Yervant Sırmakeşhanlıyan – Balıkçı Sevdası

“Yeruhan”ın biyografisi: 1870, Hasköy. Semtte okuyor, Nersesyan Okulu. Galata’daki Getronagan Ermeni Lisesi’ni bitiremedi çünkü çalışkan değilmiş, hastalığı nedeniyle bitirme sınavlarına da katılamayınca okuldan ayrılmış. Otodidakt, Fransızca öğreniyor ve Fransız gerçekçi yazarlarının eserlerini okuyor, yıl 1886. Hani o dönemin yazarları Fransızların üçüncü sınıf yazarlarından etkilendiler de zottirik şeyler yazdılar diye eleştirilirler, “arka bahçe”de bambaşka şeyler oluyor oysa. 1889’da ilk yazıları çıkıyor dergilerde, gazetelerde çalışmaya başlıyor Yeruhan, dönemin yazarlarının ilgisini çekiyor ki biri Krikor Zohrab. 1893’te Yeruhan’ın öykülerini yayımlamaya başlıyor Zohrab, üç yıl sonra Hamidiye Katliamları başlayınca Yeruhan ülkeyi terk etmek zorunda kalıyor, Varna’ya yerleşiyor. Dergi çıkarıyor, Paris’teki, İstanbul’daki gazetelere yazı gönderiyor. 1900’de göçmenleri anlattığı, bitiremediği romanı tefrika ediliyor, 1904’te Mısır’a geçip Sımpar Pürad’la birlikte bir dergi çıkarıyor. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla İstanbul’a dönüyor, edebiyatta Ermeni gerçekçiliği temsilcilerinin eserlerini yayınlayan bir gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yapıyor, bitiremediği Getronagan Lisesi ve Üsküdar’daki Surp Haç Okulu’nda Ermenice dersleri veriyor. Öyküler, Romanlar, en sonunda okul müdürlüğü. 1915: “Harput’tan tehcir edildi. Öğretmen-yazar Hovhannes Tılgadıntsi, Rahip Bısag Der Khorenyan, Yeprad Koleji öğretmenleri, eşi ve iki çocuğu ile birlikte, Elazığ-Diyarbakır yolu üzerinde, Mastar Dağı’nda, Deveboynu adıyla anılan yerde öldürüldü.” (s. 7) Toplumcu gerçekçi öyküler buralarda 1800’lerin sonlarında yazıldı ilk, dünyayı pek yakından takip eden Ermeni yazarların eserleri. Aşırı dramatik finaller, göze sokulan kırılma anları bir yana, Yeruhan’ın öyküleri zamanına göre iyidir. Falsolarına rağmen. İşçi sınıfının yokluğa karşı direniş biçimlerini, kenar mahallelerin halini gösterir bu öyküler, Haliç’ten Pera’ya. Bazen direnemeyiş biçimlerini, “Karidesçi”de olduğu gibi. Gece saat on, ürkünç sesiyle ortaya çıkıyor, “Galata’nın kudurgan ve köpürmüş bir nehir gibi akan kalabalığının ortasında”. Bacakları uzun, yaz kış aynı ceketi giyiyor, göğüs kılları orman gibi. Birahanelerde karides satıyor Mirik, şaraphanelerde de tanınıyor, hikâye sıkmayı pek sevdiğinden müşterisi var bayağı. Bier-Hol Birahanesi’nde muhabbet etmeyi seven bir müşterisi yeni kıyafetlerini övüyor bir akşam, Mirik utanıyor, öbürlerinin eskidiğini söyleyip arazi oluyor. Yan masadaki kızda gözü, haftanın üç günü sevgilisiyle birlikte oturuyorlar orada, Mirik en büyük karideslerini ona ayırıyor. Para gerekmez, başka vakit verir, ne olacak. Üste başa çeki düzen veriyor günden güne, Mirik şeklini şemalini düzeltiyor, en faça cismiyle kızın yanına gidiyor. Şaşkınlık. Hayır, artık karides yemiyor kız, hem elbiselerini niye değiştirmiş ki Mirik, kızın babasına benzemiyor artık. Ya da niyeti ortada. Ya da bir başkasına dönüştüğünden. “Tamirci çırağı”. Balıkçılarla dolu öyküler, Hasköy’ün sularıyla cebelleşip zar zor geçinenler âşık olurlarsa ne halt ederler, hele üst sınıfın kızlarına tutulurlarsa? Luca’nın Sırrı‘nda diyordu Silone, köylünün aşkı olacak şey değildir, ahlaksızlıktır hatta, köylü kimseye öyle büyük büyük duygular besleyemez, evlenip çocuk yapar ve yaşı gelince çocukları ahıra, tarlaya sürer, yaşamı bundan ibarettir. Neyse, Hampik onlu yaşlarının sonunda bir genç, kanı kaynıyor, hamal. “Limandaki hamalların çamaşırlarını yıkayarak geçimini sağlayan annesinin eline tutuşturduğu kuru ekmeği kemirerek akşama kadar çamaşırhanede zırıldar dururdu. İki yaşına geldiğinde, annesi kömür gazından zehirlenip öldü. Balıkçılık yapan babası da denize düşüp boğulmuştu. Hampik sahipsiz kaldı; yaşı altıya geldiğinde, geceleri yatacak bir yer, gündüzleri de yiyecek bir parça kuru ekmek bulamadan sokaklarda sürtmeye başlamıştı. Bütün bunlara rağmen, eziyetli yaşantısı onu ezmeyi başaramamış, aksine, güçlü bir vücut ve yenilmez bir ruh kazandırmıştı.” (s. 21) Eh, öykülerdeki karakterlerin ortalaması bu. Bir gün çok güzel bir kızın eşyasını taşıyor, hemen tutuluyor tabii, avcuna konan kırk parayı ne yaptığını bilmiyoruz ama Siranuş’u tekrar görmek için barakasını terk edip üç beş eşyasını kızın yaşadığı yerin yakınlarına yığdığını, mahalleliye kendini sevdirdiğini öğreniyoruz. Siranuş’a da sevdirecek kendini, plan hazır ama hayat kafasına göre takılıyor, Siranuş bir zırtapoza âşık oluyor, mektup alıp vermek için Hampik’i kullanmaya başlıyor. Oğlan çaresiz, getir götürü yapıyor ama gururundan da geçmeyecek, hamlesini yapacak. Terso mu, vay şırfıntı, söylediği lafları unutmasın ki Hampik’in yıllar sonra yapacağına şaşırmasın. Bir öpücük istemiş Hampik, o beyaz gerdandan bir öpücük, unutmayacak. Yıllar, yıllar, yıllar, Siranuş o dallamayla evlenmiş de evde tutamaz olmuş adamı, hemen Maryam’a gidip büyü yaptırıyor. Levrek lazım, o mevsimde nereden bulacaksa artık. Balıkçıları gezerken Siranuş, dükkânına girdiği adamı başta tanımasa da Hampik tanıyor kadını, ağzının kenarıyla bir gülümsüyor, sonra öpücüğünü istiyor. Boyun açık, Siranuş izin veriyor fakat hüzünleniyor Hampik, öpmüyor, balığı alıp gitmesini istiyor kadından. Tam delikanlı, haso Hampik.

Ölümlü öyküler var, öyleydi böyleydi derken gençler evlenmeye karar veriyorlar, aileleri ikna ettikleri oluyor, edemedikleri oluyor ama kavuşuyorlar, düğün gününü beklemeye başlıyorlar. Biri ölüyor, ya balıkta boğuluyor ya kayalardan düşüyor, talihsizlik. Geride kalan delirmese, ömrünü yasla geçirmese olmaz, bir kadın her gün tuttuğu balıklara sevdiğinin nerede olduğunu soruyor, bir diğeri yirmi kilo patlıcan yiyip nikotine dönüşmeye çalışıyor, bunlar tipik. Nedir, mekânlar ilgi çekicidir, Haliç’teki balıkçı evleri, tekneler, yokuşlar, Beyoğlu’nun bilmem nereleri çağırır resmen, bir zamanlar var olmuş dünyaya açılır. Mesela stadyumun kenarından Kasımpaşa’ya iniyorum, eski eski evler var, oralarda kimlerin yaşadığını anlıyorum az, ne bileyim, İsmet Ay’ın ömrünü geçirdiği kırmızı konağı görmüş kadar oluyorum. Tuma’nın mütevazı evi oralarda diyelim, adamımız illa vurulacak birine, kız hastalanınca onu yaşatmaya çalışacak. Biriktirdiği üç kuruş para bir ayda ilaçlara gitti, kız iyileşemedi, sonra evi de satıp dört doktor tutacak ama verem bu, öyle evle konakla geçmiyor, bu kez hırsızlığa çıkıyor Tuma. Yakalandığında altı ay yiyor, sevgilisinin başına ne geldi bilmiyor. Su diye inliyordu en son, evleneceği adama yalvarıyordu, yaşatabilse keşke. Hapisten çıkınca mahalleye dönen Tuma mezarlığın yanından geçerken kalabalığı görüyor, gidip bakıyor ki kızı gömüyorlar. Deliriyor, artık her gün su götürüp mezara dökecektir. Parasız yaşanmıyor, kimsede beş kuruş yok, korkunç koşullarda kadere kırk beş. “Balıkçı Sevdası”nda keskin bir dönüş var, dikkate değer. Bir yere kadar aynı yine, Gumik kayıkhanenin üst kısmında, derme çatma bir yerde yaşıyor, yirmi beş yaşında, ekmeğini denizden çıkarıyor. Sabah tuttuğunu akşam satarak, tamam, daha yaşar öyle de kalbi isyan ediyor en sonunda, çamaşırcının kızı Peruz’a yanıyor. Başta ilgisiz görünmeye çalışıyor ama Peruz da âşık oluyor bir güzel, arkadaşlık başka bir şeye dönüşüyor, güzel oluyor öyle. Başka bir güzellik, erkekler soruyorlar kadınlara, Gumik, “Beni alır mısın Peruz?” diyor mesela, başka bir öyküde de durum aynı. Alır Peruz, elbet alır da annesine sorması lazım önce, anca o zaman. Gumik havalara uçuyor, tuttuğunun beş katını tutmaya başlıyor, para lazım çünkü. Peruz’a balıkların en güzellerini ayırıyor, sepete koyuyor da kedinin biri musallat. Yazmak olmaz, Gumik kediyi yakaladığı gibi hacamat ediyor diyeyim, kedinin her yeri her yerde. Peruz uçuşan elbisesiyle, coşkuyla geliyor ama o ne, kedi bir kenarda, aynı kedi başka bir kenarda. Diyeyim. Gumik mi yaptı? Evet, Gumik kabul ediyor, balıkları lüpletiyormuş çünkü pis musibet. Kekeliyor Peruz, annesinin söylediği, hayır, evlenmek istemiyor artık, annesinin izin vermediğini söylüyor. Annesi izin vermemiş. Gumik donup kalıyor, şaşırıyor, nasıl izin vermez? Önünde kedi, gözleri pörtlüyor Gumik’in. Cortlattın perdeyi eyledin viran Gumik, anlamadıysan.

Denk gelen bir baksın derim, Yeruhan’ın öyküleri bayağı bir şeyi önceliyor.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!