Cemal’in YAE’cileri, AKP’yi eleştirdiği, eleştire eleştire bir hal olduğu yazılarını bir yana bırakırsak, yani bir parıltı yok o yazılarda, elbet güncelin eşelenmesi ve AKP’nin zortlamalarının kaydı nitelikli yine, de, sönük yazılar. Başlık “Demokrasi Öldü” olsun, başlangıç: “Evet, demokrasi öldü! Öldürdüler onu!” Gerisi Cumhuriyet devrimlerinden itibaren süregelen kurumların, yapıların önemi, mesela Köy Enstitüleri’nin tam bir başarı hikâyesi olacakken kapatılmaları, o zihniyetin yakın tarihteki tezahürleri. Derinlikten yoksun diyeceğim. Analiz yok, Akbal’ın yazılarından hallice. Gezi’nin sıcağı sıcağına irdelenmesi hoş ama aynı çerçevenin etrafında dönüp duruyor Cemal, ne kadar büyük bir direnişti, bir kuşak ayaklandı adeta, apolitik olduğu söylenen gençler öyle bir ayaklandılar ki mutlu yarınlara pencere açtılar falan. Kütüphane yazısı mesela, yurdumun insanı o kadar okumuyor ki Japon iki yüz elli kat fark atmış bu konuda, gazete dahi okumuyor insanımız, sonra demokrasi memokrasi konuşuyoruz. Marksizm okumakla mı gelişecek, yayılacak, evet, pratikle birlikte teori de yükselmeli, devrimcilerin eksiği bu. Gezi’deki kütüphane bu açıdan önemli Cemal’e göre, üç beş kişi oradan kitap alıp okumaya başlasa kâr. Gökhan Arslan anlattıydı o kütüphanenin nasıl kurulduğunu, kaç gün orada yatmış da göz kulak olmuş ortama. Biber gazını damacanada söndürenler cephesinden bakınca, tabii ki önemliydi Gezi, Cemal’in anlattığının ötesinde bir dinamizmi vardı da onun bulunduğu yerden katılmayanları düşününce, bilemiyorum, vapurda bir arkadaşımın, “Mustafa Kemal’in askeri değilim ben kardeşim!” diye çıkıştığı amcayla tartışmasını hatırlıyorum. Cemal’in gösterdiği kefe dar açıkçası, Gezi’ye gidenlerin tümünü almaz. Neyse, politik yazıların çoğunu öteleyeceğim çünkü çok daha kıymetli konular var Cemal’in değindiği: TÜYAP’ın onur konuğu olduğu yıl yazdığı özyaşamöyküsü bir, Vergilius’un Ölümü‘ne yazdığı önsöz iki. 5 Mart 1942’de, saat 23.15’te, İzmir’in Alsancak semtindeki Memleket Hastanesi’nde çok “soylu” bir ailenin soysuz oğlu olarak doğmuş. “Anadolu Aydınlanması”nın filizlendiği yıllar, savaşın tam gaz gittiği yıllar, nüfus cüzdanının sayfalarından birinde “ekmek karnesi verilmiştir” diye bir damga var. Köy Enstitüsü’nde okuyan gençlerin karınları da yeterince doymuyor ama ceplerinde Antigone var, okuyorlar, açlığı giderirse artık. Bu kitap bahsi birkaç yazıda karşımıza çıkıyor, Cemal’in okumaya verdiği önemi göstermek için aynı örneği on kez kullandığını görüyoruz. Kullanır da tekrarlardan fenalık geliyor bir yerde, o yüzden öteledim. Filan, bu soyluluk soysuzluk meselesine gelince, Hasan Cemal’in kuzenidir Ahmet Cemal, amcaoğulları. Cemal Paşa’nın torunları. Paşa torunu olması beklenen Ahmet Cemal’e o soyluluk hiç uymamış, zaten bir tür soysuzluğu taşımış ömrü boyunca, annesinin anlattığı hikâye belirlemiş bütün yaşamını. Aldırmak istemiş annesi, evliliğinin uzun sürmeyeceğini, çocuğun analı babalı büyüyemeyeceğini düşününce en iyisi öylesiymiş, bir dünya ilaç da kullanmış ama düşmemiş Ahmet Cemal. Biraz tuhaf gelmiş ona bu hikâye, istenmeyen bir çocuk nasıl hissederse öyle hissetmiş. Madem doğmuş, soyluluğu değil de görevlerini bilmiş, en iyisini yapmaya çalışmış ne yaptıysa. Ailesine yük olmaması gerekiyor, İstanbul Hukuk’ta okurken Almancadan çeviriler yaparak kazanmış hayatını, okulu dört yılda bitirdikten sonra görevlerinin de bittiğini düşünerek istediği gibi yaşamaya karar vermiş. Onca şahane çeviriyi böyle bir yaşamaya borçluyuz, Cemal çevirilerini yayınevlerine geç teslim etmesiyle bilinirmiş de orasını burasını düzeltmekten, mükemmelleştirmeye çalışmaktan alamazmış başını, hep daha iyisini ararmış. Yalnızlıktır, “külrengi” yakıştırmasını Fatih Özgüven’in Colette’ten yaptığı bir çeviriden çarpıvermiş, öyle bir uyuyormuş ki. Meşhur çevirisini bu hikâyenin tam ortasına yerleştirebiliriz. Kırk yılda tamamlamış Cemal, tamamlamamayı yeğlermiş. “Çünkü bu çevirinin hikâyesi aslında bir tür aşkın, çok büyük bir tutkunun hikâyesi, ve sanırım bu hikâye, hayatımın sonuna kadar sürecek. Bu sözünü ettiğim öylesine bir tutku ki, hayatımın kırk yılı boyunca bu çeviriyi yalnızca kendim için yapmışın. Bunu şimdi, geriye baktığımda, çok daha açık ve seçik görebiliyorum.” (s. 34) Romanı ilk kez okuduktan sonra kendine çevirmen demeyi bırakmış, ne zaman ki bitirecek çeviriyi, o zaman demeye karar vermiş. Ömürlük yolculuk gerçekten, çevirinin gerektirdiği birikimi elde edesiye birkaç cümle sadece, duygusal çalkantılarda masanın başına oturmaca, Almanca ve Türkçede yetkinleşinceye kadar denemeler. Nedir, Vergilius’la bir bulmuştur kendini Cemal, ikisi de kökeniyle boğuşurlar, yalnızlıklarına sığınırlar, sanat üzerine düşünürler sıklıkla. Huzursuz ruhlar. “Vergilius’un Ölümü, hep yalnızca kendim için, hiçbir yayınevine bağlayıcı bir söz vermeksizin, yalnızca kendim için yaptığım bir çalışma, atıldığım bir serüven olarak kalacak. Ve İsa’dan önce birinci yüzyılda yaşayan, eserleri ile hâlâ Roma Antikçağ’ının dünyasının en büyük şairi sayılan Publius Vergilius Maro’nun bu romanda Hermann Broch’un kalemiyle dile getirilen, sanatla, sanatçılıkla, sanat eseri ile bir ömür boyu sürmüş hesaplaşması ve savaşımı, bir direniş modeli olarak benim hayatıma da geçti, daha doğrusu hayatımın örgüsüne yerleşti.” (s. 41) Kırk yıllık “tek mutlak özgürlük alanı” bu çeviridir Cemal için, “her şeyi ile ona ait”tir.
Denemelere bakalım, “Önce Şairleri Yaktılar…”da 1993’le 2013’ü bağlıyor Cemal, aslında Ataol Behramoğlu’nun değindiği silme meselesine eğiliyor. Dize silmece, ders kitaplarında Cansever’in masalı şiirinden birayı çıkarmışlardı, daha doğrusu masaya konanlar arasında yoktu biranın dökülüşü. Ama var biranın dökülüşü, masaya konuyor. Peki ders kitaplarında neden konmuyor, şiir neden tahrif ediliyor, çünkü bira masaya konmaması gereken bir şey. Bakanlık öyle bir karar almış, masaya neyin döküleceğini en iyi bilenler hemen el atmışlar şiire. “Durum gerçekten çok tehlikeli. Çünkü önceleri kimi şairler kitaplara hiç alınmazdı. Durum vahim ama açıktı. Sonra kalkıp şairleri yaktılar. O durum da korkunç, feci ama açıktı. Şimdilerde ise kitaplara aldıkları şairlerin şiirlerini sakatlıyorlar.” (s. 50) Sinsilik tabii, dize çıkarmak da nesi. Kafka’nın Şato‘sunun Silivri’de peydah olması bir başka yazının meselesi. “İyi ki Kitaplar Var”da Birsen Ferahlı’nın bir incelemesine değinmiş Cemal, gerçek edebiyatın her zaman insanın acılarını ve iktidarın alacasını dile getireceğini söyleyen Ferahlı’ya övgü. Selim İleri’nin bir romanını övüyor Ferahlı, Cemal tamamını okumadığı bir kitap hakkında daha önce yazmamış, kehanette bulunmaya kalkışmamış ama yazıdan pek etkilenmiş olacak, o da övüyor bir güzel. Gerçek edebiyatın neyi kurcalayacağını bilemiyorum, bilenlere gıpta ediyorum, yine şöyle sağlam bir gıpta ettim ve huzursuz, karışık dünyama döndüm. Cemal gibi olmak isterdim açıkçası, kesin fikirlerim olsa bilgimin olmadığı bir konuda birilerinin savlarını destekleyebilirdim. Ben patlıcanı koşulsuz desteklerim mesela, patlıcanı desteklemek için gereken asgari kesinliğe sahip fikirlerim var. YAE yazılarını özetleyeyim: eh, o kadarını da beklemiyorlarmış AKP’den, onlar da çok şaşırmışlar, nasıl olurmuş da AKP onca şeyi yapabilirmiş. Cemal ne kadarını beklediklerini, o kadarını neden beklemediklerini soruyor. “İktidar, sizin beklediğiniz sınır noktasında kalacağı yolunda size senet mi vermişti?” (s. 63) Tanzimat aydınlarının yoluymuş YAE’cilerin yolu, iyi niyetli aydınlar -varsa: Cemal çoğunu saftirik buluyor, azını da aydın görünümlü gerici- iyiyi umdular ama kahvenin gediklilerinden Hilmi Dayı kadar öngörülü olamıyorlarsa orada bir sorun var. Ve bu konuda sorumluluk kesinlikle onlara ait, herhangi bir iktidara değil.
Denk gelen baksın, ben aradığımı bulamıyorum Cemal’in yazılarında.











Cevap yaz