Burhan Günel – Acının Askerleri

Işık Kansu’nun Çocukluğa Yolculuk‘unda var Günel’in yoklukla biçimlenen yılları. Ailesinin kadınları sahip çıkarlar Günel’e, büyütürler, sonra parasız yatılılık ve askeriye. Arka kapaktan: “…Toprağımızın ve kadınlarımızın -genel anlamda insanımızın- acıya ve tüm işgallere karşı savunmasını yapmaya çalıştım. Beni bu topraklar ve kadınlar yetiştirdi, var etti. Şimdi gönül borcumu ödemeye, sorumluluğumu yerine getirmeye çalışıyorum.” Ayrıca “Bir toprağın ve bir kadının savunmasıdır…” ibaresi. Naime’yi savunacaktır aslında. Türlü işgali görmüş, çocuğundan ve eşinden darbe üzerine darbe yemiş yaşlı kadının dedikodusunu yapan komşuların diyaloğuyla başlıyor roman, bilgi topakları daha baştan şişiriyor metni, ilk arızayı çıkarıyor. Zeynep çocuğunu bırakıp kaçmış evden, Nimet ninesi Naime’nin lafını sözünü dinlemeden kapıda annesini beklediği için mahalleliye dedikodu malzemesi. Zeynep erkek olsa olanlar olmazmış, gerçi Naime’nin eşi Bekir o kez de gelinine mi sararmış, sonuçta büyük talihsizlikmiş Naime’nin başına gelenler. Yaşamının her ânının kederler dolu olduğunu göreceğiz, çocukluğunu saran karanlığın hiçbir zaman dağılmadığını. Yakın çekim, ev halleri önce, komşunun oğlu askerden dönünce üniformanın tetiklediği anılar. “Savaş, korku, ölüm, kan, karartılmış geceler, soğuklar, aç karna uyunan uykular. Ve tek bir sözcük, her şeyin önüne geçip kendini kabul ettiriyordu: ‘İşgâl’.” (s. 22) İkinci arıza: Naime’nin elli küsur yıl önceki işgale dair hatırladıkları metnin önemli bir bölümünü oluşturur, Osmanlı’nın son dönemlerinde Hatay’ın sürekli el değiştirmesi oldukça ayrıntılı biçimde anlatılır ama siyaset ekseninde döner tarihçe, kadınlara tecavüz etmeye kalkan askerlere kısaca değinilir, her gün otuz çocuğun ölmesi dışında açlıktan bahsedilmez, korku atmosferi yarım yamalak oluşturulur da Naime’nin acıları öne çıkarılır. Halkın acıları derinleşmez, çeşitlenmez, değini meselesidir sadece, karakterin inşasında kullanılır. “Acının askerleri”nden biridir Naime, ömrü boyunca acı çekmiştir, ömrü boyunca biraz daha acı çekmiştir, ömrü boyunca hep acı çekmiştir, acı acı acı, hikâye Naime’den çıkamaz bir türlü, karakterin sefil yaşamı bütün geçmişi kaplar, tek başına atmosferdir hatta, anlatılan zamana dek uzanan bir üzüntü vasıtası olmaktan ileri gitmez işgal. Yaşamlar işgal altında, Zeynep, Nimet, Bekir, Şahin, hepsi farklı yerlere savrulmuştur. Da, Nimet’in zihni anlatının her yanını kapladığından Zeynep’in “kurtuluş” hikâyesi çapaktır artık, karikatür gibi gelir. Nedir, Naime gençliğinde hiç istemediği, düşmanla işbirliği yapan bir adamla evlenmek zorunda kalır, yuvası olsun isteyen annesini dinlemeye gönlü yoktur ama babasıyla abisi direnişte muhtemelen öldükten sonra karşı çıkamaz artık. Katır Hakkı eve yiyecek yığar başta, sonraları Naime’nin ırzına geçmeye başlar, en son da beyinin evine yollar hizmetçilik etsin diye. Tecavüze uğrar Naime, kızı Zeynep doğar, Katır Hakkı’dan kızını zar zor kurtarıp hayata yeniden başlamaya çalışır. Eziyet, zulüm, sonra Bekir’le karşılaşır da nihayet aşkın ne olduğunu anlar, kendi sözleri. Fakat, kader, Zeynep’le Bekir arasında bir aşk, Naime hiçbir şeyin farkında değildir, Zeynep evlendikten sonra Şahin’in isyan edip evi terk etmesiyle ayyuka çıkar her şey. Anneyle kız, Zeynep sonradan Bekir’in çocuğunu doğuracak, üç kuşak kadınlık. Zeynep de kaçar evden, Hasan’la karşılaşır, devrimcilerin kaçgöç dünyasına dalar. Çok sever Hasan, Zeynep’in geçmişini umursamaz, bu ilişkiyle temizlendiğini düşünür Zeynep, annesiyle çekişmelerini, bütün çatışmalarını bir kenara koyup o da yeni bir hayata başlar. Çok hızlı bir geçiş, hikâyeden kopuk. Mesajı görürüz ama iyi aydınlatılmamıştır: Naime anılarına dalar, ırza saldıran, soygunculuğa çıkan Arap askerlerini çıkarır yerlerinden, eylemcilerin yerine koyar. “Hiç değişmedi şu çapulcular, diye düşünürdü zaman zaman Naime, şimdi de ev ev dolaşıp zorla para topluyorlar; daha olmazsa adam kaçırıp banka soyuyorlar. Hem de bizim adımıza, halk adına… bunlar hiç tarih bilmezler mi, dedeleri, nineleri anlatmaz mı onlara geçmişi, eski acıları, deneyleri?..” (s. 45) İşgalle kişisel trajedinin takır tukur birleşmesinden sonra toplumsal olayları da kakmaca bu yolla, oturmuyor da. Sondaki yüzleşme aynı şekilde zayıf kalıyor, Zeynep’le Şahin onca zamandan sonra karşı karşıya geldiklerinde Zeynep bazı şeyleri neden yaptığını açıklamak istediğini söylüyor, en azından onu yapmalı, paldır küldür ayrılmalarından ötürü özür dileyecek. Şahin hâlâ âşık anlaşıldığı kadarıyla, mutlu oluyor, Naime’yi gömdükten sonra oturup muhasebesini yapacaklar yaşadıklarının. Evden ayrıldıktan sonra civardaki bir benzin istasyonunda çalışmaya başlamış Şahin, kazandığı üç kuruşla ayakta kalmaya çalışıyor, geçmişinden kurtulmak istiyor diğer yandan. Karakterler üzerinden eleştiriler çok, örneğin benzin ya yok ya çok pahalı, üstelik hemen yanda bir petrol tesisi çalışıyor, belli ki sermayenin oralara “hayrı dokunmuyor”. Başka bir mesele de hava üssü, Naime torununu bırakmak için Şahin’i ararken toplu taşıma aracına biniyor bir yerde, yolcuları fişekliyor, tartışma çıkarıyor istemeden. Yolun kenarındaki hava üssü işte, devlete pek bir faydası yok, Amerikalılar kafalarına göre kullanıyorlar bir yolcuya göre, diğeri hemen karşı koyuyor, Amerikalılar olmasa ülkenin boku yiyeceğini söylüyor biraz da tehditkâr bir üslupla. Aralara serpiştirilmiştir bunlar, çikletten çıkmaca. Naime’nin göğsüne saplanan sancı da, ne bileyim, daha baştan belli yani karakterin başına neyin geleceği. At arabasıdır, otobüstür, yol boyu işgalden başka hiçbir şey konuşmaz Naime, etrafındakileri bezdirir, Şahin’i bulasıya döner durur. Ömrünün sonuna gelmiştir artık, yaşamının çizgiselliği kaybolur, bütün bildikleri, gördükleri iç içe geçer. Şahin kadından kurtulmak ister başta, bakar ki son yakın, günah da çıkarıyor Naime, şefkat duymaya başlar. Çocuğu bulmak için evine dönünce Zeynep’i görür, Nimet’in nereye kaçtığı anlaşılınca az buçuk mutlu sonla biter hikâye. En azından acılar dinmeye yüz tutmuştur, savaşı görmüş neslin çektiği eziyet sonlanır, bir sonraki nesil temiz bir sayfa açacak gücü bulur. Bayağı güdümlü final aslında, dönüşler çok keskin, karşılaşmalar da öyle, metnin planı açık. Günel’in başarısız romanlarından olsa da kısmen dikkate değer, işgal yıllarının anlatıldığı bölümlerin üzerinde durmalı misal, Günel büyüklerinden dinlediği hikâyeleri katmış metnine.

İTC eleştirisi bariz, işgalci çeteler, ordular şehri her bastığında Terakkici kodamanlar mekânlarına saklanıyorlar, semirirlerken halkın açlığını, acılarını görmezden geliyorlar. Şehrin sakinleri direnç gösteriyorlar ama dağınıklar, kimi Arapçılığa bel bağlamış, Osmanlı bayrağının indirilmesinde Arapların kurtarıcılığına güvenenlerin etkisi büyük. Fransızlardansa, Amerikalılardansa Arapların yönetimi altına girmek daha makul geliyor onlara, Naime’nin babası Enver’e göre çoğu çaresizlikten, bazıları da “hayınlıktan” o yola saptılar, kurtuluşun yolu o değil ama her kafadan ayrı ses çıkınca yapacak bir şey kalmıyor Arap bayrağı altında birleşmekten başka. İngiliz üniforması giymiş Araplar bu arada, katakulli bitmek bilmiyor. “Ertesi gün, kentteki Ermeni ve Hıristiyan çocukları teneke çalarak sokaklarda yürüdüler, silah atmaya başladılar. Yağma ettiler dükkânları, evleri. Bunun üzerine, yağmayı durdurmak amacıyla Fransız askeri karaya çıktı. Basit bir senaryo uygulanıyordu. İlk iş olarak, Jozef Makzume adındaki birini belediye başkanı yaptılar. Ve ardından Türk yöneticiler kaçmaya başladılar. Kaymakam da kenti terk edenler arasındaydı.” (s. 49) Mustafa Kemal’in emriyle gelen askerler düzeni tekrar kuruyorlar, ayrıldıkları zaman Ermeniler, Araplar, işbirlikçiler dönüp tekrar ele geçiriyorlar yönetimi, el değiştire değiştire yaşanmaz bir yer haline geliyor Antakya. Günel tarihle günceli birleştirmekte zayıf, onun dışında anlatımıdır, kurgusudur, başarılı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!