Alan Bennett – Kraliçe Kitap Okursa

Zart diye “Kraliçe Kitap Okursa“, oysa “The Uncommon Reader“. Kapağa da koyunca fotoğrafı, tamam? Kraliçe kitap okuyor, okudukça okumak istiyor, dakikliğini yitiriyor, bürokrasiyi karman çorman ediyor derken kurmaca yazmaya karar veriyor. Aranın hikâyesini okuyacağız, kraliçelikle okurluk, giderek yazarlık kesişimi ilginç sonuçlara yol açıyor. Bennett aldığı tiyatro ödülleri için koca bir bölme yaptırmıştır herhalde, belki iki elinde birer ödül, minyatür bir sahnede oynatıyordur. Metninin “oyunluğu” anlaşılır. Karakterler jestlerine, mimiklerine kadar mevcutlar, hatta çaresizliklerine kadar. “Bu kılsız oyun yazarı ve romancı konusunda kendisine brifing verilmemiş olan başkan hemen sağa sola bakınıp kendi kültür bakanını aradı. Ama kadın, Canterbury Başpiskoposunu dinliyordu.” (s. 5) Windsor’da resmî bir yemek, Kraliçe Majesteleri’nin yanında Fransa devlet başkanı, birlikte Waterloo Salonu’na doğru yürürlerken nihayet yalnız kaldıklarını söylüyor Majesteleri, sorularını sorabilecek. “Kılsız oyun yazarı ve romancı” Jean Genet, homoseksüel ve hapishane gediklisi ama yine de anlatıldığı kadar kötü biri değil, iyi biri, öyle mi? Fransızcaya dönüyor muhabbet, gösterge, devlet başkanı kendi dilinde dahi rahatsız çünkü tanıdığını söylemesine rağmen tanımıyor Genet’yi. Majesteleri’nin etrafında kim varsa aynı sıkıntıyı yaşayacak artık, Norman Seakins hariç. Tanışmalarıyla başlıyor her şey, şımarık köpekler binanın etrafında dolanıp City of Westminster gezici kütüphanesinin arabasına ıstırap olunca. Şoför kitaplara etiket yapıştırdığı için gelen kadını fark etmiyor, görür görmez yerinden öyle bir fırlıyor ki kafasını raflara çarpıyor, deviriyor bir standı, kitap okuyan işçi tulumlu genç adam da hazır olda. Okumaya pek vakti yok Majesteleri’nin, tavsiye istiyor, ne tür kitaplardan hoşlandığını soruyor Bay Hutchings, şoför. “Kraliçe tereddüt etti, çünkü doğruyu söylemek gerekirse pek bilmiyordu. Okumak hiçbir zaman pek ilgisini çekmemişti. Kitap okurdu tabii ki, herkes gibi, ama kitapları sevmek, başkalarına bıraktığı bir şeydi. Bu bir hobiydi ve onun işinin doğası gereği, hobileri yoktu. Jogging, gül yetiştirme, satranç ya da kayalara tırmanma, pasta süsleme, model uçaklar. Hayır. Hobilerde tercihler vardı ve tercihlerden kaçınılmalıydı; tercihler dışlardı insanları. Yani tercihi olmayanları. Onun işi, ilgilenmekti, kendisiyle ilgilenen biri olmamaktı. Ve ayrıca, okumak bir şey yapmak değildi. O, bir şeyler yapan biriydi.” (s. 8) Altı kitap alabilir kütüphaneden, dehşet! Ne alacak? Cecil Beaton? Fotoğrafçı, Majesteleri hatırlıyor, oralarda dolaşıp şak şak fotoğraf çekermiş, tam orada durup şak şak! Onun hakkında da kitap var tabii, sayısız davet, toplantı, şu bu, yıllar geçmiş, kaçırılanı yakalamak lazım. Edebiyat sohbeti başlıyor, Majesteleri bir bilgiyi yanlış hatırlayınca Norman Seakins düzeltiyor, düzeltilmeye alışkın olmayan Majesteleri azıcık homurdanıyor herhalde. Sanatın eşitleyiciliğiyle ilk kez karşılaşıyor belki, Seakins’e mutfakta çalıştığını tekrar söyletmesi küçücük bir uyarı. Kitabını alıyor, evet, hatırlıyor yazarını, saraya gelmiş bir zamanlar. Dedim de, şurada besbelli Majesteleri’nin ilgisi, yapması gereken o kadar iş arasında nereden bilecek Page’i, May’i falan, anca aynı sofraya oturduysa. Başka bir mevzu, Bennett popülerliği de kurcalıyor azıcık, ilgilendiği bir kitabın yazarının o kadar da bilinmediğini öğrenince şaşırıyor, onu kendisi dame yapmış çünkü, Hutchings halkın gönlünü kazanması için bunun pek yeterli olmadığını söylemekten kaçınıyor. Politika, farklı dünyalar çarpışıyor, resmiyeti bozmamak lazım, dikkat etmeli çünkü Majesteleri bir sözüyle generalleri dağ tepe koşmaya gönderebilir emekliliklerine kadar. Örneği var ilerleyen bölümlerde, Seakins katakulliyle üniversiteye gönderildiği zaman Majesteleri yine şaşırıyor, Majesteleri’nin şaşırması olağan bir şey olmadığı için edebiyatın şaşırtıcılığı yanında sanatın yaşamına sirayet etmesiyle işler yolundan azıcık çıkıyor tabii, kaç zaman sonra denk geldiklerinde gerçeği öğrenen Majesteleri genç arkadaşını tekrar yanına aldıktan sonra Sir Kevin’ın masasını boşalttırıyor. Gerçek suçlu danışman da, bürokraside günah keçisi ilan edilenin başına gelir ne gelecekse. Yeni Zelanda’ya bir bilet, eskiden olsa kelle kesilen kütüğe yollanırdı, böylesi çok daha iyi.

İlk kitaba dönelim, Majesteleri’yle kocasının sıradan, resmî muhabbetleri, hani babıldama neredeyse, yaşamlarının tekil yansımaları ne kadar muhabbetse. Adam yatmaya giderken Majesteleri kitabını açıyor. Ta daa! Ertesi çarşamba gezici kütüphanenin geleceğini hatırlıyor, bir araştırma laboratuvarına yapılacak geziyle ilgili ayrıntıları dinlemek istemiyor daha fazla. Sir Kevin kâğıtlarını toplarken düşünüyor, Majesteleri’nin kütüphaneleri, milyonlarca kitabı varken neden bir gezici kütüphanenin peşine düşüyor ki? Bay Hutchings’e ödünç aldığı kitaptaki herkesin aynı şekilde konuştuğundan bahsediyor, eleştiriye de başlıyor yani Majesteleri, görgüsü, zevki gelişiyor yavaş yavaş. Yarım bırakmamış kitabı, öyle yetiştirilmiş, bir işe başladıktan sonra asla yarım bırakmak yok. Matrak: Seakins resimden de anlıyor, ressamların eserlerini biliyor, bahsettiğinde üçüncü kez soruyor Majesteleri, Seakins mutfakta çalışıyordu, değil mi? George Eliot’ın veya Henry James’in geç dönem eserleriyle karşılaşsaydı daha fazla denk gelmeyeceklerdi muhtemelen, Seakins ve Bay Hutchings hangi kitapları tavsiye edeceklerini biliyorlar, seviyeyi yavaşça yükseltiyorlar, Majesteleri böyle “yakalanıyor”. Burnu mu akıyor, belki de akmıyor, o gün yataktan çıkmamaya karar veriyor. Hiç alışıldık değil, doğru da değil, ama, öyle artık. Seakins mutfaktan kurtuluyor, şöyle güzel bir üniforma, Majesteleri’nin yakınına geliyor. Yazarının eşcinsel olduğu bilinen bir kitap var sırada, biraz kaygılanıyorlar, Majesteleri ne der? Kurgu işte, olur öyle şeyler, yazarının gerçek hayattaki köpeğinin adının “Kraliçe” olduğunu öğrenmedikten sonra Majesteleri için sorun yok. Seakins nasıl düşünüyor, son derece insanca: “Aslında Norman Kraliçeden hiç etkilenmiyordu, çünkü kadın ona o kadar yaşlı görünüyordu ki, yaşlılığı yüzünden onun kraliçeliği falan kalmıyordu ve Kraliçe bunu bilseydi pek o kadar sevinmezdi. Norman’a göre, o kadın bir kraliçeydi belki, fakat aynı zamanda da yaşlı bir kadındı ve Norman çalışma yaşamına Tyneside’daki bir yaşlılar evinde başladığından, ona göre yaşlı kadınlarda korkulacak bir şey yoktu. Norman’a göre, bu kadın onun işvereniydi fakat onun yaşı, kendisini Kraliçe olduğu kadar, bir hasta haline de getiriyordu ve bu niteliklerin ikisinden ötürü de suyuna gidilmeliydi; gerçi, doğru, bunlar hep Norman’ın, kadının ne kadar uyanık ve ziyan olmuş biri olduğunu fark etmesinden önceydi.” (s. 17) Ayrıca oldukça gelenekçi bir kadın, kitabın sadece kütüphanede okunduğunu düşünüyor başlarda ama her okur kendi mekânlarını bulur, malum, gelenek çatır çutur kırılıyor, makam arabasında koltuğunun altına kitap sıkıştırmasından bilmem neredeki etkinlikten önce boş zaman yaratıp üç beş sayfa daha okumaya çeşitli dalavereler. Kraliyet çapında. Başbakanla rutin görüşmelerinin atmosferi değişiyor zamanla, yardımcılarının rahatsızlıkları peydah oluyor, Majesteleri bir çıkış yolu aramaya başlıyor ama görevleri o kadar çok ki uzunca bir süre bulamıyor, ta ki nihai kararını verene kadar. Düzenlediği bir toplantıya katılan eşraf elbet bilmiyor Proust’u, duyan var, duymayan çok, başka yazarları okumuşlar da kayıp zamanla ilgili hiçbir şeyden haberleri yok. Kraliçe o zamanı mı yakalamak istiyor nedir, emsalini bildiği bir durum kendisini de ilgilendiriyor: bir şeyler yazmaya başlamadan önce tahttan kalkması gerek. Memnuniyetle!

Alıntıyla bitireyim. Tavsiye ederim, denk gelen okusun. “Kitapların cazibesi, dedi kendi kendine, kayıtsızlığından geliyor; edebiyatta gururlu bir şeyler vardı. Kitaplar, onları kimin okuduğuna, yahut okuyup okumadığına hiç aldırmazdı. Kendisi de dahil olmak üzere, bütün okurlar eşitti. Edebiyat, dedi kendi kendine, bir Commonwealth’tir, harflerse bir cumhuriyet.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!