Sezer Duru – Hoş Hikâyeler

Öyküye teğet hikâyeler bunlar, anılardan devşirilmişler, gerçekten hoş. Duru’yu daha çok çevirileriyle tanıyoruz, çevirdiği pek çok yazar arasında Bernhard da var ki o şahane metinleri Türkçeye pek iyi aktarıyor. Kardeşi Tezer Özlü gibi o da Avusturya Lisesi mezunu, sonrası Alman televizyon kanallarında muhabirlik, geziler, renkli bir yaşam. Gezi yazılarını Beyaz Gecelere Doğru adlı kitabında toplamıştı, onu da okumalı. Neyse, giriş mahiyetindeki yazısında kendisini yazardan saymadığını söylüyor Sezer Duru, bunda Orhan Duru’nun etkisini merak ettim. “Bunlara öykü denilemez. Belki gözlemler, belki gözlemlediğim insan davranışlarını, gülünç bulduğum olayları anlatmak.” (s. 7) Kitabın adını önce Tuhaf Öyküler koymuş Duru, Leylâ Erbil’in Tuhaf Bir Kadın‘ı çağrışınca Metin Celâl’in önerisiyle şimdiki adı koymuş. Anılarla dolu hikâyeler var kitapta, öyküye öykünen kısa metinler. Bazı metinler devam filmi niteliğinde, Duru kendisi için önemli olan bir nesneyi anlattıktan sonra aklına gelen diğer detayları da ayrı metinler olarak değerlendirmiş muhtemelen. İlk bölüm “Ayakkabı – I”, 1950’li yıllardan bir ayakkabı hikâyesi. O yıllarda hemen hemen hiçbir şey bulunmadığı için kıyafetler çok pahalıymış, balıksa oldukça ucuzmuş, bol bol balık yerlermiş. Tabii balık ayağa giyilmediği için mont bakmışlar, ayakkabıda karar kılmışlar. Beykoz ayakkabı fabrikalarında yapılan sağlam bir ayakkabı alınmış, büyük olay, Duru’nun babaannesi ayakkabılara “Ebülkasım” adını takmış ki nesnenin ve mevzunun ehemmiyeti anlaşılsın, sahibi ayakkabılara iyi baksın. Ebülkasım adlı bakılacak bir nesnem olsaydı adına hürmeten ona çok iyi bakardım, Duru da iyi bakmış ama başka ayakkabısı olmadığı için yaz kış o ayakkabıları giymek zorunda kalmış. O kadar iyi üretilmiş ki bir türlü eskimemiş ayakkabı, sınıfındakiler dalga geçmeye başlayınca evde olay çıkarmış Duru, ondan sonra başka ayakkabı alınmış. Serinin ikinci filmine bakıyoruz, Duru’nun ayakkabı fanatikliği çocukluğundaki malum olaydan kaynaklanıyor. Bir gün moda dergilerinden birinde müthiş bir ayakkabı görüyor, almak için mağazaya gittiğinde ayakkabıların Mersin şubesinden getirtilebileceği söyleniyor. Güzel, ayakkabılar geliyor ama fiyatı sormamış Duru, almamak da olmaz, astronomik bir para ödüyor ayakkabılara. İşin kötüsü topuklar neredeyse on beş santim, dev bir kadın gibi görününce gidip ayakkabıları bir çantayla değiştiriyor ama çanta daha pahalı, biraz daha ödeme yapıyor. Çantayı Berlin’e götürüp kullanmaya başlıyor ama yanıyor bu kez de çanta, İstanbul’da denizin dibini boyluyor. Matrak bir hikâye. “Kuzeyli Çılgın Ziyaretçi” ilginç bir şeyle, kuzeyli bir çılgın, böyle deli gibi bir adamla ilgili. Bu adam Duru’nun o zamanlar İstanbul’da yaşayan yengesini sık sık ziyaret eden bir aile dostu da değil, aile arkadaşı, tanıdığı gibi bir şey. Demir Özlü’nün Fin eşi vasıtasıyla yakınlık kurulmuş, adam da sık sık geliyor. Gazeteci, dört yıl Roma’da çalışmış, Yunanistan’la Türkiye’ye uğruyor arada. Antika hastası, ne varsa toplayıp memleketine gönderiyor, gönderemediklerini sonra almak üzere tanıdıklarının evinde veya deposunda bırakıyor. Tam bir karakter, romanı yazılır. Thonet sandalye koleksiyonu var, bir dünya eşyası, en sonunda Stockholm’a iki saat mesafede koca bir ev alıyor da eşyalarını sığdıramıyor yine, yandaki evi de almaya kalkıyor en sonunda. Böyle bir adam, Kaş’a Duru’yu ziyarete gelince Meis’e geçiyorlar. Bu adanın bizim memleketle ilişkisi eskiden çok daha sıkıyken geçen seneki krizden sonra bağlar kopma noktasına gelmiş ne yazık ki, hikâyesini araya sıkıştırayım. Bu adayla ilgili birkaç hikâyesi daha var Duru’nun, birini anlatayım. Zamanın birinde 150 nüfuslu adanın futbol takımıyla Kaş’ın takımı dostluk maçı yapmaya kalkmışlar, Kaş birkaç gol atınca teknik direktör futbolcuları fırçalamış, nerede dostlukmuş, çabuk gol yesinlermiş. Maç berabere bitmiş de başka bir kriz daha çıkmamış. Neyse, adaya gidiyorlar, Kaş’ın bozulduğunu ve oraya yerleşmek istediğini söylüyor kuzeyli lunatik. Bozulma dediği de kronik kandırılma korkusunun Kaş’ta pörtlemesi, bu. Garip bir adamın halleri. Peter da garip, o da kuzeyli, ülkesinin PEN başkanlığını yürüttüğü on altı yılda pek çok doğulu yazarı ülkesinde ağırlamış, paraları çarçur ettiğini düşünen yazarlar tarafından görevinden uzaklaştırılmış en sonunda. Yabancı yazarlarla iyi ilişkiler kurduğundan sıklıkla o yazarların ülkelerine giderek yiyip içermiş, elini cebine atmazmış. Bir gün Duru’yu yemeğe davet etmiş, orta karar bir restorana gitmişler, kalkarlarken dağa taşa bakmış Peter. Sekizinci baskı olacak ama böyle durumlarda aklıma İlhan Berk’in dayak yemesi geliyor. Şair tayfasının takıldığı mekâna geç gelen Berk muhabbetin sonuna yetişmiş, tayfa dağılmak istediğinde hesabı ödeyeceğini söyleyerek muhabbeti biraz daha uzatmak istemiş. Yiyip içmişler, sonra Berk hiçbir şey ödemeden çıkıp gitmiş. Ertesi gün Can Yücel yolda görmüş Berk’i, çat çut girişmiş, adamın ceplerini boşaltarak parasını almış. Kira parasıymış o ama dinlememiş Yücel, öfkesini çıkarmış bir güzel. Evet. Hangi kitapta yazdığını hatırlamıyorum, birinin anılarında vardı.

Engin’in hikâyesi. Emekli memur, az bir parayla geçinmeye çalışıyor. Maaşını çekmek için gittiği ATM’de parasını unutması bir yana, üstüne oturduğu kalemin mürekkebinin kanepesinde leke bıraktığı gün başına gelenler de ilginç. Değil aslında, bir gazetede yazan leke çıkarma yöntemlerini denerken beş karış aklının yardımıyla iyice batırıyor kanepeyi. Devamı hoş: “Bu öykünün iki değişik sonu var: Birincisi Engin’in ressam Komet’e haber vermesi ve onun eve gelerek kanepeye güzel bir resim çizmesi. İkincisi, boyacıya haber vererek tüm kanepeyi koyu bir renge boyatması.” (s. 24) Okur istediği sonu seçebilirmiş, ben Komet versiyonunu tuttum. Engin’in bir hadisesi daha var, Büyükada’ya gelen Japon turistlere “çatta batta kudasayi ha” diye sesleniyor, tek bildiği Japonca cümle bu. “Bir dakika bekler misiniz?” demekmiş, Japonların çok hoşuna gidince videoya alıyorlar Engin’i, Japonya’da meşhur ediyorlar. Oluyor böyle şeyler, hayat kocaman, çılgın bir domates adeta.

“Baudrillard” da hoş. Duru’nun arkadaşı Rabia frankofon, yıllardan beri yalısında Fransa’dan gelen yetkili insanları, sanatçıları vs. ağırlıyor. Baudrillard gelecek bir gün, Duru Amerika‘yı okumuşsa da bir şey anlamamış, anladığını düşündüğü arkadaşı da anlamamış, en sonunda İtalyan bir felsefeciden adamın olayını öğreniyorlar ve derslerine çalışmış bir şekilde karşılıyorlar Baudrillard’ı. Adam neredeyse hiç konuşmuyor, eşi konuşuyor daha çok. Komet’in Norveçlilerle ilgili yaşadıkları hoş, Duru’nun Ankara-İstanbul yolculuğu için düşündükleri daha da hoş, Bostancı’ya geldikleri zaman İstanbul’a geldiklerini anlarlarmış mesela. Bostancı gerçekten de giriş kapısı gibi bir şey. Eskiden öyleydi en azından, Pendik veya Kartal’da İstanbul’a girdiğini tam hissedemiyordu insan. Ben 2004’te İzmit’teki sevgilimle buluşmak için okuldan kaçıp Bostancı’dan trene binerdim, akşam dönerken aynı şeyi hissederdim gerçekten. Evet.

Bir iki şey daha: Renate 15 yıllık evlilikten sonra bir gün kocasının başka bir kadını sevdiğini söylemesiyle hemen boşanma davası açıyor, boşanıyorlar ama Renate’nin perşembe günleri yaptığı bir yemek o kadar lezzetliymiş ki kocası her perşembe gelmiş, yemeğini yemiş ve bir iki laf geveledikten sonra geldiği gibi gitmiş. Bunun böyle ne kadar sürdüğünü söylemiyor Duru, 85 yaşına giren eski eş gelmeyi bıraktığına göre belki de otuz yıl boyunca tekrarlanmış bu. Toprak ağası da garip, Antalya’nın en ünlü restoranında yemek yemeye gelirmiş, bir gün sarhoş olup olay çıkarmış, mekân sahibi adama bir daha gelmemesini söylemiş. Ağa bir şey söylemeden gitmiş, traktörüyle camı çerçeveyi indirerek tekrar girmiş dükkâna. Bahşişleriyle büyümüş o müessese, kovulmak ağırına gitmiş. Her akşam orada yemeye devam ediyormuş şimdi, demek ki taşkınlık yaptığımız mekâna traktörle girecek kadar paramız varsa sorun olmuyor. Fantastik.

Böyle. Kısa hikâyeler, anılar. Güzel. Denk gelinirse okunsun tabii.