Vasco Pratolini – Aile Günlüğü

Hüzünlü bir roman, 1920’lerden İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına uzanan çalkantılı dönem boyunca yarım yamalak süren bir ilişkinin ardından tutulan yas. “Okuyucuya” hitabıyla kısacık bir bölüm: “Bu kitap bir düştür belki; yazarla ölen kardeşi arasında bir konuşma. Yazarın kendi kendisini teselli etmek amacıyla yazılmıştır. Bir yürek sızlaması; acılı bir bağışlanma dileğidir; ölen kardeşin kişiliğini ölümünden sonra değerlendirmenin verdiği eziklikle doludur.” (s. 9) Pratolini küçük yaşta ayrı düştüğü kardeşi Dino’nun acısını hep duyduğunu söylemiş röportajlarında, otobiyografik kurmaca bir şeyleri kaybeder, bir şeyleri yaratır, yazar bir anı değil de roman yazdığına, üstelik anlattığı dönemin üzerinden en az yirmi yıl geçtiğine göre -kendi de söylüyor ölümden sonra değerlendirme işini- elbet diyaloglar kurgudur ama duygu aynıdır, kaybın hissettirdiği neyse atmosfer ona yakındır. Hüzün yani, yitirdiğini başka türlü, daha derinden bilememenin hüznü. Anlatıcının çocukken yapabileceği pek bir şey yok, büyüklerin dünyası gölgelerle dolu, yoksulluk belleri büktüğü için anlatıcının kardeşi Ferruccio civardaki zenginlerden birinin, soylu bir İngiliz’in yanına verilmiş. Daha yirmi beş günlük. Anlatıcı altı yaşında, ergenliğine kadar sürüklenecek, kardeşini bir başkasının hamiliğinde tanıyabileceği kadar tanıyacak artık. Daha beteri: “Annem öldüğünde sen yirmi beş günlüktün. Ondan çok uzaklardaydın. Tepedeki bir evde oturuyordun. Sana bakan köylüler, benekli bir inekten süt sağar, getirirlerdi. Ninemle seni görmek için geldiğimiz bir gün, ben de bu sütten içmiştim. Oldukça koyu, ılık, biraz da acımsıydı, tadı hiç hoşuma gitmemişti. Öylesine hoşlanmamıştım ki, hemen yere fırlattım. Bu sırada elbisem kirlenmişti. Ninem bana tokat attı. Sense sütten hoşlanmıştın.” (s. 13) Çocuk aklı, kardeşten nefret etmek için bu iki sebep yeterli. Konu komşunun dediğine göre anne Ferruccio yüzünden ölmüş üstelik, anlatıcı öyle duyuyor, oysa doğumun ardından iyi beslenemeyen annenin Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortalığı kasıp kavuran İspanyol gribinden kurtulması düşük ihtimaldi, kurtulamadı. Çocuğu verdiler, nine her perşembe ziyarete giderken yanına anlatıcıyı da aldı, ilk kopuşa kadar çok zayıf bir bağı korumaya çalıştılar. Üç bölümlü roman, ilk bölümde mesafenin artması. Bebeği sevmiyor anlatıcı, rüyalarında annesinin ölümüne yol açtığını görüyor, karnı doyduğu için geliyor ama kardeşine katlanmak zorunda. “Seni sık sık hatırlardım, kötü bir davranışın anılarını unutamayan altı yaşındaki bir çocuğun duyguları içindeydim. Patlayacak gibiydim. Onarılması imkânsız bir suçun varlığına inanıyordum. İçimden ağlamak geliyordu. Seni büsbütün unutmayı da isteyebilirdim. Bu duygunun nedenlerini yeniden araştırmak benim için çok zor. Her şey sana söylediğim gibiydi. Açıklamaya çalışsam yalan söyleyebilirdim.” (s. 20) Sonraya bunlar, yetişkinliklerine hitaben, kronolojik bir seyir varsa da çizginin farklı noktalarından pasajlar karışabiliyor. Ferruccio’nun şanslı bir bebek olduğu söylenebilir, açlıktan ölmeyecek en azından, bunun yanında koruyucusunun sözüne babadır, ninedir, kimse karşı çıkamıyor, bu yüzden çocuğun “Dante” olan adı “Ferruccio”ya dönüşüyor bir günde. Sınıf farkını çok net görüyoruz, koruyucu gerek tavırlarıyla gerek söyledikleriyle belirginleştiriyor sık sık, yine de eziyet ettiğini söyleyemeyiz zira babası tekrar evlenip aile kurunca -savaştan yaralı dönmüştür adam, iyileşene kadar hastanede kalmış, sonrasında iş bulup durumu toparlamaya başlamıştır- Ferruccio’yu istediğinde uzun boylu karşı çıkmaz İngiliz. Belki geri getireceklerini bildiğinden. Nitekim tutunamıyor aile, karar ânının son saniyesinde fikir değiştirip çocuğu yine koruyucusunun yanına veriyorlar. Ferruccio birazcık büyüyünce anneleriyle ilgili bilmedikleri üzerinden birbirlerine üstünlük kurmaya çalışmaları, türlü dedikodunun arasında gerçeği bulmak için didişmeleri anlatıcı biraz büyüyünce son buluyor. Genç adam unutabilir artık, zihninde annesiyle birlikte ölen kardeşini hatırlamak zorunda değil, en azından görmeyince daha kolay her şey. Göz renklerinin farkından bile uzaklık doğuyordu, rahatlıyorlar. Sekiz yıl sonraki karşılaşmaya kadar.

Kiraladığı odada tek başına yaşıyor anlatıcı, gündelik işlerde çalışıyor, yirmi iki yaşında. Yağmura tutulup üşüyünce genç lise öğrencilerinin bağrış çağrış masa tenisi oynadığı salonlardan birine giriyor, kıyafetleriyle hemen dikkat çekiyor, tayfa şıkır şıkır çünkü. Bir iki laf sokmaca, garip bakışlar, o sıra oynayanlardan biriyle, kardeşi Ferruccio’yla göz göze geliyor. Parantez açmalı, Pratolini o dönemin siyasi gelişmelerine hemen hiç yer vermiyor, mesela finale doğru Ferruccio’nun istediği marmeladı koca şehirde arayıp bir türlü bulamayınca Almanlara sallıyor ama o kadar, Naziler veya faşistler hemen hiç görünmüyor hikâyede. Burada görünüyor bir, masa tenisi oynayanlardan birinin üzerinde faşist öncülerin kıyafetleri var: kara bir gömlekle beyaz kurdele. Ferruccio’nun o taraklarda bezi yok oysa, bozulan ekonomiyle birlikte işleri cortlayan koruyucusunun istediği gibi liseyi bitirmeye çalışıyor ama bir kez çakmış, ikinciye de muhtemelen çakacak, eğer abisi gibi geceleri çalışırsa işler yolunda gidebilir. Karşılaşmaları yarım kaldı gerçi, anlatıcı maçı biraz izledikten sonra ortadan kayboluyor, kardeşi koşturup bakınıyor, sonra nüfus idaresinden adresini bulup evine geliyor. Yine bir ölü var aralarında, annelerinin varlığını duydukları için başta tutuklar ama açılıyorlar, incelikleriyle birbirlerini sevdiklerini anlıyorlar. En azından anlatıcıdan eminiz, kardeşine karşı düşmanlık beslemesine gerek olmadığını anlıyor. “İlk beş dakikada, bizi birbirimizden gittikçe daha çok ayıran 16 yılın farkını kapadık.” (s. 50) Son bölümde ölüm bekliyor okuru da, bence en kederli kısım bu ikinci bölüm, kardeşler arasında derin bağların kurulduğunu, anneleriyle ilgili meseleleri daha tarafsız, derince konuştuklarını görüyoruz, bir de ninenin düşkünler evine bırakılması var. Anlatıcı kendine bakmaktan aciz, başka çaresi kalmadığı için kadını oraya emanet etmiş, Roma’da çalışacağına dair de bir hikâye sıkıp durumunu toparlamak için ağır işlerde çalışmaya başlamış. Ne güzel o ziyaret, Paskalya zamanı iki kardeş gidip ninelerini gezmeye çıkarıyorlar, kadın ölen kızının diktiği kıyafeti giyiyor o günün şerefine ki giydiğini pek az görmüşler, bir de cenazesinde görecekler işte. Gözyaşlarını tutamıyor kadın, iki kardeşin bir araya geldiklerini, iyi de anlaştıklarını görünce pek mutlu oluyor, bir daha onları göremeyecekse de gam yemez artık. Geçmişlerine dair muhabbetler yine, düşkünler evine dönüş vakti yaklaştıkça üzülüyorlar, telaşlanıyorlar, konuşacaklarını konuşuyorlar. Darmadağın ediyor hikâye yahu, bir yanda aileden geriye kalanların kavuşmalarındaki sevinç, diğer yanda memleketin halinden de kaynaklanan ayrılıkların, gizlerin yarattığı üzüntü, bir günlük gezintiyle çözülebilecek gibi değil yani. Anlatıcı -muhtemelen vereme yakalanıyor- iki yıl boyunca tepelerdeki bir sanatoryumda yatmak zorunda kalıyor ardından, mektuplaşıyorlar. Üçüncü bölüm.

Biri yirmi, diğeri yirmi beş, sırt sırta verip iyi bir yaşam sürebilirlerdi. Ferruccio’nun ilişkileri zamanından çalıyor biraz, anlatıcıyla yine görüşüyorlar ama yakınlıkları ilerlemiyor, “birbirlerini sevmeyi öğreniyorlar” tamamen, bununla yetiniyorlar. Sonra hastalanıyor Ferruccio, bir tür kan zehirlenmesi midir nedir, hastalığın sebebini bir türlü bulamadıkları için “tedaviye cevap vermiyor” etiketini yapıştırıyor doktorlar. Bir an olsun bırakmıyor Ferruccio’yu, anlatıcı her an orada olmaya çalışıyor, son konuşmalarında yaşamlarını enine boyuna ölçüyorlar. Kısaca. Ölüm kapıyı çalıyor durmadan, Ferruccio ağlıyor, daha yaşayacak yılları var. Gençliğin ölüme direnci nerede, anlatıcı iyileşeceğini düşünüyordu kardeşinin, durumun giderek kötüleşmesi üzerine çaresizliğe düşüyor. Son bir anne muhabbeti, ortada bilinmeyen hiçbir şey kalmasın diye.

Baskısı yok, sahaflardan bulunabilir. Özellikle aransın hatta, iyi roman. İtalya’nın soylusu, burjuvası, işçisi, her telden insanı. Üzdü akşam akşam.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!