Feyza Hepçilingirler – Rüzgârın Göğe Savurduğu

“Kitap tanıtmak amacıyla çıkan bir gazete ekinde her hafta Türkçe konusunda bir yazı okumak” iyi ama kitap tanıtma kısmında pek seçici değil Hepçilingirler, sonlara doğru tanıtmanın yanında kitap listesi vermeye başlıyor, o kadar çok kitap “geliyor” ki alayını alt alta dizmek daha kolay. Tanıtmaya övgü de karışınca ipin ucu kaçıyor, diyelim bir belediye veya üniversite dille ilgili etkinlik düzenlemiş, katılımcılardan veya etkinliği düzenleyenlerden kitaplar geliyor işte, Hepçilingirler alıntı yaparak övüyor metni de alıntılara baktığımızda, yani o şiiri de övmemeli ya, o öyküyü de okumamalı sanki. Arka kapak yazıları demek daha doğru bu tanıtım yazılarına, neredeyse tamamı gönül borcuymuşçasına yazılmış, tanıtımda bile gönül borcu esas alınmamalı. Işıl Özgentürk yakın arkadaşı mesela, Hepçilingirler belirtmiş, güzel tavır da diğer yazarlar konusunda taraflılığı bariz. Arada bir iki tane çıkıyor dikkate alınacak metin, Nevzad Sudi’den Küllük Anıları diyelim, zamanın edebî ortamlarıyla ilgili hoş bilgilerle dolu. Başkaca neler diyor Hepçilingirler, yine ortaya karışık: Hapishanedeki yazarlardan bahsetmesi büyük incelik, Atilla Kaya’nın bir daktilosu bile yokmuş ama koşullar ve olanaklar elverdiğince yazıyor, çalışıyormuş. Ben de Murat Saat’i anımsatayım, en iyi arkadaşı olmanız için bekliyor hâlâ. Ayşe Kilimci’nin Ayvalık’a yerleştiğini öğreniyoruz, ikinci denemesi, başardıysa mekâna Tarsus havası gelmiş demektir. Yeni kitabı da çıkmış o dönem, tanıtılmalı, Kilimci iyi bir yazar. “Cilveli” nam kahvesi bombastikmiş ayrıca, Tarsus’ta özel günlerin içeceği, acı bademi kavurup havanda dövdükten sonra bir çay kaşığı kadarı kahveye, mis. “Verilen kiloların dikkat çekmesi”, aslında kilo verilince dikkat çekiliyor. Joshua Bear’ın Hatırla Sevgili‘yle ilgili görüşleri çok iyi, dönem romanı yazacaklar için en önemli çalışmalardan biri günlük hayatta kullanılan dil olmalı, Bear dizinin geçtiği zaman aralığında ODTÜ öğrencisi olduğu için yanlışları bir bir tespit etmiş. 1960’ların ortalarında “izdivaç” yok, “Cafe Palet” hiç yok, o zamanlar “pastahaneler”, “çay ve pasta salonları” varmış. “Her şey için teşekkürler” tabii ki yok, bunu neden koymuşlar diziye, tuhaf. Bear’a göre dizide konuşulan dil 1940’lardaki, bazen 1930’lardaki Türkçe. Avrupa Yakası‘nda kullanılan dili eleştiriyor Hepçilingirler, “O parlak Nişantaşı zekâlarının ıkına sıkına ortaya çıkardığı bu mu?” diye soruyor. “Bilmiyürüm” diyormuş biri, Burhan Altıntop’sa der, o her türlü düzgünlükten muaftır, öyle bir karakterdir. Radikal‘de bir manşet: “Eserinizle gurur duyun”, yazar Hrant’ı öldürmediği için suçlayıcı parmağın hiç hoş olmadığını söylüyor. Dink’i öldürenler ve öldürtenlere hitap ediyor o başlık, hani okur da sesini başlığa katabilir aslında, Hepçilingirler bir toplulukta birinin parası çalınmışsa o topluluğun karşısına geçip toplu ithamda bulunmanın yanlışlığına değiniyor da gazete dediğimiz şey topluluğun bir kısmının sesi değil mi zaten, hele o kısmın parasının çalındığı durumda hırsız da belliyse? Evet, suçlandığını hissederek alınganlık ediyor Hepçilingirler, sorduğu gibi, sormayıp da alınganlığında yanlış bir taraf olmadığını ima etmesinin tersine. Yazının devamındaysa gazetenin iç sayfalarında da bunu fırsat bilip halkı aşağılamaya kalkışanların olacağını “bildiğini” söylüyor, aslında bilmiyor çünkü okumamış, yurtseverliği tekeline almaya kalkışanlara(?) karşı çıkıyor zira onlara en fazla sinirlenenlerden biri kendisi. Eskiden yurt sevmek için izin alınmaz, herkes yurdunu severmiş, Cemal Süreya’nın bir şiiriyle savını destekliyor da o Cemal Süreya binlercesi gibi sürüldü yurdundan, hangi yurt? Birazcık sesini yükselten kim varsa hapse tıkılmış, bu mu yurt? Sokak ortasında öldürülmüş insanlar, yurtlarına gömüldüler neyse ki, can yurtları. İnsan yaşamayınca yurt nedir, kimin yurdudur, Hepçilingirler kime kızıyor, “annesini nasıl severse öyle sever insan yurdunu” diyor da katledilen insanın bundan haberi var mı acaba? Sevgimi benden iyi biliyor Hepçilingirler, süper olay.

Bir yerlere gitmiş Hepçilingirler, onca etkinliğe nasıl yetiştiğini sormuşlar. Yetişiyor valla, durmadan yolculuk ediyor, Avusturalya’da bile Türk okullarının davetlisi olarak konuşmalar yapıyor. Deliler Teknesi diye bir dergi gelmiş, daha önce Öküz, Hayvan gibi dergilerde yazmış da bu derginin adını beğenmemiş, “tekne” dergiyse “deli” de şair, yazar mı oluyormuş? Niyet okuyarak her şeyi her şeye benzetebiliriz de beğenmediği başka bir mevzudan, derginin başındaki yazıda Türkçeyle bilim, felsefe ve hukuk yapılamadığının söylenmesinden de etkilenmiş yazar, etki derginin adına doğru yayılmış herhalde. Etkinliklerden birinde söylenenler: “Ayla Kutlu, ‘hikâye ve romanın giderek hayattan uzaklaşmaya başladığını’ anlattı. Küresel dünyanın, insanın kendisini ve dilini geliştirmesine izin vermediğini; dile, yabancı sözcük; edebiyata, yabancı edebiyatlardan alınan konuların girdiğini söyledi. ‘Harry Potter’ ve benzerlerinin Ortaçağ düşüncesine benzer; ama ondan renkli, özgürlük düşüncesi veriyormuş gibi yapan, ilgiyi Ortadünya’lara, gizli dünyalara çeken eserler olduğunu anlattı. İnci Aral, dünyada öykünün ticari değerinin kalmadığından, romanın para ettiği için yükselen değer olduğundan söz etti. Hayatların sığlaştığını, zevklerin yüzeyselleştiğini, bu yüzden kitabın insani değerinin kalmadığını, bunun yerini piyasa değerinin aldığını anlattı.” (s. 64) Bir dizide karakterlerden biri “luzır” diye bağırmış diğerine, bunun Türkçeye böyle girmesine hiç gerek yokmuş, Oğuz Atay çoktan karşılamış bu ihtiyacı: “tutunamayan”. Loser‘ın tam karşılığı değil bu, tutunmak isteyip de başaramayan için tamam, onun dışında İngilizce sözcüğün art anlamlarına bakınca alakası yok. “Kaybeden” daha iyi oturuyor mesela, oturttular da. Zafer Doruk’u övüyor Hepçilingirler, övülmesi gerekeni övüyor, sıklıkla rastlamadığımız bir şey. Kalabalıklar üzerinden teselli: “İzmir gösterdi İzmirliğini. Bu kadar işte! Hâlâ saymaya çalışıyor mudur kimileri mitinge kaç kişinin katıldığını? Laiklik, dünyada ilk kez bu kadar görkemli, bu kadar kitlesel bir istek olarak dile getiriliyor.” (s. 84) Yani yine getirilmiştir de toplu bir gösteri halinde değil. Bu bakış açısıyla yaklaşalım meseleye, İzmir’in meydanlarında insanlar toplanmışlar, denizin 10 metre kadar ötesinden başlayan yoğun bir kalabalık diyelim, koca Anadolu duruyor diğer tarafta. Neyin coşkusu bu, laiklik geliyor mu böyle?

Son bir iki şey: zamanında Denizbank ilginç bir proje başlatmış, “Sesli Edebiyat – Öyküler ‘SES’leniyor”. Edebiyatın dinlenebilir bir tür olduğunu da öne sürmüşler, 20 CD’lik bir seti salmışlar piyasaya. Dede Korkut öyküsü başta, ardından 1860-1952 yılları arasında doğan 100 yazardan 100 öykü. Bunun öncesinde Cem Akaş’ın SMS öykü projesi vardı aslında, anılmaya değer. “Bowling Salonu” için ne kullanılabilir, o öyle kaldı, oyun bowling olarak yerleşmişti çoktan. Fred Çakmaktaş memlekete gelir gelmez düşünülmeliydi bunlar. Ayşe Arman kızına “Alya” adını koymuş yurt dışında rahatça söylenebilsin diye, kız da evde annesini sinirlendirince “Anne angry“, demiş. Oluyor öyle şeyler yani, geç yuppie tayfanın ilginç hareketleri var. Şöhret Baltaş, Koşarken Yavaşlar Gibi‘nin yazarı, Hepçilingirler’in İzmir Karataş Lisesi’nden öğrencisiymiş, hoş. “Daniska” sözcüğü bir zamanlar ithal edilen malların bir kısmının Danimarka’dan gelmesiyle ortaya çıkmış herhalde, iki üç tevatür var konuyla ilgili. Yıldırım Keskin’in Zaman Akarken‘ine, Edebiyat ve Diplomasi Anıları‘na bakacağım, hakkı verilmemiş yazarlardan biri Keskin, anılarını çok merak ettim. Ayrıca nedir Hepçilingirler’in çektiği, Feyza “hanım ya da bey” şeklinde bir hitaba yazarın cevabı: “Feyza adında bir bey tanımadım; ama hanım ya da bey olmak bu yaştan sonra pek fark etmiyor.” (s. 171)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!