Fahrettin Demir – O Otobüste Ben Yoktum

Hakkında pek bir bilgi yok. Nur Yazgan biliyor, Seyyit Nezir biliyor, başkaca bir şeye rastlamadım iki kaynak dışında. Kars doğumlu Demir, öykülerinde Gökdağ sıklıkla geçer, kurgu yer. Sırf kırsalın insanını anlatmıyor, şehre göçenler, devrimciler, hepsinin yeri var Demir’in hikâyelerinde, hatta toplumcu gerçekçiliğiyle sırf onların hikâyelerini anlatıyor Demir. Tekrara düştüğü var, tek bir cümlenin laytmotifliğine takılıp öyküyü cümlenin etrafına kurduğu iki üçtür. Azdır yani, her öykü için farklı bir ses oluşturmaya çalıştığını söyleyebiliriz, hele “O Otobüste Ben Yoktum” kapalılığıyla çıkar öne, hikâyedeki karakterlerin faşistlerden gizlendiği gibi gizlenmeye çalışır. Başlayacağım ama Seyyit Nezir’in arka kapak yazısına yer vermeden olmaz, biraz da Demir’in yazıp çizdiklerinden bahsetmeli. Yansıma, Yeni Toplum, Yazko Edebiyat, Varlık, Broy, Kıyı, Papirüs gibi dergilerde öykü, eleştiri ve incelemeleri çıkmış, Yarın dergisinin 1982’de düzenlediği eleştiri yarışmasında roman ve öykü dalında birinci olmuş bir yazar Demir, 2005’te Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü’nü kazanmış. İkinci öykü kitabının çıktığını görmeyi çok istemiş ama göremeden vefat etmiş, Alakarga’dan çıkmış o kitap, yığınların arasında denk gelirsem okuyacağım onu da. Nezir’in dediği: “Trabzon’daki öğrenci yurdunun balkonunda, 12 Mart arifesinde karşılıklı öyküler ve şiirler okuduğumuz o çok eski günlerden, bir ucu Orhan Kemal’e, bir ucu Sevgi Soysal’a açılan bir öyküsünü anımsıyorum. Daha sonra birbirimizi dergilerde izlemeyi sürdürdük. Sonunda kitaplaştırdığı bu öykülerinde, yinelenme sancısındaki kent insanlarını ve emekçileri işledi. Orhan Kemal çizgisinde yeni bir damar…” Yeniliği tartışılır ama iyi bir öykücü Demir, toplumcu yazarların parlak örneklerinden. Kitaba adını veren öyküye bakalım, anlatıcı bir kıl payını genişletiyor, şans eseri hayatta kalanın hikâyesini anlatıyor. Çözülen ayakkabı bağcığını bağlamak için birkaç saniye durmak, tam kapıdan çıkarken salona dönüp unutulan kitabı almak, saldırıdan kurtuluş. Ensede kırmızı, kocaman bir delik olabilirdi, yok. “Toprağa da sızmıştır kanın. Kuru toprak emmiş, özsuyuna katmıştır, yeni hayatlar yeşertmeye. Üstündesin ya da toprağın. Ayaklarının üzerinde. Binmemişsin o otobüse. Binmemişsin. Ayakların sağlam basmasa da toprağa, ayaktasın yine. Yaşıyorsun. Otobüse yetişememişsin.” (s. 5) Geçmişe yolculuk buradan, okul kapısının ürkütücü yüzü, içeride çatışma, makine ikidenmiş çocuklardan biri. Belki birlikte sigara içtiler, bilmiyor, ateş edenlerin birinin cebinden düşen simit parçasına takılıyor gözü anlatıcının. Hafıza, çizgiden çıkmış sıralama, olay örgüsü kırkyama. Anlatıcıyı yatağında yatarken görüyoruz sonra, korkuyla bekliyor, Sedat’ın somyası boş. Gelmeyebilir, kimin geleceği belli değil, rüyasında gelenler gerçekten rüyada mı geliyorlar, anlam belirsiz. Annesine mektup da yazmamış üstelik, ne merak etmiştir, o otobüste olmadığını yazsa peşine düşecekler belki. Giriyorlar, silahı böğrüne dayıyorlar anlatıcının, Sedat’ın nerede olduğunu soruyorlar. Telgrafı çekmiş miydi, mektup değil miydi? Bir anahtar dönüyor kilitte, kapı gıcırdıyor. Sedat herhalde, öğrencilere ateş edip kaçanlar, cebinden simit düşürenler anahtarla girmezler herhalde eve. Girerler belki, Sedat’tan aldılarsa. İyi öykü bu, tedirgin edici, korkulu havayı iyi işliyor. Sonraki öykülerin çoğu bu ilk öykünün yanına yaklaşamıyor ama yine iyidir, diliyle ince işler Demir. “Tanıdık Yabancı”da kaç zamandan sonra hapisten çıkıp evine dönecek babayı bekleyen çocuğun umudu vardır. Adamın eşi kaygılı, kimle karşılaşacağını bilemiyor. Aynı adam olmayacaktır dönen, olmayabilir, çocuk ilkokuldan beri babasını evde görmediği için heyecanlıdır, bilgi topağı atar ortaya da aralarındaki mesafeyi gösterir. Annede anlatım toparlar biraz, aynı tabağı yirmi kez yıkamak yeterlidir annenin psikolojisini anlamaya. “Tahliyesine!” demiş hakim, sevinmişler, eş dost mutlu da ne olacak, koparılmış baba kaynayacak mı ailesine? “Acı”ya gelince, o otobüs mü acaba, o değil mi, anlatıcının kesik kesik ilerleyişinden bir ortaklık belki. Parçaları üstüne yağıyor, kolu, bacağı, kafası, yerde hareketsiz yatıyor, acıdan bayılmanın eşiğinde. Tezel’le, Hülya’yla bir yere giderlerken olmuş ne olduysa, birinin çığlığını duymuş, patlamayı görmüş, iki koltuk arasında sıkışıp kalmış öyle. Kendini sürükleyerek koridora çekmeyi başarmış ama o kadar, ölümü bekler. Gelenler çıkarmışlar gerçi oradan, ne kadar da güzel bir kızmış, hastaneye yetiştirebilirlerse kurtulacak. Hülya’nın parası varmış üstünde, yanmadıysa geri vermeli. Biri inliyor. Belinden altını hissetmiyor, kollarını da hissetmiyor, saf bilinç kalmış geriye. Ne düşünüyorsa hikâyedir. Yine iyi düşünüyor o durumda. “‘Bakanlık Oluru'” bir sürgün öyküsü ihtimal, bakanlık oluruyla dairesinden koparılan memurun yeni görev yerine varışı. “Puslu, bulanık kırışıklıklarında, girintisinde yitmesi hayatın. Günü yaşamanın boğuntusunda, düzayak yaşantıların kısırlığı mı yoksullaştıran insanı. Kıskıvrak bağlayan, görünen, görünmeyen bağlar. Yoksa üçüncü hamur kâğıda teksir edilmiş bir çizelge mi yaşamın anlamı!” (s. 39) Ad, soyad, unvan, eski görev yeri, yeni görev yeri, kim bilir nasıl karşılayacak amirler, çalışanların bakışları, aklında bunlar varken kayıp düşüyor, her yer kar, çantasından Şato fırlıyor. “Herkes kendi başının derdinde. Kimin umrunda senin bacağın. Kınına çekilmiş herkes. Kalın, geçirimsiz kozasının ilmiklerini atıyor. Eşin, çocukların… Onlar da kendi kozalarını örmekle meşgul. Vurdumduymazlığın, nemelazımcılığın her an işleyen dişlileriyle mücadelede.” (s. 42) “Nenen Kurban” Gökdağ’dan çıkıp fabrikada çalışmaya giden çocuğa nenesinin ağıtı. “Gideceğim” diye tutturmuş, oysa kimseden aşağı değillermiş köylük yerde, düğün dernek evlenmek dururken, bağ bahçe işleriyle uğraşmak, neler gelmiş başlarına vay. Nene de anlayamamış oralarda ne yapıp ettiğini, çocuk bir karanlığa sarınmış ki göstermiyor hiçbir şey, bilmiyorlar neler olup bittiğini, fabrikanın düdüğüyle içini sıkıntılar basan nene her gün dua edermiş torunu sağ salim dönsün evine diye. Bir gün arkadaşlarının omuzlarında gelmiş eve, gözünün zil karası genişlemiş, kara kader, yüzü aydınlıkmış, göğü ağartmış. Nenesi kurban! Bir de Alamancı öyküsü, “Sorular… Sorular…”, Kars Akyaka’dan Münih’e gelenlerin halleri. O koca koca yapıların inşaatlarında çalışanı, madene ineni, hani biraz para biriktirip köylerine dönecekler de bir dam, bir hayvan olsun alabilecekler, onun uğruna. “Vel komen Memet” yazılmış binaların duvarlarına, yatakhaneler, evler gösterilmiş, karın tokluğuna çalışanlardan iyicesi kenara üç beş bir şey atabilmiş. Ne olacaksa. “Geldik. Ayağımızda çarık çorabımız, sırtımızda kıl heybemizle geldik. Kuran kursumuz, bulgur torbamızla geldik. Dev uçakları kokutan pastırmamız, başımızda takkelerimizle geldik. Köyümüzü, tavuğumuzu, kazımızı taşıdık Münih’e, Köln’e. Yollar aştık, beller geçtik. Ulaştık uykularımıza giren ekmek ülkesine. Tuttuğun altınmış burda. Öyle dediler. Sabahın alacakaranlığında dağıldık şehirlerin caddelerine. Kılcal damarlarında kan olduk, aktık köhne Avrupa’nın.” (s. 52) Şak şak tavla oynarlar aralarda, ustalar sorar, yabancılar şikayet eder çok ses çıkardıkları için, zıkkımın peki, bir o eğlenmek var elde be. İşten eve, evden işeymiş, sonra sonra onca soruyu sormaya başlamış anlatıcı, ne halt ettiklerini orada. Ne yapıyorlar, yaşıyorlar mı, yaşamlarını mı dondurdular yoksa, hayatlarından geçecek noktaya hızla koşuyorlar sanki. Çocuklar Türkçe bilmiyorlar, bunun acısı var ama en azından Kuran kurslarına gönderiyorlar kızlarını, yeter. Hem ne fors, eskiden banka müdürleri kovarlarmış onları azıcık kredi istediklerinde, şimdi el pençe divan. Onlara değil, yeşillere, marklara. Dedim madem, kredi verilmediği için toprağından göçmek zorunda kalan çiftçinin öyküsüyle bitireyim. Tarlasını süremeyecek, iki öküzünden biri hasta, banka para da vermemiş, o zaman kahvede masaya üç çay söyleyen kodamanın çayını bitirmeden kalksın masadan, arkasından kahveci bağırsın, çay borcu altı artık.

Alakarga tekrar bassın bu kitabı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!