Rizikolu takla, en azından Paul Haake’nin her seferinde Wanda’ya kanması, kanarken duygularının yoğunluğuyla dolan hikâyenin azıcık çatlaması metnin zayıflığı gibi görünebilir zira mantık adamıdır Haake, materyalisttir, sınıf atlayarak iyice katılaşmıştır. Eh, aşkın sillesiyle de semazen gibi döner mi döner, iyi giden işlerini bir anda tepetaklak etmesinden anlarız Wanda’ya duyduğu tutkuyu da asıl mesele bu aşktan çok daha önemli: üretim, mülkiyet, sınıfsallık, yani koca bir romanı aşk yüzünden derbeder olan bir heykeltıraşın derdine indirgemektense ekonomik ilişkilere odaklanmak daha fazla genişletecek metni. Yapılmıştır, mutlaka incelenmiştir işin ehillerince, ben yüzeyinden bir bakacağım. Romanın gerisinde neler var, Hauptmann zamanının en büyük natüralist yazarlarından biri olarak görülüyor başta. Sosyalizmin gümbür gümbür geldiği 1890’larda Dokumacılar nam tiyatro oyunuyla işçi hareketlerini fişeklemiş, sosyal hakların önündeki engellerin kalkmasına yardım etmiş, II. Wilhelm tarafından da Schiller Ödülü’yle taltif edilmiştir Hauptmann. Düşününce, Wanda bir türlü imzalanamayan sözleşmenin, taraflar arasında bir türlü tamamlanamayan paylaşımın demeli belki, tek nesnesi olarak piyasaya çıkıyor ama gri bölgede kalmaya meyilli, Paul’un paraları yavaş yavaş buharlaşırken Flunkert Junior’ın -“Balduin” adıyla görünecek daha çok- hain planlarına iştirakini özgürlük arayışına bağlayamayız sanıyorum, bunun için şapşalın teki olması gerekir ama değil, tam zamanında en kritik davranışlarla Paul’u ağına düşürmesi bir planın sonucu ki finalde göreceğiz o planın nasıl kurulduğunu, Wanda’nın Balduin’le aşk yaparlarken elim planlarını tasarlamalarını. Diğer yanda özgürlük arayışının bir parçası olarak da görebiliriz, daha çocukken Paul’un evine hayatını kurtarmak için girmiştir, kirişi kırdığında onlu yaşlarının ortalarındadır daha. Hikâyeyi dört yaşındaki bir çocuğa anlatıyor Paul, içtiği zaman ne kadar uçtuğu buradan çıkar. Anlattığına göre bitlerinden arındırmış, yemek vermiş, insana döndürmüştür Wanda’yı, o sıralar yirmi sekiz yaşında Paul, kıza bir kez bile dokunmamış. “‘Bütün harcamalarını üstüme aldım. Ödedim, ödedim, ödedim! Bu kötü kadın için çok harcama yaptım! Sonunda bir yığın borçtan başka hiçbir şey kalmadı bana! Fakat pişman değilim, bütün bunlara rağmen! Pişman değilim!’” (s. 15) Romanın başarısı bu ikiliği ayrıştırmayı imkânsız hale getirmesinde sanıyorum, Paul tam bir yatırım gibi bahsediyor Wanda’dan fakat gözündeki yaşı eksik kalmıyor, tabii bağlama bakarak aşkın dışında hiçbir şeyin yaş getiremeyeceğini düşünürsek, eh, hem maddi anlamda zarar etmiştir hem de aşkını yitirmiştir Paul, güzelim heykellerini ve müstakbel profesörlüğünü elinin tersiyle itip Flunkert Sirki’nin peşine bu yüzden takılır. Modelini yitirmiştir, üretim örüntüsü bozulunca hemen peşine düşer kızın, ticari faaliyetlerinin sürmesi için bir adet Wanda yeterlidir. Kapitalist pencereyi paramparça etmesi için de lazımdır, paragöz değildir ama oralara sıfırdan geldiği için elindekinin kıymetini bilmeye çalışır, çalıştıkça yıpranır, yıprandıkça çalışır, döngüden kurtulmak için aşka, Wanda’ya ihtiyacı vardır. Sarmaşık gibi, ayırınca ikisi de kalkar ortadan, alelade bir kara sevda anlatısına döner. Gözünü bir açıyor, karlı dağları geçiyorlar, bir daha açıyor, muavin, “Kalk abi, Breslau’ya geldik,” diyor falan. Hikâye malum senaryoya çok benziyor bu arada Paul açısından, Wanda ne zaman arazi olsa er geç peşine düşüyor adam, bulunca eve götürmek için akla karayı seçiyor. Seçemiyor da. Beceriksiz diyemeyiz, aşka boyun eğen biri Paul. Patolojik bir hızla eğmese iyiydi, başta dediğim şey. Wanda’nın küçük küçük büstlerini yapıyor bronzdan, hayalinde evlenip yeni ve büyük bir eve taşınmak, “o küçük varlıkla” güzel bir yuva kurmak var, bütün dünyanın onu kıskanacağını düşünüp keyifleniyor ayrıca. Sonra sirkin en olmadık gösterisinde görüyor kızı, arayışın üçüncü gününde beklenmedik bir karşılaşma. Yıllara yayılacak hastalıklı tutkunun belirdiği ilk an. Biraz daha eşelemeli gerçi Paul’u, hâlâ yarım. Ondan da önce sağdan soldan fırlayan emperyalizm eleştirilerinden bahsetmeli, Hauptmann karakterlerini bulanıklaştırmak için de kullanıyor bunu, ortaya ilginç karışımlar çıkıyor. Sirki ilk yakaladığında palyaço kılığına giriyor Paul, sahneye fırlıyor, Balduin’le atışırken ipteki kızı gözüne kestirdiğini söylüyor. Güney Amerika’dan gelmiş, kölelik varmış hâlâ onlarda, zenciler varmış, satın alacakmış kızı. Wanda’yı yem olarak kullanırken ona eziyet eden, hatta annesinin daha da fazla eziyet etmesine göz yuman Balduin doğrucu kesiliyor hemen. “Genç adam çok öfkelenmişti bu sözlere. “‘Avrupamızda kölelik yoktur, anlıyor musun?’ diye bağırdı. ‘Biz insan eti ile ticarete girmiyoruz! Bir an önce buradan defolup gitmeye bakın! Bu kızı size satacağımı mı sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz! Gösterimi bozuyorsunuz, artık yeter! Eğer çekilip gitmezseniz, kesinlikle bir çıkar yol bulacağım! Bu kentte de polisler var!’” (s. 27) Çıkar çatışması giderek şiddetlenecektir finale kadar, silahların çekildiği son bir karşılaşma olmadan çözülmeyecek sorunun ilk kıvılcımı bu. Başka biçimde Wanda’yı satar Balduin, “serbest bırakma” bedeli olarak sağlam para kaldırır, daha kaç kez ütecektir Paul’u. Adamı eşeleyecektik, nereye geldik.
“Paul Haake çok yetenekli bir proleter çocuğuydu. Yazgısındaki değişiklik kendini ilk defa heykeltıraş Torebentz’in çeşme işiyle göstermişti; bu onun için tam anlamıyla bir şans olmuştu. O güne dek doğru dürüst bir iş alamadığı gibi, yatacak yeri de zor bulmuştu. Bir tren kondüktörünün ufacık odasındaki boş yatağı kullanıyordu. Adamcağız haftanın bir iki günü geliyordu evine, ancak Paul buna da razıydı.” (s. 18) Yeteneklidir, proleter çocuğudur, evet, annesi hâlâ evlere temizliğe giderek geçinmektedir ayrıca, oğlunun kazandığı onca paraya yüz vermez. Paul sıkı bir heykeltıraş olunca hamilerinden güzel işler alır, namını yayar, Wanda’nın oyunları yüzünden sağlığını kaybedecek gibi olunca Roma’ya gidip sanatını bir de orada sergiler de meşhur olur az buçuk. Çelişkilerin adamı o da, diğer pek çok karakter gibi söylemiyle eylemi birbirini tutmaz. Nedir, tiradında işçilerin yükseleceğinden, kodamanların devrileceğinden falan bahseder, gidip halk lokantalarında yemek yer ama karşısına çıkan işçileri, alt sınıfın üyelerini aşağılar, dayanamaz onlarla vakit geçirmeye. Sirkin de etkisi var, orada çalışanların tamamı katakullinin bir parçası oldukları için geldiği sınıftan da iyice tiksinmeye başlar Paul, soylu bir ailenin kızıyla evlenmek bile isteyecektir Roma’dayken de tam zamanında yetişen sirk tayfası o işi de itinayla bozacak, Wanda’nın ortaya çıkmasıyla Paul’un aklı yine gidecektir. İki kez görüyoruz bunu, Paul nihayet kurtulduğunu düşünüp şahane evlilikler yapmayı planlarken Wanda’nın peşine takılarak zorluklarla ilerlettiği kariyerini mahvediyor, yine yollara düşüyor. İkinci çöküş özellikle fena, evlendiği Wanda’yı tekrar sirkle birlikte sürüklenir bulunca boşanma davasından vazgeçiyor, kendisine destek çıkan vefakâr arkadaşını da kaybediyor o ara, kafa dinlemek için gittiği koru evinde tanıştığı kızı hamile bıraktığı için kızın pederi sinirlenmiş de tüfeğini almış yanına, arkadaşı ve Paul’u öldürecek gördüğünde. Yavaşça batıyor Paul, acıyla, keyifle batıyor, bütün birikimini üten Flunkertleri peşinden götürse götürür. Trajedilere yaraşır bir karakter, çoğu okurun öfkesini çekmiş. Çeker. Romantizmin eleştirisi olarak da görülebilir o saçma sapan aşk, taş gibi gerçek sömürünün karşısında o kadar absürttür ki dünyanın değiştiğini hemen anlarız. Aşkın tehlike altında olduğunu, tekel elinde neye dönüşebileceğini. Proleter bir gencin bilincini yolda bırakmasının hikâyesi olarak da okunabilir. Sirkin ekonomisine hiç girmedim, okuyan girsin.











Cevap yaz