Çok temel sorunları var öykülerin, bakalım. “Fent” diyalogla biçimlenen bir öykü, mantık evliliğine gönül indirip dördüncü ayın sonunda nişan atma -nişan alıp da nişan atınca yüzüğün kafaya gelmesi, güldüm- noktasına gelen anlatıcının ayrılık konuşması. Ortak da oldukları için işlerin bölümü, hukuki zımbırtılar da var arkada. Derken nişanlı kendi hikâyesini anlatmaya başlıyor anlatıcıya, durmadan anlatıyor, anlatıcı kısa kesmeye çalışsa da durduramıyor kadını, zaten o gerilimden yana pek bir şey verilmeyip sırf anlatılan hikâyeye odaklanıldığı için ortamdaki tansiyonu da anlayamıyoruz. Karakterlerin robotluğu, geleceğim buraya. “Başkasının kazdığı bir çukur var içimde” diyor anlatıcı, ilk cümle, neden edebî atak geçirdiği muamma zira benzerini görmüyoruz başka. Diğer öykülerde de görülebilecek sorunlardan ilki: “‘Hicran, kısa eteğinin açıkta bıraktığı bacaklarını üst üste atmıştı. Karşı duvarda düğüne gelen misafirlerin genç oğulları oturuyordu, çoğu, gelinin eski sevgilisiydi.’” (s. 44) Böyle gidiyor. Dış monoloğun bir parçası bu, karakter konuşuyor. Biri bana bu biçimde bir şey anlatmaya başlasa etrafıma bakmaya başlarım acaba bir roman karakteri miyim diye. Diyaloglar diğer öykülerde de çok kötü, ayrıca Diyarbakır’ın o kırık, hoş Türkçesini yasakladılar mı ne yaptılar artık, zerresi yok yerelliğin, maşallah herkes tertemiz bir Türkçeyle konuşuyor, herkes bir öykünün parçası olduğunun farkında. Çok bilinçli öyküler yani, formül öyküler. Anlatıcı dinliyor ayrılacağı nişanlısının hikâyesini, kadının elindeki ıslak mendile bakıyor, her cümleden önce ıslak mendilin ezilip büzüldüğünü görüyor. Yine formül, hatta şöyle bir yapı oluşturabiliriz: çeperde devlet terörü vardır, askerler, polisler, baskı kurabilecek kim varsa hepsi, hapishane gibi bir dünya. Karakterlerin akrabaları, sevdikleri veya sevmedikleri, birilerinin başına mutlaka bir işler gelmiştir ve gelen işler ya dank sonda ya da bilgi topakları halinde metnin ortasında yer alır, hikâyeyi biçimler, kapalı noktaları mutlaka açar. Bir alt kümede dış kümelerin yarattığı psikolojik tahribat, mesela bir karakter saçında bit olduğunu düşünür öykü boyunca, diğerinin duasal, dinsel bir nanesi vardır, nohut tanelerince bir şey okuyacaktır, hikâye sanki bu arızalarla bir arada durur, dağılmaz. Sanki. Ne gerekse. En alt kümede de mikro detaylar, bitmek bilmeyen ayrıntılar, ölçeği küçültünce görünen gündelik yaşam. Sallıyorum: “Mizgin çekmeceyi açtı. Tarağı yerinde yoktu. Çekmeceyi kapadı. Neço almıştır diye düşündü, bakındı ama bulamadı. Keşke bulsaydı. Saçlarını tarayacaktı. Taramasaydı ölürdü. Aramaya devam etti, ölmedi.” Dur kalklı öykü, sürekli kısa mesafe, sonra çok uzun çünkü çepere gidiyor, iki alta geçiyor, en alt kümeden devam ediyor. Her öyküde. Yoruldum okurken, aynılık yordu. Anlatıcının içine çukur kazan kadını biliyormuş nişanlı, Hicran’ın eteği çocukluğundan kısaymış, zaten bir subaya gelin gidince ne olduğu da ortaya çıkmış. Okul yıllarında çocuğun tekini tanıştırmış Hicran, sonra çocukla öpüşmüş, nişanlının kini bu olaydan sonra ömürlük hale gelmiş. O kadar kinlenmiş ki o “fahişeye” benzememek için ailesinin de isteğince kapanmış? Anlatıcıdan Hicran’ın fotoğrafını istiyor nişanlı, anlatıcı bir koşu eve gidip getiriyor, kadın bakıyor ki Hicran da kapanmış, başörtüsünü çıkarıyor, eteğini de çıkarıyor, o vaziyette basıp gidiyor? Çatışma üfürükten, kin üfürükten, daha doğrusu o kadar yüzeysel ki nişanlının tepkisi histerik bir hareket olmaktan öteye gitmiyor, aslında gayet deşici bir öfkeyle donanabilirdi ama nişanlının “kimse kimseyi tanıyamaz”, “sen o kadını tanıyor musun ki?” yollu zırt söylemleri, anlatıcının ortaya attığı bilgi topakları büyük hasar öykü için. Şunu bir cümleyle yedirirsin diyaloğun bir kısmına mesela, tantanasız, öyle ortaya atmaya ne gerek: “Beni ondan vazgeçirmek istiyordu. Vazgeçmem gereken bir durum yoktu aslında. Hicran’a yeni bir şey teklif etmemiş, ondan herhangi bir ümit almamıştım. Yine de nişanlımın yaptığı uygunsuz bir davranıştı. İncinmiş olsa bile vakar göstermeli, eski hesaplarını önüme dökmemeliydi.” (s. 46) Yahu salak yerine konduğumu hissediyorum resmen, öykünün ortasına böyle bir şeyin konması “‘ama’ etkisi” yaratıyor, sanki öncesini zerre anlamadığım varsayılmış. Öykülerin zekâsı düşük bu açıdan, dümdüz anlatıya bunları yerleştirince hantal bir anlatı çıkıyor ortaya. Boşluklar tıka basa doldurulduğu için okura yaratı alanı bırakılmıyor, yoksa mevzular derinleşmeye çok müsait. Aslında. Şu da var, sevmem incik cincik mantık hatası aramayı da gözüme girince, eh: “Beni ondan soğutmaya mı, bezdirmeye mi, yoksa sinirlendirmeye mi çalışıyordu, anlam veremedim.” (s. 44) Emin ol seni ondan sinirlendirmeye çalışmıyor anlatıcı, sadece sıralı cümleleri yanlış kuruyorsun. Seni sinirlendirmeye mi, yoksa ondan bezdirmeye, soğutmaya mı çalıştığını düşünebilirdin mesela.
“Kaçak Elektrik”te Nurê’nin Elektrik İdaresi ve yaşamla mücadelesi. Formülün ilk basamağını doğrudan vereyim, uzalır kısalır ama hep aynı şekil, icraatın içindeki karakter: “Nurê evden çıkarken her zamankinden daha dalgın görünüyordu. Parmağından çıkardığı yüzüğü kapının önünde cüzdanına koymasından anlamıştı sarmaşık, sıra evlilik yüzüğüne gelmişti.” (s. 36) Nohuttu, mendildi, bu öyküde sarmaşık var, karakterler sarmaşıkla konuşuyorlar, sarmaşık onlarla konuşuyor. Nurê zort diye dönüyor eve sonraki paragrafta, elektrikçilerin geldiğini görüyor, alt kattaki Leyla’ya gidip haber veriyor. “Sevdiği arkadaşı”ymış Leyla, sevmese öykü ne olacak bilmem. Evinin elektriği kaçak değil bildiği kadarıyla, yanlış biliyormuş, 8 bin ceza yiyor. O ara kızı Mizgin geliyor eve, ödevlerine gömülüyor ama okunacak nohutlar var, Nurê’yle çatışıyorlar. Arada bir sürü bilgi bombası yiyoruz: alyansı sattığı halde 8 bin, Allah’tan korktuğu halde 8 bin, bakkal veresiyeyi kesmekle tehdit ettiği halde 8 bin, kaynanası, “Komünist oğlum yok benim” dediği halde. Lök diye aydınlandı plan, kör olmadıysak devam. Ceza makbuzunu televizyonun üstüne koymuş Nurê, Mizgin bakıyor, ödevi mödevi bırakıp annesinin yanında nohuda duruyor. “Çocukları” yıkayıp nohut okumaya devam edeceğini söylüyor anne, Mizgin’le konuşurken neden “çocuklar” diyor, tuhaf. İş çözülmezse intihar edeceğini düşünüyor, öyle büyük bir günah işlemekten korkuyormuş. Yani bunların her biri karakteri biricikleştirecek, biçimleyecek, tahkiyenin ederince insanileştirecek ögeler ama o tempoyu değiştirmeden, anlatımın bir köşesine sıkıştırınca ne oluyor, hiçbir şey olmuyor, mekanik, takır tukur bir şeye dönüyor karakter, anlatımın sürmesi için vasıta olmaktan kurtulamıyor. Devamı daha da evlere şenlik, Elektrik İdaresi’ne gidiyor Nurê, çaresiz ama karşısına “onlardan” biri çıkıyor, işleri halledeceğini, eve erzak getireceğini söylüyor. Şimdi dangıl dungul bir durum var burada, adamımız Nurê’yi, Nurê’nin hapisteki eşini, aileyi araştıracağını, işittikleri doğruysa yardımcı olacağını söylüyor, cezayı da silecek sistemden, tamam. Belli bir gizlilik gerektiren süreç, son derece anlaşılır, evet de bu adam niye muhabbetin başında adını soyadını zort diye söylüyor ki. Sinan Yakış. Emin değilsin kadından, tanımıyorsun, verdiğin kod adınsa o da saçma, güven vermeye çalışıyorsun ama öyle kaotik bir ortamda başına her iş gelebilir, milletin başına neler geliyor. Başka, Nurê eşinin gomanikliği yüzünden türlü sıkıntı çekmiş, hapis evresinden önce de evde kavga gürültü, adam hapse girince durum iyice kötülemiş. Ey? Karşısına çıkan adam hem eşinin tayfasından biri gibi görünüyor hem Hızır Aleyhisselam’a benziyor? Nereden nereye geçti bir anda, Nurê kâğıttan karakter, gomünüslerin o kadar da kötü insanlar olmadıklarını mı anladı bir anda, neler oldu? Garip yani, denge menge gözetmeden bam güm öykü. Şu toplumsal gerilimler, politik vaziyet fişekliyor bu tür metinleri, çok iyi örnekler soluk kalıyor da bunlar çıkıyor öne. Atölye etkisi de var. Yüz beşinci kez diyeyim, yazarların hangi atölyelere gittiklerini kapağa basmalılar.
Bir tanecik öykü var, has öykü: “Rüzgâr Eserse”. Onu bulup okumalı, diğerleri ilkinin çeşitlemeleri.











Cevap yaz