Jess Walter – Sıfır

Chauncey Gardiner’ın şansını Remy’de de görebiliyoruz, daha doğrusu etrafındakilerin aptallığını mı demeli: komplo teorilerinin havada uçuştuğu bir ortamda bütün kurumlar devletten koca bir ısırık almaya çalışırken ajanı, polisi, casusu, alayı ahmaklaşmış, Remy’nin sözde planını uygulayarak sözde araştırmasının etrafında dönüp duruyorlar. Her birinin kendi ajandası olsa da ilginç tesadüflerin, falan filanın etkisiyle polis eskisinin peşinden gidiyorlar bir şekilde, “lanet olası puşililer”i yakalamak istiyorlar. Chauncey saftiriğin tekiydi, her tepkisi dehanın ürünü olarak görüldüğü için bahçıvanlıktan bilmem neliğe fişekleniyordu hemen, aynı seyri Remy’de de görebiliyoruz, amnezi krizleri sonucu yaşam çizgisinin orasından burasına atlarken -Sıfır’ın oluşmasından sonrasında geziniyor daha çok, travmanın etrafında dolanıyor diyelim- çoğu şeyi hatırlayamıyor, araştırmasının bağlantı noktalarını çözemeyince afallıyor, etrafındakiler bu afallamaları bir tür gizem hatta Remy’nin kişilik özelliği olarak değerlendirip komployu işlemeye devam ediyorlar. Saçmalık derecesine varıyor bazen bu, operasyon yapılacak diyelim, şifreli konuşmalarla neyin nasıl yapılacağının kararlaştırıldığı bir sahne var, Remy aslında yiyeceği yemeği söylüyor ama garson kılığındaki ajan şaşırıyor, gerçekten çok pişmiş mi yiyecek Remy? Hayır, biraz daha az pişmiş, ayrıca az tuzlu? Garson rahatlıyor, gülümseyerek uzaklaşıyor. Komedi filmi sahnesi aslında, bu kadar ciddi bir metinde -absürdün, ironinin o kara mizahı yok, hikâye baştan sona ölüm ciddiliğiyle anlatılıyor- okurun kafasına çarpıyor. Büro’yla Teşkilat’ın tartıştığı sahne de, mesela, pastadan alınacak payın pazarlığı yapılıyor, sözde şebeke çökertilecek de basın toplantısında kim kaçıncı sırada açıklayacak olayı, bütün ayrıntılarıyla bir çıkar savaşı. Remy’nin dünyadan haberi yok yine, hafıza kayıpları dağ olmuş, arada söylediği gudik şeyler pazarlığın bir parçası olarak görülüyor. Ne zaman sarhoş olup masadan düşüyor, o zaman ayıyorlar biraz, adamın aslında gerçekten hafıza kaybı yaşayan bir ayyaş olduğunu çakıyorlar. Remy’nin başından beri piyon olduğunu bildiklerini sanmam, verdiği isimler karşılığında para alan Müslüman hariç. Plan tamamen Remy’ye ait de olabilir fakat düşük ihtimal. Plan da ne, Dünya Ticaret Merkezi’nde çalışanlardan biri o sabah ağlayarak ayrılmış ofisten, kısa süre sonra saldırılar gerçekleşmiş. Enkaza hemen ulaşan Remy’yle arkadaşı Paul Guterak’ın -Guterak başta ters yöne koştuğunu söylüyor gerçi, asıl kahraman Remy- kahraman olmalarını da sus payının bir parçası olarak görebiliriz zira havada uçuşan kâğıtlar, onca evrak, kısa süre sonra birileri gelip toplamış ne varsa, koca yığının temizliğini bitirmiş. Pis işler dönüyormuş orada, herhangi bir şekilde fark ettilerse memurları susturmak için yöntem çok. Guterak’ın hikâyelerinin satın alınması, senaryoya dönüştürülmesi ve yayımlanması ilginç, 11 Eylül’ün üzerinden pek geçmeden şahitliğini paraya çevirmekte tereddüt etmiyor Guterak, üstelik hikâyelerinde Remy’den de bahsetmiş, televizyonda kendini izleyen Remy’ye sekizinci şok. Beyaz ekran eleştirisi bu kadar aslında, daha doğrusu kurmaca inceliğiyle gösterilen kısmı, yoksa büyük sıkışlar, veciz sözler gelecek tabii, toplumun nasıl güdüldüğüne dair çok yetkili insanlardan bayat beyanat. Bir başkasının yaşamını yaşıyormuş gibi hisseden Remy için kayışın tamamen koptuğu an o, gerçi neyi neden yaptığını bilmese de kendini akışa bıraktıktan sonra dengesini öyle veya böyle kuruyor bir sonraki sıçrayışa kadar ama önemli olayların yaşandığı kısımlar eksikse nasıl toparlayacağını bilemiyor. Neyse ki, büyük nimet gerçekten, kafasına silah dayanmış halde bulmuyor kendini Remy, hapse girmiş halini de görmüyor, hikâyenin ilerlemesini sağlayacak çuvallamaları var en fazla. Yalan söyledi de yakalandı mı, büyük taktisyen, elbet bir sebebi var ve paylaşamaz bunu, sonuca öyle ulaşacak. April’la ilişkisi mesela, en başta peşine düştüğü March’ın kardeşiyle birlikte olması bir tür aşkın sonucu, aynı zamanda stratejinin bir parçası, bölümden bölüme değişen gerekçeler. Ne yaşadığını bilmeyen bir adamın peşinden gidiyoruz okur olarak, fazla batırmamasını veya hepten batırmasını umuyoruz, oysa Amerikan dangalaklığını karadelik gibi çeken etkisiz eleman rolünden kurtulamayacak avanakların en önde bayrak sallayanı. Oğluyla ilişkisi de aynı peşrev, saldırıdan sonra çocuk babasının öldüğünü söylemiş okulda, Remy’nin eski eşi bir buluşma ayarlamış, olayı konuşacaklar oğlanla. Kolektif acının bir parçası olmaktan bahsediyor oğlan, babasının ölümünü kurgulayarak başarabilmiş. Feda edilen baba öyle oturuyor, içinden karşı çıkmak geliyor da gücü yok, zaten çocuğun kendinden daha zeki olduğunu anlar anlamaz hemen mesafe koymuş araya, önceki yaşamının önemsiz bir parçası. Ölüyken daha iyi bir baba işte, öyle kalması gerekiyor ama huzursuzluk lazım, keder lazım, yıkıklık lazım, dert oluyor hemen. Sonlara doğru oğlanın orduya katılmak için başvuruda bulunduğu bir sahne daha var, hani ülke cortladığı için sağa sola saldıracak da asker lazım, Remy takip ettiği oğlanın ardından binaya girecekken önüne bir subay çıkıyor, kalaylıyor resmen adamı. Ne keder, dikiş tutmayan bir ilişkiyi ipliğine kadar görmekten ne oldu, roman şiştikçe şişmiş oldu işte. Olay örgüsüne azıcık olsun girmek istemiyorum, bulmaca çözmeyi sevenler için dört dörtlüktür de hangi fotoğrafta hangi evdeki yemek tarifi görünür, kim nerede kiminle ne yapmıştır, o oraya neden gitmemiştir mesela, bunun söylediklerinden şuna dair öyle şeyler çıkarsa onu öyle falan, düğüm üzerine düğüm çözmek isteyenler beğenecektir. Birkaç ilginç nokta var tabii, onlardan bahsedip bitireceğim bu can sıkıntısını. “Jaguar” kod adlı Müslüman abinin söyledikleri: “‘Putlardan söz açılmışken, anlamadığım bir şey var,’ dedi Jaguar. ‘O gün dumanların içinde Şeytan’ı gördüklerine gerçekten inanan onca insan… Bunu biraz moral bozucu bulmuyor musun? Uğruna savaş verdiğin insanların yarısı Şeytan’ın kül ve dumandan oluşan bulutlarda gezindiğine inanırken sen yobazlarla, karanlık çağlardan kalma bağnazlarla savaşma iddiasındasın.’” (s. 333) Bir şey daha, Jaguar “biz” diye bir şeyin olmadığından bahsediyor Remy’nin iddia ettiğinin aksine, kafalarına göre taraf değiştiren gruplardan “biz” olmaz. Düşmanlarını silahlandırıyorlar, sonra kendi silahlarıyla vurulduklarında şaşırıyorlar, tarih bunların dört yılda bir yaptığı seçimlere uymayacak kadar karışık. İnsan daha da karışık, uçtum akıllıların verdikleri oylarla belirlenen yöneticilerden ne beklenecek? “‘Taştan seyyahları ve mermerden askerleri, cennetteki bakireleri ve dumanlar içindeki şeytanlarıyla acaba deli olan onlar mı diye düşünmüyor musun? Bazen kendimin şu dünya üstünde kalan aklı salim tek insan olduğumu düşünüyorum.’” (s. 335) Son görüşmeden sonra sistem kapanıyor, Remy hastanelik oluyor, uçuş yasağına rağmen April’la ülkenin diğer ucuna uçakla gittiği için bir gözünü kaybetmesinden sonra beynini de kaybedecek duruma geliyor. Oğlunun ziyareti, eski eşinin, tanıdıklarının, ayağa kalktığı zaman halletmesi gereken çok iş var. Yatarken kafasına sıkılmazsa tabii.

Siren’in ilk dönem bastığı kitaplar biraz, şey, güncel olayları merkeze alan kötü çoksatar. ABD’de çok satması anlaşılır da burada kaybolup gider, bilinmez. Roman boyunca aman öyle facia, babam şöyle toplumsal kırılma, tamam da Remy gibi üfürükten bir karaktere bağlı kalınca, eleştiri yerellikten sıyrılamayınca olmuyor, anlaşılmıyor bile. Yani arayıp bulmaya gerek yok, okumaya da gerek yok, hemen elden çıkarılacakların arasına koydum. Kayığım Rosinha‘yı okuyorum şimdi, buram buram sertão havası, kendime geldim. Hava da soğuk, süper olay. Bu yazı bitmek bilmiyordu, nihayet.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!