Fatih Altınöz kurmacadan çok nehir deneme, ırmak deneme, şelale deneme, kendi deyişiyle “deneme/yanılma” yazsın diye kampanya başlatmak. Kurmaca yazmasın değil, yazarsa meşhur meşhur insanlara zortlama övgü yazıları yazdırmasın değil, ama bunu yazdırmayabilir cidden, sadece otuz yıl önce yazdıklarını nasıl yazdığını hatırlasın. Aynı olmaz, değişiği olursa kurmacaya da kırmaz çarkı Altınöz, kırarsa bu yazılardaki gibi kırsın bari. Neydi, “Şaşkın Karayolu Balinaları” nam yazının kurmaca hali var zaten, Fazlı Gök’ün ilk kitabının ilk öyküsü, şampiyon olmak için yarışan toplu taşıma engelli koşucusu. Şaşkın karayolu balinalarına biniyor, Marmaray diyelim, indiğinde fişeğe dönmezse yürüyen merdivenin sol yanına bile zor geçer, üstelik o kadar da hızlı yürümemektedir merdiven, derttir, tasadır. Neyse, hoş bir sarı dolmuş anatomisi var Altınöz’ün yazısında, ayrıca taşıma, toplum ve sınıf anatomileri. Kısa cümlelerin oluşturduğu üslup o zamanlardan biçimlenmiş zaten, örnek: “Bitişik iki büyük yolcu kapısıyla tabiata açılıyorlar. Aslında yapılana yolculuk denemez, bu durumda kapıya da yolcu kapısı denemeyeceği gün gibi ortada. Peki, ne denir? Müşteri kapısı. Oldu, tamam.” (s. 95) Anksiyete tavan, eskinin Kadıköy-Pendik’ini bilirim ben, para uzatmasından para üstü almasına tam bir sinir harbidir, yakınlık kurdum hemen Altınöz’ün anlattıklarıyla. Para üstü beklemenin tedirginliği, arkadan gelen parayı iletince şoförün büyük banknotu lop diye yok etmesi, o kalabalıkta suçun herkese isnat edilebilmesi falan, bunlar tamam da derinleştiriyor Altınöz, dolmuşları karayollarında yaşayan hayvanlara benzetiyor, nesilleri tükenebilir, tanımdan benzetmelerden bir ansiklopedi maddesi çıkarsa gazetelere satılabilir veya 0900’lü hatlarda okunabilir. Para kazanmanın çeşitli yollarından çeşit çeşidini, insanlık dışı olanlarını, insanca yaşamaya müsaade etmeyenlerini aralara serper yazar, halkın adam olup olmayacağını enine boyuna düşünür ki diğer yazılarında işçilere eğilince beli bükülür, doğrulamaz, daha korkunç sahneler vardır çünkü. Bunu bitirelim: şoför yanı, şoför arkası ve en arka dörtlü. Beşli? Duruma göre. Ortadakiler para akışını sağladıkları için rahatsızdırlar, arkadakiler uzattıkları parayı kasten düşürüp ortadakileri kıvranışlarını izlemek isteyebilirler de, fena. “Şu anda başka hiçbir soruna duyarlılık göstermem mümkün değil. Paramın üstü gelmemiş. Bir gasp hadisesi gerçekleşiyor olabilir. Sesimi yeniden yükseltmem gerekecek.” (s. 99) Gasp hadisesini genelleyince kenar mahallelerin sıkıntısına erişir miyiz, Altınöz’ün ev ziyaretlerinde hissettiği çaresizlik, kızgınlık, neler nelerlik balinalardaki yaşam kesitlerinin devamı mı mesela, yazar o dolmuşlara binmek için para yetiremeyenlerin kapılarını mı çalıyor yoksa? Katı, kaskatı gerçek var Altınöz’ün yazılarında, ne bir edebî taklayla yumuşatma, ne bir mizahi gevşeme, dank diye kafaya iniyor ki inmesi lazım, yoksa gecekondu mahallelerini görmeden nasıl devrim yapılacak. Kaç mahalleye gitmiş yazar, kaç eve girmiş, kimlerle görüşmüş, o yokluğu nasıl kaldırmalı ortadan, o bitkinlikten yazarak kurtulmak mümkün mü, soruların içinde dışarıdan bilinç pompalayarak bu yığınlara zaferi vadetmenin mantığı da var ki yazısı bundan da başkadır, bunda sadece dolanıyoruz mahallelerde. Yazılarını yazıyor Altınöz, akademik bilgi birikimine katkı, istatistik konuşuyor bir kere, o yazıları kim okuyacak da okuduktan sonra ne yapacak, bunun da çaresizliği biraz. Anketörlük yaparken Orhanlı’nın bir yerine gitmiştim, üniversitenin ikinci yılı mı ne, böyle uzun saçlı bir eleman sokaklarda dolanıp soru sormaya çalışıyor insanlara, manzara bu. Asfalt bir tek otobüs yolunda var, gerisi çamurdu o zamanlar, çocuklar bir don bir tişört dolanıyorlar ortada, kasketli adamlar bomboş bakıyorlar, savıyorlar başlarından. İki saat dayanabilmiştim, denk gelen ilk otobüsle yallah. Evlere de giriyor Altınöz, konuşuyor, sürece dair izlenimlerini aktarıyor. Dehşet verici. “Yoksullukla psikiyatrik sorun arasındaki ilişkiyi Amerikan psikiyatristlerinin bir bölümü, hastalanan yoksullaşır biçiminde açıklar. İnsan aç ve parasız olduğu için hastalanmaz, hastalandığı için parasızlaşır, aç kalır, onlara göre. Tek kelimeyle alçakça bir çarpıtma bu.” (s. 65) İşçi sınıfının bilinçlenmesi için sömürünün artması gerektiğini düşününler Türkiye’nin sanayi atılımlarını falan desteklemişlerdi, sonrasında fabrikalara gidip ders de verdiler ama Altınöz’ün anlattığı gibi işçilerin hepsi televizyon izliyor eve gidince, tek bir örnek bu, bütün evlerde televizyon açık, konuşanlar televizyondan alamıyorlar gözlerini. Devrim de televizyonlarda gösterilmiyor ki, ne yapsınlar, hele televizyonu bile olmayanlar iyice uzak kalıyorlar konseptten, onlar sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar. İşçisi memuru zam bekliyor, diyelim meydanlara çıkıyorlar ve devrimin geldiğine ikna ediyorlar abileri, zam oranı %5 artıncaysa büyük bir hayal kırıklığı. Ne demek evlere dönmek, o kadar mıydı? Bu insanlar devrim yapınca, devrim olmadan devrim yapabilirlerse ki yaptıkları şey devrim mi olur o şartlarda, demokratik sistemde iktidara geldiklerinde, aynı sistemin içinde ne gibi bir fark oluşacak? Aydınlanma’nın rasyonel insanına dönüştürmek işçiyi, yarını göremezken.
“32. Gün ve Televizyonlar” nam yazı şaheser resmen, gerçi bu programa dair hiçbir şey duymamıştım çocukken, bana aşırı sıkıcı geliyordu, yani izleyenler daha da televizyon izliyorlardı sanıyorum. Bunda ne var peki, yurtiçi yurtdışı güncel meseleler, Birand hafif öne eğilip sonra geriye sıçrıyor, etkileyici bir müzik, Birand şahıslarla röportajlar yapıp onları sıkıştırmaya çalışıyor, konuklarını terletiyor çünkü kamunun gerçeklere ihtiyacı var(?) ve birbirlerine “alçak”, “puşt” gibi şeyler dedikleri zaman kamu hemen ayılıyor, meseleyi takip etmeye başlıyor ve Abdülhamid’in savunulup savunulmayacağı konusunda kafa yormaya başlıyor. Kamunun kafa yorması sırf 32. Gün’le mümkün olamaz, yine de iki nöron fazla gelişse zarar gelmez. Ama ona da müsaade yok, hemen Oscar törenlerinin haberleri, oradan tartışmalar ve reklamlar, bir sürü reklam, bir dünya. “4 dosya, 4 reklam arası, 2 aperatif”. Ortaya karışık salınca oluyor bu işler demek, Türk ve Kürt yoksulları aynı ekrana bakınca, eh, aydınlanırlar belki, köyleri birbirine benzetip aslında çok da uzak düşmediklerini, hani. “GS-BJK maçında bağıranlarla, Solingen’de bağıranlar bir mi? Ölen askerlerin aileleri Amiral Battı için telefon edebilir mi? Kitabevi, Vilayetin önünde yakılan yayıncı başbakan için neden tercih yapsın? 900’lü telefonları, kızını kaybeden Bosnalı kadın niye arasın? Çakar çakmaz yanan bir çakmağın kundaklama görüntülerinin ardından gösterilmesi reklam tekniği mi? Niye yapıyorsunuz bu programı? Ne lüzumu var?” (s. 20) Kumandayı elinde tutan belki takılı kalır diye yapılmıyor mu, belki bir şey dikkat çeker de biraz daha fazla izlenir program. Kamuya biraz daha bilgi verilse daha çok kamu gelir mi, en kamuya dair ne haber varsa onu vermek gerekir, mesela tatlış tatlış kedilerin şükübik hallerini haber bültenlerinde görmek, kısacası sosyal medyada dolanan videoları bir de televizyonda izlemek, şimdi oldu işte. Gerçi annem o programları kullanmayı öğrendikten sonra haberleri de izlemiyor artık, orada gördüğü her şey elinde. Diğer programları ne zaman izlememeye başlayacak, kamu düştüğü çukurdan çıkabilecek mi, bir yığın görüntüyle hipnotize olmuş zihinlerle ne yapmalı? “İmgeler uçuşuyordu. İmgelerin ruhlarımızdaki yerlerine oturması için vakit yoktu. Öteki kanallarda kimbilir neler kaçırıyorduk? Hepsini yakalamalıydık, tarıyorduk. Birindeki görüntüyü kesip, diğerine geçiyorduk. Yüzümüzde hüznün, keyfin, kederin izi silinmişti. İfadesiz insan suretleriydik. Kanıksamıştık. Her şeyi kanıksamıştık.” (s. 23)
Kurmacalarından önce bu denemelerini tekrar bastırmalı Altınöz. En önce bunu.











Cevap yaz