Anı-öykü mü demeli, klasik öyküleri vardır ama ilginç bir türe de el atmıştır Özcan, geriye dönüşlerin mekaniğini doğrudan işletmeyip karakterlerine biçtiği anılarla çatmıştır bazı öykülerini, karakterlerine anılarını çözümletmiştir. Kurgu anılarını anlatan kurgu karakterler, anlatı zamanına birçok çatlaktan sızan geçmiş. Değineceğim ama son öyküye dikiz, “Gülnihal”, Okay Temiz’e ithaf edilmiş. Temiz memleketten çıkmış en önemli müzisyenlerden biri, dünya çapında saygın bir isim, özellikle Nordik âlemlerde cazı fişeklemesiyle tanınıyor. Ne gibi bir bağı var Özcan’la, merak ettim. Öyküdeki ayrıntıları sağlamaya çalıştım, Temiz’in babası askerî pilot olduğu için cortladı, o kadar da biyografik bir öykü değil ama yetenektir, kariyerdir, tutuyor. Zaman aralığı da tutuyor, 1950-1960, Temiz gerçekten ortaokul öğrencisi on yılın ilk beşinde. Marmara’ya bakan bir villada gözü enginlere dalmış anlatıcının, Cansel’in televizyonda karşılaştığı bir program değiştirecek bütün hayatını, değiştirebilirse, konsere bilet alıp Togay’la -kıps- mutlaka karşılaşmak istiyor, iki günlüğüne İstanbul’da ünlü müzisyen. Paslı kilidi kırmış programında, Cansel’in geçmişini olduğu gibi şimdiye taşıyor: ortaokuldaki müzik öğretmenini davet etmişler programa, öğrencisinin o yıllarda da yetenekli olduğunu söylediğinde şaşırıyor Togay, aslında iki kırığından biri müzikten. Çaresizce etrafına bakınıyor, ne diyeceğini bilemiyor, hele babası da stüdyoya girince. Asıl büyük yeteneklerin köşklerden değil de kulübelerden çıktıklarını söylemesinin ardında koca bir pişmanlık var, Cansel’in hikâyesi. Zamanında Nişantaşı’nın gözde çocuklarından biri Cansel, piyano, bale, bir sürü ders alıyor da müziğe yatkınlığı belirliyor önündeki yıllarını. Babası DP’nin meşhurlarından biri, parti ilk kez iktidara gelince daha da parlamış, etkinliğini artırmak için memleketindeki çiftliğine dönüp kasabanın büyük insanı oluvermiş. Para, güç, elinde her şey var, eşi de mutlu, Cansel zaten öyle bir havalanmış ki hayatları mahvedebileceğinin farkında değil. Farkına varsa da umursamazdı herhalde, Togay’ın başına gelenlere oh çekiyor çünkü. Programı izlediği sıra babası hapishanede, ailenin forsu kalmamış, Togay’sa müziğini bütün dünyaya dinletmiş çoktan. Şudur, çok geniş açılı bir anlatı aslında, Cansel’in annesinin Galatasaray mezunu olmasından ötürü Fransızcaya önem vermesinden eve gelen piyano hocasıyla Cansel’in babasının arasındaki olası ilişkiye pek çok şeyi anımsıyor Cansel de kendi yaşamını daha bir öne çıkarıyor Togay’dan ötürü: zamanında aynı okula gidiyor bunlar, Togay o kadar yetenekli bir hayta ki herkesi kendine hayran bırakıyor, üstelik kulak sınamalarında Cansel’e fark atıyor, on numara beş yıldız bir müzisyen olacağı kesin. Cansel de başarılı ama ite kaka ilerliyor, tutkusu derinlerden gelmiyor, dolayısıyla konservatuvara gidip resim öğreniyor ama ailesinin başına gelenlerden sonra bitiremiyor da okulu, villada bir başına yaşamaya başlıyor. Geri dönelim, Togay’ı öylesine kıskanıyor, Togay da bu yapma bebekle o kadar uğraşıyor ki -Mareşal Montgomery memleketi sömürme planları için Türkiye’ye gelir, gezisinin bir kısmında kasabaya uğrar, Cansel’in elinden çiçek alır da mutluluktan deliren Cansel’i yuhalayan bir Togay’dır orada- deli oluyor resmen Cansel, türlü kötülük yapıyor, en sonunda babasına şikayet edip Togay’ın memur babasının istifa etmesine sebep oluyor. Atatürkçü adam, zaten babanın yazıhanesine de hiç uğramazmış, yallah Adıyaman’a “görülen lüzum üzerine” tayini çıkıyor da gitmiyor adam, bildiği yoldan şaşmıyor, Togay da aynı kafada olduğu için türlü zorluklarla bitirebiliyor okulu. Başka okulda tabii, şutluyorlar okuldan. Çok sayıda yan hikâye var, o yılların önemli olayları da DP üzerinden giriyor öyküye, Cansel ailesinin akıbetini anlatırken partiyi, darbeyi, hiçbir şeyi yorumlamıyor da Togay’a, geçmişe odaklanıyor sadece, hani anılarından çekip çıkardığı eleştiriler sadece sebep olduğu haksızlıklara yönelik. İlginç bir öykü açıkçası, sırf bu öykü hatırına kitabı okumalı ki birkaç öykü dışında iyidir diğerleri de. “Anamsın” misal, üveyliği sıkı tutmuştur, analıkla çocukluğun neliğini irdelemiştir, aileyi eleştirmiştir hatta olumlamasından bile eleştiri çıkarılabilir. “Otur, sana hizmet etmek fırsatını ver bana. Karım kölen olmaya hazır, torunların sevginde, sevecenliğinde yunmanın sabırsızlığı içindeler. Hadi, geç şöyle otur artık, nice yıldır yetmedi mi, hizmet, hizmet… deyip de didinmelerin?” (s. 118) Anaya hitap öykü boyunca, elbet bir zamanlar o da sevmiş, güzelliğini yaşamıştır, genç askere gönlünü kaptırmasından belli. Bir abisi uyarmıştır, askere gitmeden önce imam nikahı kıyarlar, o da öyle olmasın? Sorar, öyle bir şey yoktur, asker gönlünü kaptırmıştır gerçekten. Hızla nikahlanırlar ama korktuğu başına gelmiştir ananın, adam gerçekten de evlidir, ne ki sevgisi daha güçlü olduğu için boşanır. Kızları olur, mutluluk. Bir gün küçük bir çocuk getirir adam, vefat eden abisinin çocuğu olduğunu söyler, hem kızlarına abilik de yapacaktır. Bağrına basar ana, dedikodulara kulak tıkar, ikinci evladıdır o. Çocukları olur yine, mutlulukları katlanır ama adam dayanamaz bir yerde, oğlanın kendi çocuğu olduğunu söyleyiverir. Tepetaklak olacaklardır o günden sonra, ana oğlana eziyet eder, yapmadığı kötülük kalmaz, oğlan için cehennem hayatı başlar. Adam için de, sık sık kavga ederler, adam eve gelmemeye başlar. Ne sevimli oğlandır ama, kardeşleriyle ilgilenir, ev işlerini görür ama ağzıyla kuş tutsa sevdiremeyecektir kendini. Öyle sanır en azından, komşu çocuklarıyla kavga edip anasının eteklerine yapışınca, ana da mahalleliye dedikodular yüzünden kinlenmiş zaten, hayata karşı sırt sırta verebileceklerini anlar ana. “Azıcık daha yapıştı sana. Ağlayan gözlerini yüzüne doğru kaldırdı. Eğer hücum etselerdi, seninle birlikte kavgaya, dövüşe hazırdı. Kafalarını kırardı onların, hepsini taş yağmuruna tutardı. Bildiğince, bellediğince küfrederdi.” (s. 128) Fırtına dinince ana yine çocuğu tokatlar o veletlere bulaştığı için, yine de bir şeylerin değiştiğini çocuk da anlamıştır, okuldan iftihar üzerine iftihar alınca anası kıvanç duymaya da başlar, hele adamın yokluğunda sabahın köründe çıkıp simit satarak, öğleden sonraları manavda çalışarak eve para getirince buzlar iyice erir. Asıl bağ adamın evi basmasıyla kurulur, bir tekmede kırılan kapının ardında korkuyla bekleyen ana oğlanı vermek istemez, adam zorla götürmeye çalışır, oğlan otogarda babasının elinden kurtularak eve döner. O yüksek tansiyon, oğlanın tepkisi, kardeşlerinin haykırışları, ananın yırtınışları, her şey dört dörtlük, iyi bir anlatıcı Özcan. Finalde çocuğun babasıyla sonraları pek çok kez görüştüğünü öğreniyoruz, anasının da adamı hâlâ sevdiğini. “Kolay mı genç yaşta üretilmiş yüce bir sevgiyi, bir çırpıda silip atmak? Kolay mı unutmak?..” (s. 134) Sağlam öykü, gerçi analı öykülerin hepsi sağlam. Özcan’da öyle bir hassasiyet var, örneğin parasız yatılıyı kazanıp okuyarak sınıf atlamış, burjuvalaşmış evladın ağzından dinlediğimiz hikâye de en az bunun kadar etkileyici. Hikâyenin biçimlenişi de etkileyici: komşusu adama poster yapıp satmasını söylüyor sohbet esnasında, işte, kapının önünde oturan köylü kadın mesela, kapıcının anası, kentliler kırsaldan izleri sevdikleri için o kadının fotoğrafını çekip çoğaltsa, poster haline getirse deli gibi para kazanır anlatıcı. Kilit yine kırılıyor bu fikirle, o anaya bakarak kendi anasını hatırlayan anlatıcı çocukluğuna, köyüne dönüyor, para kazanmaya başladığı sıra anasını kente getirip bir odaya “tıktığını” anımsıyor, daha doğrusu anasının o odadan çıkmaması için elinden geleni yaptığını. Neyden utanıyor, niye gizliyor annesini, ufak tefek kırgınlıklara yol açtığının farkındaysa niye mesafe koyuyor araya, uzunca bir sorgu.
Kitabı arayıp bulmalı, öyle başarılı öyküler. Diğer kitaplarına da bakacağım Özcan’ın.











Cevap yaz