Haydar’ı Öldürmek iyi roman, durmadan kahramanlık efsaneleri üreten Toroslar mekânlığın ötesinde insanlığın kalesine dönüşüyor, karakterlerin direncini kuvvetlendiren öge olarak beliriyor, hani karakterler kadar deviniyor denebilir, yan öyküler genişletiyor ama zorlamıyor romanın dokusunu. Tekil öykülerine bakınca Yiğenoğlu’nun, hayal kırıklığı açıkçası, asgari öyküler denebilir.1995 Haldun Taner Öykü Ödülü’nde ikinci seçilen “Kartal Yavrusu” hariç, onda Yiğenoğlu’nun o epik tonu var, hikâye de kuvvetli olunca tamam, da, diğer öyküler, mesela “Son Meyhaneci” zayıf. Hamdullah Bey’le Kemal Bey’in demlenme ritüelinden sahneler diyebiliriz, memur emeklisi iki yaşlı adam akşamları “sek hüzün” lüpletiyorlar, nihavent ve uşşak makamlarında üzüntü şorlaması yaşıyorlar, Safiye Ayla’nın yokluğuna ağlayacaklar neredeyse. Nostalji pornosu ayrıca, eskiden şeylerin ne kadar güzel olduğunu anlatıyor biri, 1980’den sonra memleketin zortladığını söylüyor, sızlanması bol muhabbeti bir anda ajansa çeviriveriyor: “‘1980’lerden sonra toplumdaki gelişmelere uygun olarak mafya tipi teşkilatlanmalar çıktı ortaya. Bunların ortaya çıkışı kabadayılığın kaybolmasının görünen sebebi.’” (s. 8) “Hayde vur vur vur”, ardından koruk şurubunun, turşu suyunun ortadan kaybolmasına, kolanın yaygınlaşmasına dair mülahazat, yine “vur vur vur”, bu kez meyhanelerin psikoterapi seansı olmaktan çıkmasına dair ağıt. Gidiyor böyle, Amerikalılar gelip pamuk üreteceklerini söylemişler, Çukurova neye dönmüş, yerel babaların karşısına türedi zenginler, afacan mafyalar çıkmış da raconu bozmuşlar, bilmem ne, rakılar bitesiye yakınmaca. Bayık. “Kartal Yavrusu”nda yılkıya bırakılan atlarla at sahipleri arasındaki bağ diyeceğim, dile dair hiçbir şey dememiş olacağım, diyeyim: dile dair söylenecek pek bir şey yok, Yiğenoğlu klasik anlatının dışına çıkmıyor, sırf olay örgüsüyle de asgari öykü işte. Yöre insanının doğayla ilişkisine dair ayrıntılar iyi az, o kadar. “Bütün bunların yanı sıra her biri birer at bilginiydi. Hangi soydan iyi binek atı, çeki atı, talim atı, yarış atı çıkar; hangi at iyi katır doğurur; hangisi iyi bardo damızlığı, aygır, kısrak olur, bunu at daha kulun ya da tayken bir bakışta anlarlardı. At ne zaman aygırlığa, damızlığa ayrılır, düvene çekilir, enenir, gölükleştirilir, beygirleştirilir, onlardan iyi bilen çıkmazdı.” (s. 21) Nedir, bir terörist kovalanırken dur ihtarına uymadığı için ateş açılmıştır da vurulmuştur Kartal, Hasan Çavuş hastanede yatarken sürekli atını sorar, halini merak eder. Bacak kırık, onmaz artık, dağa tepeye salarlar Kartal’ı. Ölüme yatmadan önce son bir görmek ister Kartal’ı Hasan Çavuş, oğluna yalvarır, birlikte dağlara çıkarlar. Son karşılaşma pek hüzünlüdür, bir devrin sonu iki ölümle birlikte gelir de Kartal’ın tayı babasından daha bir kudretlidir, Hasan Çavuş’un oğlu Mustafa şöyle bir çekeler tayı. Babalar, oğullar, ölüm, yaşam. “Gün Batarken”de Galip Dede’nin gençliği, yaşlılığı, çoluğu çocuğu, hepsi geçip gider hikâyeden. “Evi, daha doğrusu tek başına yaşadığı odası, dev beton blokların egemenliğine direnen ilk gecekondular diye de tanımlanabilecek eğri büğrü, ahşap yapıların bulunduğu kentin göbeğindeki en eski mahalledeydi. Eski evlerin betonlaşmaya direnmesi ne çevre, ne de eskiyi koruma bilincindendi. Direnme gibi görünen olgu, mülk sahiplerinin yap-satçı müteahhitlerle pazarlıkta anlaşamamalarından ve yasal sorunlardan kaynaklanıyordu.” (s. 30) Bilgi topağı. Toplumcu gerçekçi damar görünür fakat öyküyü zorlar Yiğenoğlu, malumat bombasını ortaya atıverir, dönebilirsen dön hikâyeye. Dede memnundur bu “direnişten”, evler yıkılırsa barınacak yer bulamamaktan korkar, bu yüzden parka gidip orada yaşamaya alışmaya çalışır sanki. İçe dönük, yalnız Dede, gözleri de bozuk, yazık ki okuyamıyor artık. Yaşlılık. Her aklına geldiğinde sinirleniyor: darbenin üzerinden bir ay geçmiş, polis kimlik denetimi için parkı basmış, terör estiriyor. Dede hazırlıyor kimliğini, hani insan yerine konacak(!) da sorulacak kimdir nedir, polis istemiyor kimliğe bakmayı, ona gerekmezmiş. Madem gerekmez, omzunun üstünden atıveriyor kimliği Dede, devletin nezdinde bile lüzumsuzsa niye taşısın, zaten kimse önemsemiyor artık onu. Ha, ama kişiliği varmış, kimlik kazandıran bir kişilik, intihar etmemesi ve ölümü ötelemek istemesi o kimliği taşımak istemesinden. Gençlikte işsizlik, yaşlılıkta parasızlık, çekilir dert değilse de bir kere gelmiş bulunmuş dünyaya, ne yapacak. Düşünüyor, dikizliyor, kuytu yerde sevişen kadınla erkeğe takılıyor gözü. Bödöf bödöf takılıyorlar, öyle öpüşmek falan da değil, patada kütede. Gençlerin coşkusu orta yaş heyecanlarını hatırlatıyor, yaşlı olduğu için kabaca reddeden kadını, yine üzüntü. Ölmeden önceki son düşüncesi sekse dair, hoş: “Yaşayan her canlının cinselliği vardı ve bu yaşadığı sürece sürerdi. Ama, niteliği, yoğunluğu değişik olabilirdi. Eğer bu bir tad alıp verme işiyse her heyecanın değişik tadı olduğu gibi, her insanın da farklı tadı olur (muy)du… İnsanların çirkin, yaşlı, genç gibi gerekçelerle birbirlerini reddetmesi doğru muydu? Her insanın değişik bir cinsel tad verebileceği yanlış mıydı?” (s. 34) Bekçi geliyor, şöyle bir dürtünce arkalıktan kayıp yere düşüyor Dede, aklında son sevişememesi. Peh. “Doğum” en zayıf öykülerden biri, kitaba konmalık değil. Kalabalıkta kardeşini kaybeden kız, ne talih, kötü niyetli bir adamın eline düşüyor. Öncesinde kalabalığın iblisliğine, şeytanlığına dair upuzun bir girizgâh, sonra tuhaf güzergâh: otogar mahşer yeri gibi, adam çekiyor kızı, tecavüz ediyor, sonra zorla rakı içirip bilmem kimlere iteliyor. Dayanamıyor kız, hamile haliyle kaçıyor, dere kenarında balık tutan adamı görünce yardım çığlığı atıyor. Adam o güne dek kimseyi doğurtmadığı için ne yapacağını bilemiyor tabii, sadece rahatlamasını söylüyor kıza. Kız rahatlıyor mu bilmem, doğuruveriyor. Adam hemen göbek bağını kesiyor ama bağlayabileceği kadarını bırakıyor geride, valla ben balık tutarken önümde biri doğursa bebeğin kıçına bir iki pıtlatmak dışında göbek bağını keseyim, yok düğüm atayım, hayatta aklıma gelmez, ayrıca popoya pıtlayamam da, doğum başlar başlamaz bayılırım. Neyse, kızın ailesi yok, adam evine alıyor kızıyla bebeğini, mutlu mesut yaşamaya başlıyorlar. Elbet zırto bir muhabbet başlayacak ardından, Yiğenoğlu öykünün çeşitli yerlerini doldur boşalt tekniğiyle şişirmeyi seviyor, bu kez konu evlilikte bakireliğin önemi. Kız soruyor, erkek çok zor bir soru sorduğunu söylüyor kıza, gerçekten kafayı çalıştırıp mantıklı bir cevap vermeye çalışırken gençliğinde annesiyle ettiği kavgaları hatırlıyor, oradan cortlama hikâyeler çıkıyor, kız yine soruyor o sıra, bekaret adam için de önemli mi? Cevaba göre vaziyet alacak çünkü, utanmayı falan bir kenara bırakacak. Nitekim adam önemli olmadığını söyleyince kalkıyor kız, adamın kucağına oturuyor, öpüşüyorlar. Mutlu son. Ucubik öykü, kızın çocukluktan yeni çıktığına değinip böyle bir final biçmek, ilginç. Tutkudur, olur da erdem kumkuması karakterlerin topu, toplumcu gerçekçilikte işçiler, yoksullar nasılsa öyleler, bir anda muç muç modunu açmaları tuhaf. “Ayazda”yla bitireyim, yılkılı öyküden sonra kitaptaki en iyi öykü. Ayşe naylondan bir ev yapmış, kartondan çatkılarına naylon geçirdi mi tamam. Çocuklarına bazlama, börek yapacak malzeme bulursa, etrafında car car bağırıyorlar, Ayşe acılı geçmişini düşünüyor o sıra. Kazım ona değil de diğer kadına nikah kıyınca çocuklarının o kadının nüfusuna geçtiğini çok geç öğreniyor Ayşe, isyan ediyor, Kazım arazi olunca Ayşe’yi bir başkasına veriyor mahalleli. Yeni eş şefkatli, seviyor da Ayşe’yi ama yazısı kara, ölüyor. Ayşe sokakta, naylondan ev. İki adamdan biri saldırdıktan sonra düşünecek, diğeri saldırsa açardı bacaklarını, arzu uyandıktan sonra nasıl olursa olsun.
Heyecanlandım sahafta bulunca da, olmadı. Meraklısı baksın derim.











Cevap yaz