Proust’a uzaktan el sallıyor K., belleği harekete geçiren kokuları öne çıkarıyor. Bildiğimiz, bilmediğimiz kokular mekânla özdeşleşince anının bir parçasına dönüşüyor, bakıyoruz, K.’nın gezip tozduğu şehirlerden illa bir koku. Kentliler kendi şehirlerinin kokularını biliyorlar da duyumsamıyorlar alışkanlıktan, K. kendi şehrinin nasıl koktuğunu biliyor, aynı duyarlılıkla diğer kentlerin kokularını da, ezberliyor mu demeli, aklına kazıyor. Akla kazınanlar zamanla aşınıyor malum, gölge kalıyor, o da silinmeden yakalıyor K., bu kez kâğıda yazıyor. Kâğıda yazmanın taşa yazmaktan daha güvenilir olduğu çağ, yoksa nasıl bilinecek yıllar sonra Bakû’nun petrol kokmaya devam ettiği, hangi taş? Gerçi hangi kitap yazacak bunu, okuyana dek nasıl bilecektik. Bilmeyecektik. O kokular da yitmiştir artık, K.’da kalmıştır ya da K.’de, manolyaların kokusunu onun aldığı gibi alır mıyız, beyaz geceleri onun gördüğü gibi görebilir miyiz, bunlar yok artık. Yokların iziyle karşı karşıyayız, ölen bir şairin ardından dünyanın biricik bir yanının da öldüğünü kim söylemişti? “O kokular olmasaydı, o kentler de olmazdı, biliyor musunuz?” (s. 2) Plomari’nin kokusunu, diyelim bulutlu zeytin, sağlamasını yapmadan tam olarak çıkarabilir miyiz, ömrümüzde bir kez gidip bir daha görmeyeceğimiz yerlerin kokularını nerede saklamalı hafıza neyi işlediğinden emin değilse, bir izlenimcik kalsın geriye de gerçeği hep ıskalamaktır hafıza. Hüzün bu. Hasından. Zeynep’e anlatmaya çalıştım da beceremedim, metronun gittiği uçlardan birinde ara sokak, barın ışıkları geniş kaldırıma akıyor, yağmur damlaları, Napoli gol atınca çıldırıyor içeridekiler, İngilizler de çıldırıyor ama numaradan, golü kimin attığını soruyorlar, barmen sevinmekle meşgul, cevap vermiyor, ben cevap veriyorum. Hah, koku geldi, aromalı bira ama bu değil asıl, o manzara. Biraz aşağıdan bakınca boş sokak, ışığın dökülüşü, mekânın -Birra- ta kendisi o anı. Yalnız bir mekân. Geçicilikten sanırım. Mekânı bilenin geçiciliği, dokunduğuna tek bir kez dokunduğunu bilmenin üzüntüsü. Her şeyin bir kezcik olması. Bir kezciklerin toplamı ömür. Keder be. Kokulardan bahsederken, ne bileyim, sanki o kenti mühürlüyor K., zaten hep sonlara koymuş kokuları, ışığı kapayıp anıyı kendi başına bırakır gibi. Başka bir şey yük olmamışsa, bir olumsuzluk. Moskova’nın soğuğu mesela, nasıl kokar, tanımlanamaz K.’ya göre. “Moskova’da üşüdüm. Bolşoy’a gittim, üşüdüm; sirke gittim, üşüdüm. Geçmiş zaman Türkleriyle Osmanlı Türklerine ait belgeler, yazmalar, yazılar dolu kitaplıklarda üşüdüm. Yazarlar Birliği’nde, Tolstoy’un ahırlarından bozma birlik sekreterliği odasında üşüdüm. Oyunca gemilerin birazcık büyüğü nehir gemilerine bindim. Moskova’yı çepeçevre döndüm dolandım, üşüdüm yine.” (s. 10) Gözleri yaşartıyor, burnu karıncalandırıyor, sonra memleketi düşündürüyor, patlıcanı. Nâzım Hikmet’in özlemi de aşırı soğuklarda depreşir miydi? Bakûlu şairler patlıcan bulmuşlar o soğukta, Azerbaycan usulü karnıyarık yaptırmışlar, özlemi dinmiş K.’nın. Votkaya vurmuş bir de, buzlu kadehe konan votka dan diye vuruluyor, başka türlüsü şımarıklık. O kadar soğuk olacak ki parmaklara yapışacak o kadeh. Leningrad’ın kokusuna gelelim tarih dersinden sonra, K. her şehir için bir tarihçe çıkarıyor, ardından izlenimlerine geçiyor, koku nokta. Gerçi bu düşüncesi her kentin gecesi için, beyaz geceyle birlikte pek değişmiyor. “Gecenin kendine özgü kokusu vardır; gerilerde bir yerde bir gündüzden kalmalığın yenilgiye razı gelmemiş artıklı kokusu, gecenin kokusuna karışır. Çok sık olur bu. Mazot, benzin, koşulan, didinen, çalışan, sevişen, yürüyen, ağlayan, gülen, yatan, yiyen, okuyan insanın kokusu birbirine karışır durmadan. Çılgın bir anafor oluşturur, emilir ve gökyüzüne doğru çekilir. Ama dağılmaz, yayılıp eksilmez. Gece oldu mu ağır ağır, süzülerek yeniden yeryüzüne; köylere, kentlere inmeye başlar.” (s. 17) Fikret Goca var Bakû’da, kentin İzmir’i okşadığını söylüyor. Benzermiş yani, vapurları hariç. Hazar’da hep aynı limanlara hep aynı sırayla uğruyorlar, kafalarına esse başka bir limana gidemezler, hele diğer uç görünmüyorsa kandırılırlar da, gidebileceklerini düşünürler. Bakûlular çok çay içiyorlar, şaraba “çakır” diyorlar. Çaya dair: “‘Bizde böyledir garındaşım’ dedi Fikret Goca. ‘Biri gaydadır, ikisi fayda, üçü nes, dördü beş… Öyle ki çıktın beşe, vur çıksın on beşe!’” (s. 22) Aziz Nesin yirmi beşe çıkarmış, üçte pes etmiş K., başkaca sevmiş oraları. Azeriler kalender, cana yakın, İzmirliler gibi biraz ağırkanlı insanlar. Hafiften dalavereleri var bazılarının: Yaşar Kemal rica etmiş K.’dan, İnce Memed‘in telifini merak ediyor. Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı’na soruyor K., cevaba şaşırıyor, “garındaşın romanını çevirmemişler, göçürmüşler”, yani Kiril alfabesiyle basmışlar ama çevirmek değilmiş bu, öyle olsa telif öderlermiş. İlginç, imbata benzer bir rüzgâr olan “külek” de ilginç, sözcük anlamıyla da “rüzgâr”.
Üsküp’te ne var, ıhlamurlar. Tatlımsı, genzi tırmalıyor, K. başta anlamıyor ne koktuğunu da kenti gezdikçe görüyor. Bizim köylerdeki âdetleri de görüyor, yağmur duasına çıkan halk dereden küçük taşları toplayıp her birine dualar okumuşlar, salmışlar suya. Yetmiş bin taş! Küsülü olmamak lazımmış duanın filtreye takılmaması için, parmaklar yere doğru eğilecekmiş dua okunurken, hani yukarıdan aşağıya olsun akış. Ohri’ye de gitmiş K., Starova’nın hikâyesini bilse daha başka anlatırdı bence. “Ohri gölünün yarısı Makedonya’nın, yarısı da Arnavutluk’undur; tam ortalık yerinden ikiye ayrılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma pek çok silinmez örneklere sahiptir.” (s. 31) Kokuyu bir gece çözüyor K., gizem uzun sürmüş. Vardar’dan yükselen nem ıhlamurların üstünde tomurunca anlamış hemen, bir top ıhlamur ağacını görünce tamam. Viyana’da ne, inanılmaz bir düzen, inanılmaz bir nizam, bir o kadar sıkıntı. Yağmur başlar, yağmur diner, Viyana’ya deli gibi yağmur yağar ama bir damla çamur yoktur yolda. K. kendi memleketiyle kıyaslıyor ister istemez, buradan da üzüntüden başka bir şey çıkmaz. Kosova’ya, Priştine’ye geliyoruz, tarihî yapıları anlatıyor K., köylülerin kahvelerdeki muhabbetlerini, Türkçenin görece yaygınlığını. Göçlerle birlikte konuşanı azalmıştır muhtemelen, gerçi biz köfte yerken yan masada ailesiyle takılan adam -tahminimce Arnavut- dönüp dank diye “Türk müsünüz?” diye sormuş, herhangi bir nasyonaliteye ait olmadığımızı söylemek zor geldiğinden kafa sallamıştık, gülüp önüne dönmüştü. Tırto bir detay, yine de adamın sevinci ilginçti.
Memlekete geliyoruz artık, kıyılardan ormanlara gidiyoruz, Akdeniz’den Doğu’ya, çeşit çeşit kente. Muğla’ya geldi K., anlatıyor, herhangi bir Yahudi veya Ermeni yok şehirde, Muğlalılar onları aralarında barındırmayacaklarını söylüyorlar açık açık. İç Anadolu falan zirvededir diye düşünebilir insan, Muğla tek başına iki İç Anadolu edebilir, öyle bir yer. Hele Fethiye, inanılmaz. Neyse, Ege’de zeytin genellikle yemeklik değil, sıkmalık, yalnızca Edremit’le Gemlik’in, bir de Ayvalık’ın zeytinleri sofralık. Ayvalık’tayız yani, Şeytan Sofrası’na çıktık, depiği yiyince Şeytan’ın nereden arazi olduğunu görebileceğimiz bir yerden bakıyoruz dünyaya, Şeytan olsak nereye ayak basacağımızı hesap ediyoruz. Eskiden bastığı yerdeki çukuru gösterirlerdi, otuz sene önce, şimdi görünüyor mudur acaba? Ödemiş’le bitireceğim, umarım herkes daha çok gezer. Gezmeye çok geç başlamış bir kardeşiniz olarak saçmalamanın lüzumunun olmadığını söylüyorum, geçiciliğini unutuyor insan gezerken. “İstiklal Savaşı’nın sonunu belirleyen Türklerin Büyük Zaferinden sonra 1922 yılının 3 Eylül günü Yunanlılar, Ödemiş’i yakmak için kentin güney yönüne yirmi kadar gaz bidonu koydular. Fakat Rum papazının müftüye haber vermesi üzerine alınan önlemlerle bu gerçekleştirilemedi.” (s. 94)











Cevap yaz