Cahit Kayra – Bodrum Üzerine Çeşitlemeler

Çok sanatçının anılarında, yazılarında geçer Kayra, Cumhuriyet’in önemli bürokratlarından biridir. Bodrum’un sefiridir aynı zamanda, o eski kenti pek hoş anlatır. Kent dememeli belki, kasabayı, köyleri. Ve bankerleri, 1980’li yılları: “Paralı ya da Parasız Olmak”ta “Pastelli” dediği Kastelli’nin para dağıttığı işitilince yaşananlar nedir, matrak. Bilmem nerenin terasında entelektüel tayfa, Günter Grass hakkında konuşuyorlar, sonra Arif Bilgin’e İstanbul’dan telefon geliyor. Yüzü yemyeşil dönüyor masaya Bilgin, acilen İstanbul’a dönmesi gerektiğini söylüyor, “Pastelli tatili tediyat ediyormuş”. Hep beraber kalkıyorlar, Bilgin’in bankerde dört yüz bin papeli varmış, üç aydır faiz alıyorlarmış, meydana gittikleri zaman anlaşılıyor ki bir onlar değiller. Mahşer yeri. Giden kendi arabasıyla gidiyor, kimi taksi kiralıyor, köylerdekiler cipleriyle gelmişler. Beş bin, sekiz bin, on bin, araba kiraları giderek artıyor, zabıta bir şey yapamayacağını söylüyor, belediye başkanı piyasada yok. Kadının biri gidecek ama beş yaşında çocuğu var, bırakacak birilerini bulmaya çalışıyor. Aşırı kilosu olan birinden fazla para istiyorlar, öyle bir ortam. “Bir aralık Faruk Bey’le karısı Feda Hanım’ı gördüm. Ha, şimdi aklıma geldi. O sırada başka bir şey oldu. Haber geldi. Milas çıkışındaki benzinliklerde benzin kalmamış. Herkes pazarlığı filan bırakıp Yalıkavak yolundaki akaryakıt istasyonuna sürdü. Gecenin o saatinde benzinci Yekçeşim Bilal’i kaldırmışlar. Adamın hiçbir şeyden haberi yok. Don gömlek evden dışarı çıkmış ki, iki yüz tane taksi, özel araba, cip, minibüs. Hem şaşırmış, hem korkmuş. Savaş mı oluyor? Hükümet akaryakıta el mi koydu?” (s. 51) Gözkapaklarından biri düşükmüş azıcık, o yüzden “Yekçeşim” demişler adama, insanımız bombastik. Önce benzin vermek istemiyor, kaymakamı mı, valiyi mi, birini arayacak, güzelliğiyle baş döndüren bir avukat kadın yanaşıp aklını alınca mecbur basmış benzini. Başkomiser yok, o da gitmiş parasını almaya, komiser muavini o hengâmede çalınan arabaların peşine düşüyor bir de. Bodrum’a dönmüş anlatıcı, bakmış ki Kastelli’nin reklamlarında oynayan bir oyuncu kara kara düşünüyor, kim bilir ne kadar kaptırdı. Haber yayılıyor, senetleri kırdırarak satabilirler, parasının yarısını kurtarmak isteyenler için fırsat. Bir hafta önce para çekenler rahat, anlatıcı hepten rahat çünkü parası yok zaten, olanlar düşünsün. Çok hoş, anılardan öyküler. Bodrum’un değişimine dair, pek çok. Gözüm aradı ama bulamadı, Balıkçı’ya neden değinmemiş acaba Kayra, hani en azından adı geçseymiş bir yerde. Bodrum tayfası da yok gerçi, İlhan Berk’i de göremiyoruz. Profesörler var, bürokratlar var, Bodrum’un yerlileri var. İyi yine. “Yaşamının Geri Kalan Kısmı”nda Jale Hanım’ın bir türlü oturamadığı evinin hikâyesi var, Ankara’dan gelenlerin üç beş parayla ne sıkıntılar çektiklerini görüyoruz. Emeklilik planı işte, Jale ikramiyesiyle bir ev yaptırmaya çalışıyor. Mimarı başka, ustası başka söyleyince ustadan yana koyuyor ağırlığını da iş bir türlü bitmiyor, masraf üzerine masraf, gerçi inşaat bittiği zaman evin çok hoş olacağından mimar da bahsediyor ama ustanın ketumluğu hatta inşaatı kimsenin görmesine izin vermemesi sıkıntı. İkramiye gitti, altınlar gitti, boya badana işleri kışın yapılamadığı için yılın yarısında çalışıyor usta, dördüncü yılda da evinde oturamayacak Jale, en sonunda kiralık ilanı veriyor gazetelere. Bir de maaşı iyi bir işe giriyor, Bodrum hayali rafa kalkıyor. Ev hazır oysa.

“Savaş Bitince” yakın tarih hikâyesi, palas pandıras eser kaçırmaca. “1940’ların büyük boğuşma yıllarında bir gün adaların ötesinde torpillenen bir İngiliz savaş gemisini zor bela getirip Gümüşbükü’nün koyunda kuma oturttular. Biz de görmeye gittiydik. Koca çelikten geminin bordasında hangar ağzı gibi iki büyük delik. Arkalarında geminin barsakları görünüyor… Koridorlar, borular… makinalar… her şey.” (s. 67) Harbiye’den girdi anlatıcı, Şişhane’den çıkacak öykünün sonunda, öyle bir uzun anlatı. Savaşçıları severler illa, görmek isterler de kahvede takılan yaşlılardan birinin dediği gibi Almanlar gelseydi daha iyiydi, onlar daha bir savaşkan. Bu geminin kaptanı Walter köylüyle ahbap olmuş hemen, ertesi yıl savaş bitince tekrar gelmiş, ev kiralamış. Oralarda toprağı azıcık kazınca, kıyıda köşede azıcık gezinince kesin bir eser çıkıyor, alıp getiriyorlar Walter’a. Sağlam para veriyor adam, ne getirilirse topluyor, yıllar boyu böyle. Sonra Fransız bir çift geliyor, Kavat Mustafa’nın Ölüdeniz’deki evini kiralıyor, evli olup olmadıkları sorulmuyor çünkü gâvurların o işlerine karışılmazmış. Bu ikisi de köylülerle arkadaş oluyorlar ama Walter’ın keyfi kaçıyor, bunlar da nereden çıktı? Peki Günter? Anlatıcı tam tarif edemiyor ama kocaman bir karavanla gelmiş oraya herhalde, Alman görmek isteyen yaşlı köylüyü sevindirmiş, var olsun. En delisi bu, öyle paralar veriyor ki ihya ediyor oranın insanını, Fransızlarla Walter’ın keyfi iyice kaçtı gitti. En son teknesiyle Amerikalının biri geliyor, bakıyor ki açıklarda da gömü var, hemen İzmir’e gidip büyük bir gemiyle dönüyor. O sıra Bodrum’a gelen müze müdürü, kaymakam falan, mevzuyu anlamışlar da satışlara engel olmaya çalışmışlar, ortada kimse kalmamış. En son tokatçının teki geliyor, Şalom Şapat, duvarlardaki yazıları söküp götürmeye çalışırken yakalanınca bu işin sonu geliyor. Buradan uçurulan o kadar çok eser var ki müzeleri doldurmuştur, ben en son Altes’i gördüm, Ege’yi komple söküp götürmüş adamlar.

“Ahtapot Avcısı” sağlam bir korku öyküsü olabilirdi, bir yerden sonra sinirleri bozuyor iyice. 1930’larda yasa çıktığı zaman herkes üfürükten soyadlarını almış, Mehmet’e “Uslanmaz” düşmüş. Uslu biri aslında, ahtapot avı hariç. Sandalı kırık dökük, anlatıcının motoru iyi, birlikte açılıp ahtapot topluyorlar. Yakın arkadaşlar, pişirip pilava kattıkları gibi gömüyorlar ahtapotu, mis. Ressam Nebil bir yerlerde çizmiştir av sahnelerini sanki, öyle güzel bir manzara. Nebil pek çok anıda geçer bu arada, oraların has ressamıdır, Devrim Erbil’dir belki. İşte, yavru ahtapotları yandan denize salıyor anlatıcı, onlar yenmez, Mehmet görse arıza çıkarırdı. Küçükken başlamış avlanmaya, bir gün denizin altında yakalayıverdiği koca ahtapotun kollarından kurtulamayınca azıcık panik yapmış ama yine rahatmış, bir yerlerini sıksa kurtulur. Kurtulamıyor, hayvanın vantuzları daha yukarılara çıkıyor, Mehmet kafayı gözü sıkıyor ama değişen bir şey yok, diğer kollar da sarıyor, Mehmet korkmaya başlıyor, kollar boğazına dolanıyor, Mehmet kesmeye çalışıyor ama başaramıyor, uzantılar kulağına ve burnuna giriyor, gözleri kararan Mehmet ölümün öyle bir şey olduğunu düşünürken teknesinin ipini görüyor yanında, hemen asılıp yukarı çekiyor kendini. Ağzından burnundan kan geliyor, ateşleniyor, evde yatıyor birkaç gün. Yaşı on beş, sevdadan vazgeçmiyor, bir daha da yakalanmıyor öyle. Başka hayvanlar da var, mesela tavukların ruhsal durumlarıyla insanlarınki arasında koşutluk yakalamaya çalışan anlatıcının, martıyla dostluk kuran balıkçıların hikâyeleri iyidir, iddia edildiği gibi felsefi değildir ama, birkaç eğretilemeyle felsefe yapıldığı olmuştur da başka mesele. Yani bu Bodrum değişmeden önce hikâyeleri varmış, onu anlıyoruz. Ağaçların, evlerin, insanların hikâyeleri bir bir kaybolmuş, yurt dışına kaçırılan eserler gibi sergilenmesi için çalışıyor Kayra, unutulmasınlar diye. Ne güzel çeşitlemeler, katakulliyle voliyi vurmaya çalışan pansiyon sahipleri, efendiden insanların kafayı çat diye kırıp patırtı çıkarmaları, keriz silkelemek isteyenler, silkelenmek istemeyenler, hepsi bir arada. Yeni baskısı yok bu kitabın, olsa iyi.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!