Feyza Hepçilingirler – Dilin Zamana Dokuduğu

Hepçilingirler okullara gidiyor, fuarlara gidiyor, bir yerlere gidip Türkçeyle ilgili konuşmalar yapıyor. Arada yazar arkadaşlarını görüyor, Ayvalık’a gelenlerle vakit geçiriyor, fuar muar bir şey varsa herkes toplanıyor zaten, hep beraber geziyorlar. Bolca da dil dersi işte, bazen takıntı derecesinde iğnelemeler. 2006’da Migros’un fişlerinde “MIGROS” yazıyormuş, neden öyle yazıyormuş, Türkçe karakterlere rastlanmıyormuş fişte. Belli ki dijital bir suikast düzenleniyor Türkçeye, başka bir açıklaması olamaz. Heh, başka marketlerin fişlerinde bazı şeyler düzgün ama yine yamuklar var, bir türlü düzelmeyecek mi, nedir Türkçenin bunlardan çektiği? Makineyle ilgili bir mevzuya bu kadar takılmak, bilemiyorum, Türkçe karakter desteği çıkana kadar uykuları kaçırmıştır. Önce Hepçilingirler’in kılıcı kalkanı hazırladığı yerlere bakayım, tuhaf mevzular var. “Kara çiçek” miydi neydi, Şadan Gökovalı aktarmış Balıkçı’dan, “doğa, kara çiçek açmaz”, Hepçilingirler aktarıyor da sonra yetkili bir abiden bilgi gelince düzeltiyor: elbet açar, çiçekleri kapkara bir tür gelincik varmış meğer. Aynı hurafe mavi için de söyleniyordu, doğada mavi rengin olmadığına dair. Vardır da asıl mesele araştırma sanıyorum, bir şeyi iddia etmeden önce iyi bir bakınmaca. Böcek var mavi, çiçek var siyah, daha da birçok şey. Bir sebepten havaalanına gidiyor Hepçilingirler, İngilizce konuşan Türk gençleri dinliyor. “Yurtdışına gidiyorlardır, alıştırma yapıyorlar, diye düşünüyordum ki benimle birlikte iç hatlar terminalinde indiler. Şimdi ben bunu hiç anlamıyorum; anlamalı mıyım, onu da bilmiyorum.” (s. 253) Ben olsam gidip yakalarına yapışır, “Vatandaş Türkçe konuş!” diye ünlerdim, görürlerdi günlerini. Vasistasla ilgili Cengiz Bektaş’ın anlattıkları da doğru çıkmıyor ki tongaya düşmelik ideal bir olay, Bektaş’ın doğru bilgi verdiğini düşünür insan, oysa Joshua Bear’a göre -kendisi ODTÜ’de efsane mertebesine ermiş anladığım kadarıyla, internette bilgi var- Bektaş’ın anlattığı hikâyedeki gibi fotoğraflı gazete reklamları yokmuş o yıllarda, üstelik bize Almancadan değil, Fransızcadan geçmiş vasistas, Fransızcada 18. yüzyıldan beri kullanılıyormuş. “Kabristanlık” demiyoruz, “kabristan” diyoruz. Ayvalık’ta bir dünya araç dolanıyor, birinin üzerinde “DELTA MARINE GROUP” yazıyor, diğerinde “FIRE FIGHTING & LIFTCRAFTS SERVICE” falan. “Korkuyorum. Bu yabancılaşmadan korkuyorum. Biz olmaktan çıktığımızı, garip bir yaratığa döndüğümüzü fark ettiğimizde abartılı bir milliyetçiliğe savrulmaktan, bu milletçiliğin aşırı ve ölçüsüz olabilme olasılığından korkuyorum.” (s. 2) Bu bakış açısıyla devam edelim, Trabzon’da kanın gövdeyi götürmesi lazımdı, öyle bir şey olmadığına göre necip milletimiz pek de sallamıyor bu tür şeyleri. Cukkasına bakıyor. Ayvalık’a da yerleşmiştir İngilizler diye düşünüyorum, onlar için bu araçlar. Muğla’da koca koca mahalleleri var, hizmet araçlarının üzerinde, tabelalarda falan İngilizce yazıyor, o sözcükleri gündelik yaşamda kullanan Muğlalı görmedim. Aşırı ve ölçüsüz milliyetçilik başka alanlarda görülüyor, örneğin kiliselerin önünde konvoyla gövde gösterisi yapanların şovu, sokak ortasında öldürülen gazetecinin katilinin savunusu. Üniversitelerdeki İngilizce barajını da eleştiriyor Hepçilingirler, diyelim muhteşem bir tez yazdık ama sınavdan geçemedik, doktorayı veremiyoruz. Ne kötü. Evet, bilimin dili İngilizce ama asıl beyin göçü o değil mi? “Kendi toprağımızda” besleyip büyüttüğümüz beyinler böyle göçüyor, öylesi önemli araştırmalardan burada faydalanmak isteyenler tezin Türkçeye çevrilmesini beklemek zorundalar ama hiçbir kazancı olmayan bu çeviri işine de kimse kalkışmaz? Hangisi şimdi, araştırma nitelikli mi niteliksiz mi, nitelikliyse çeviri işinin kazancı yok mu, sorular. “Türkçe, bilim dili değildir, demenin hakkımız olmadığını, bir dili bilimsel çalışmalar yapılmaksızın bilim dili haline getirmenin olanaksızlığını vurgulamaya çalışıyorum.” (s. 151) Da, İngilizceyi bombardımana tutarak yapıyor bunu yazar, bir dili bilim dili haline getiren hiçbir dinamiğe dokunmuyor. Sondan eklemeli dilimizde uzayıp giden sözcüklerden birini karşılamak için İngilizce on yedi sözcüğe ihtiyaç duyulmasından gururlandığı başka bir yazısı var, bilemiyorum, dilleri böyle güreştireceksek Edmond Honda alayını alır. Başka neler var, türkülerle ilgili bir yazı, bir türküde kalbe ateş düşmesi, ardından su serpilmesi, serpilen suyun da yanması var, yorum: “Bu Elazığ türküsü de Kılık Kıyafet Yasası’ndan sonra çıkmış besbelli. Bu maniyi ilk söyleyen şimdi her yanı karafatmalar gibi saran çarşaf kalabalığını görse avunmazdı biliyorum.” (s. 157) No shit. “Mashattan” diye bir yer var, gerçekten gözleri kanatıyor. Almanya’da naylon torbalara Türkenkoffer diyorlarmış, “Türk valizi”. Çantalar çıktı da her şeyi tıkmaya başladık neyse ki, gerçi markette aldıklarımızı yerleştirmek için bir bölmeyi azıcık işgal etmemiz gerektiğini söylediğim kasiyer, “Sorun değil, Türkler hep öyle yapıyorlar zaten,” demişti. Ba dum tıss. 23 Nisan gösterileri var televizyonda, Hepçilingirler yerel giysileri görünce seviniyor, istediği dünya o. “Bu güzelliklerin yerine popolarında rengi atmış bir kot, ağızlarında pabuç kadar bir çiklet, ellerinde koca bir hamburger ve bir şişe kola ile Amerikan sığır çobanı müsveddesi olarak ortalıkta dolaşmaları daha mı iyi?” (s. 167) Yazar meseleyi uçlara savuruyor sıklıkla, yani tepkisini anlayabiliyorum ama öyle şeyler söylüyor ki katılmak mümkün değil zira böyle bir ikilik kurulmayacak tabii ki, bunun üzerinden bir fikir beyan etmeye lüzum yok. Başka, dille ilgili hassasiyetini sayısız metninde ifade eden yazara dizgi şoku: Cumhuriyet Hafta Sonu ekinde bir öyküsü yayımlanıyor, yazar bakıyor ki “hâlâ”lar olmuş “hala”, daha üç beş şey, yaşamöyküsü de 1986’da donup kalmış. Şuna kahkaha attım: “Kitabını bana, neresini nasıl düzelteceğimi bilemediğim bir seslenişle ‘Sayın Prof. Dr. Feyza Hepçilingiroğlu Beye saygılarımla” diye imzalayan Arif Eren, anlık izlenimlerini şiire dökmüş, duyarlı bir kalem.” (s. 301) Yazıların çoğunda bir dünya kitaptan bahsediliyor, hepsi yazarından imzalı, protokol fişeklemesi. Hepçilingirler çoğuna değiniyor ayıp olmasın diye de aman Allah ya, vıcık lirizmle dolu şiirleri alıntılamasaydı keşke. Sessizliğe gömmek çok daha iyi bazen, hiç bahsetmemeli, şaire daha faydalı olur. Jürilerde yer alıyor yazar, gelen bir dünya kitabı not ala ala okuduğunu söylüyor, alkış, öyküleri de dikkatle okuyor, yine alkış, Anadolu’nun dört bir tarafından gelmiş dergilerin isimlerini anıyor, daha büyük alkış. Ama: kötüyü de görmezden gelmeli, hiç olmazsa övmemeli yahu. Ben dayanamayıp hunharca eleştiriyorum çünkü emeğimi, zamanımı harcıyorum okumak için, günümü alan bir metni elbet eleştireceğim. Kitap yollamak isteyenleri geri çeviriyorum bu yüzden, para verip edindiğim metni eleştirebilirim anca, gidip o yazarın kitabını alıyorum ve eleştiriyorum. O yazar çok mu görünüyor ortada, görünmeyene dek bekliyorum, kitabı yığınların içinde kaybolmadıysa tamam. Bir kez tongaya düştüm çünkü, ajansla bilmem neyle alıp yürüyen eski bir arkadaş yazı yazmamı istemişti öyküleriyle ilgili, başka bir eserle tokuşturmalı bir metin yazdım, teşekkür etti ve hemen ardından selamı sabahı kesti. Başkalarına da yapmış aynı şeyi, çirkin. Biri daha var son zamanlarda, rica etti de aldım kitabını ama yüz iki yerde birden görününce kargoyu açmadan bir köşeye koydum. Şimdi milleti darlıyor adı görünsün bir yerlerde diye, çiğlik. Zırto bir dünya alıntıyla karşılaşınca gerildim açıkçası, günlüklere alınacak kadar önemli şeyler mi, demek ki öyle. Son olarak HSBC’nin Noel Baba’lı reklamından bahsedeyim, daha doğrusu Hepçilingirler bahsetsin, “Müslüman mahallesinde salyangoz satanları” eleştirsin. Valla değil Noel Baba, bütün babalar gelse o ak sakallı moruğun vereceği azıcık mutluluğu veremezler, çocuklar mutlu olacaksa kim gelirse gelsin yani. Ne diyeyim.

Daha da beş kitap var aynı seriden, nasıl okuyacağım bilmiyorum.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!