarap içerek dayanabildiği kadar dayanacaktır emlakçı, eğer isterse. Yazarla dolaylı yoldan ilişkisini de geçmişinden öğreniriz, öyleyse yazara dönüşebilir artık. Batya malum tekerlekli sandalyeye emlakçıyı oturtur, feneriyle basamakları çıkar ve kapıyı kapar. Her şey yolundadır, emlakçı memnundur halinden.

Psikolojik normların dışına çıkmayan öyküler de var, bir ikisine bakalım. “Bekleyiş” mesela, kitaptaki en iyi öykülerden biri. “Oz kurgusu” diye bir şey varsa bu öyküde kodları yer alıyor bence, Oz önce mekanla ilgili kısaca bilgi verir, mesela bu öyküde Tel İlan’ın meyve bahçeleriyle kuşatıldığı, badem ağaçlarının süperliği anlatılıyor, sonra Beni Avni’ni eşini aradığı yerleri böyle küçük tasvirlerle canlandırıyoruz hemen. Belediye başkanlığı yapan Beni Avni’nin geçmişini bilmeyiz önce, Oz yavaş yavaş kurar karakterini ve en başta ortaya çıkan sorunun temellerini bir bir gösterir, geçmişe dönüşlerle hikâyeyi anlamlı kılar. Nedir, Beni Avni insanları iyi yönlendirir, yönetir ve maniple eder hatta, eşiyle ilgili ilk arıza bu yönlendirme çabası yüzündendir. Öğrenci oldukları sırada kadın hamile kalır, Beni Avni kariyerleri için çocuğu aldırmalarını söyler, doğurmak isteyen kadını kürtaja ikna eder. Beş yıl uğraşarak iki çocuk yaparlar sonra, ilk olaydan bir daha hiç bahsetmezler. Kadın heykelle uğraşmaya başlar ve arka arkaya eser verir ama sergilenmesi için kılını kıpırdatmaz Beni Avni, belediyenin imkanlarını kullanırsa rakiplerine koz vereceğini düşünür. Kadın sabaha kadar ütü yapar günlerce, eşine hiçbir şey söylemez, acısını bu yolla gidermeye çalışır. Birikir her şey, en sonunda bir not bırakarak kaybolur kadın, Beni Avni’yi bir bankta tek başına oturup eşinin dönmesini beklerken bırakırız. “İlişkiler” bu iki tür öykünün arasında yer alır, Gili’nin yeğeniyle kurduğu yakın ilişkinin niteliği bir türlü belirlenmediği için diken üstünde dururuz. Yeğenin çocukluğundan itibaren özel şeyler paylaşırlar, birlikte uyuduklarını görürüz, Gili’nin cinsel bir arzusu olabilir, çocuğu olmadığı için bütün üzüntüsünü çocukla -yıllar içinde gençle tabii- gidermeye çalışmaktadır veya sadece çok sevmektedir yeğenini, bilemeyiz. İnsanı derinlemesine inceler Oz, olabildiğince aydınlatmaya çalışır bu öykülerde.

Amos Oz’u pek sevdim, daha da seveceğim sanırım. Hemen diğer kitaplarını almalıyım.