Liji Pulcu Çizmeciyan – İstanbul’da Kayıp Zamanlar

Çizmeciyan önce çocukluğunun Sarıyer’ini anlatıyor. Garo Dayı da hemen hemen aynı yılları anlatmıştı, 1920’lerin sonlarını. Sınıf farkı besbelli tabii, biri konaklardaki yaşamı, diğeri balıkçıların, kahvecilerin, kısaca işçilerin geçim derdini hikâyeleştiriyor, paralel okunursa bütün bir Sarıyer’in insanı çıkar ortaya. Gerçi Çizmeciyan da öyle ağadan paşadan zengin bir aileden gelmiyor, babası Jak Çizmeciyan çizdiği desenlerle ünlenmiş, ardından Hazzopulo Pasajı’nda kendi dükkânını açıp hatırı sayılır bir birikim yaparak çocuklarını görece rahat ettirmiş, gece gündüz çizerek edinmiş servetini. Bağlantılar önemli, İngiltere’ye işlemeli kumaş satan bir tüccar her deseni için bir altın vermiş Jak Çizmeciyan’a, o altınlarla önce konak, sonra apartman, tutumluluk sayesinde. İkinci Dünya Savaşı patladığında evden et eksik olmamış, ekmeklerin tadı kaçmış biraz ama her şey yolunda, ablası İrma’yla güzel güzel gitmişler okullarına, rüya zamanları Çizmeciyan için. Anılarını, öykülerini, romanlarını Fransızca yazmış, Saadet Özen’in teşvikiyle Türkçe yazmış anılarını ikinciye. Notre Dame de Sion Kız Lisesi’nde öğrencilik, ardından öğretmenlik, okul yılları da pek hoş ama asıl Sarıyer ve Beyoğlu civarından hatırladıkları ilgi çekici Çizmeciyan’ın. Neler var, Gazi gelmiş Sarıyer’e, balkondan konuşma yapmış, vatanını ve insanını çok sevdiği belliymiş. Her yer bostan, Hacıosman’ın yokuşu atları yoruyor, İbrahim Efendi öyle bir sirke yapıyor ki dükkânı mis gibi kokuyor. Sebzeye ihtiyaç yoksa sabahları, doğruca helvacılara. Arnavut helvacılar, imalathanelerine salkımlar asılı bir bahçe kapısından giriliyor. “Çöğenle şeker, bahçede bir yayıkta dövüşüyor olur. Elde edilen bu beyaz krema kâğıt helvaların içine sürülür, katlar yapıştırılır… İçeride, büyük bir ocakta helva tavaları, işkence aletleri gibi, ısınır. Bir bir taraf, bir öbür taraf çevrilir, helva katı hazırdır. Bizim için bolca tatlı sürülür ve birkaç kat yapıştırılır. Aman ne güzeldir, tadına doyulmaz.” (s. 7) Tavaların işkence aleti gibi ısınması nereden çıktı bilmem, böyle pek çok tarif verir Çizmeciyan, çocukluğunun lezzetlerini yaşatır. Akide şekerinin yapımı mesela, şu sahne, kancaya takıp takıp sertleştiriyorlar, sonra makasla kesip lüp lüp yiyorlar, mis. Bulgar sütçünün salebi, bilmem kimin kol börekleri, Sarıyer her telden çalıyor yemek konusunda. Palamut ve uskumru ucuz, Hüsnü Reis’in balıkları lezzetli, bol bol balık yeniyor. Sarıyer’deki evin fotoğrafı var, sanırım çarşı civarındaki dört katlı evlerden biri, yıkılıp yerine başka bir bina yapılmış ne yazık ki ama benzerleri duruyor, bugün de görmek mümkün. Çirozlar kurur, dalyanlar sökülür, en sevilmeyecek mevsim, şehre dönüşün habercisi çünkü. Komşulara bir girsem çıkamam, herkesin normalliği veya tuhaflığı benzer. Pupulik Hanım’ın parmakları artritten eğilip bükülmüş, yine de bütün gün mutfakta. Karnik Efendi geçindirir onu, manevi kızıyla birlikte yaşatır. Madam Elmasyan neymiş öyle, tek başına gider gelirmiş karanlıkta, çok değerli mücevherlerini takmaktan hiç korkmazmış. Ne yazık ki bıçaklanmış bir gün, öldürülmüş, tabancası yanında olmasına rağmen. Verjinik Hanım, Roz Hala, yakından gemiler geçiyor, denize koşuyor çocuklar. Gemiler kıyıya koşuyor, bazıları evlere giriyor, uykudaki çocukları öldürüyorlar. Emmanuel Amca balığa ve ava gitmeyi pek seviyor, Jak Çizmeciyan pek sevmiyor ama kuzenini kırmak da istemediğinden silahını alıp gidiyor, bağlarda çayırlarda kuş avlıyorlar. Nuri Tolon gelirmiş ara sıra, deniz binbaşısı, Birinci Dünya Savaşı sırasında gayrimüslimler Boğaz’a gidemez oldukları zaman Nuri Bey götürmek istemiş bizimkileri, aralarında dostluk doğmuş. Ne zamana kadar, Nuri Bey oğluna İrma’yı istemiş, vermemişler çünkü okutmak istiyorlar kızı, bir daha da görünmemiş Nuri Bey. Yine de pek faydası dokunmuş birkaç komşu gibi, hükümet kapısındaki işleri kolaylaştırmış. Sevilesi bir aile herhalde, yardımcı olmak isteyeni çok. Frenkyanların evi, Çorbacıyanların bilmem neleri, bahçeler, köşkler, evler, eşyalar derken dönemin panoraması işte. Rumelikavağı’ndan Yenimahalle’ye sandal gezintileri, Telli Baba’nın mezarında dualar. 1929 son yazları olacak Sarıyer’deki, on küsur yıl boyunca gitmeyecekler bir daha, Jak Çizmeciyan ölüyor çünkü. Şehre dönmeleri lazım, baba fenalaşmış, bir tanıdık Osmanbey’e kadar götürebileceğini söylüyor. O yolun bitmemesi, hani baba biraz kendine gelmiş ama korku sarmış zihinleri bir kez, kısa süre sonra ölüm de gelecek. Dame de Sion’a götürüyor anne, kızlar okula başlarlarsa iyi olur, baba da gittiğine göre bir an önce okuyup hayata katılmaları lazım.

Okul bahsi gündelik şakalardan, başarılardan ibaret. Okul arkadaşlarından meşhur isimler var, okuru beklesinler. Ercüment Ekrem Talu iyi bir öğretmen onlar için, neşeli. Yusuf Ziya Ortaç her zamanki gibi bir dallama profili çiziyor, Çizmeciyan’a, “Varlık kaç?” diye sormuş, babası öldüğü için vergiden muaf tutulduklarını söylemiş kız, utandırmıştır umarım. Yeni bir dünya o okul, her kesimden öğrenci var, yoksullar okul işlerini yaparak okuyorlar. “Ne saadet, yorgunuz, o zamanlar arabaya binmek bir lüks: Şehirde özel araba çok az. Ben ancak, Halaskârgazi Caddesi’nde evimizin karşısında oturan Karaköy Börekçisi Hüseyin Bey’in arabasını biliyorum. Arabası var, iki hanımı var ama çocuğu yok ne yazık. Leyla Gencer diye bir yeğeni var. Arabada ne güzel gezerlerdi. Zaten arabayı ancak kışın kullanır, yazın Çubuklu’daki malikânesine gider. Bahçesinde Çubuklu suyu akarmış.” (s. 57) Monsenyör Roncalli yenilikçiymiş okulda, Noel vaazını Türkçe okuyormuş telaffuzu kötü olmasına rağmen. Yaşlılar hiç beğenmemişler bu girişimi, ayinlerin sonunda Türkçe dualar başladı mı kilise boşalırmış. Bu adam IIXXX. Ioannes, Papa olacak 1950’lerin sonunda, Beşiktaş maçlarına gittiği söyleniyor İstanbul’dayken. Savaşla birlikte göçmen çocuklar geliyorlar, kimi Fransa’dan kaçıp gelmiş, öğretmenler İngiliz askerleri için harıl harıl kazak, eldiven örüyorlar, kızlar Türk askeri için örüyorlar, herkes bir şeyler örüyor. Yemekler malum, yiyecek bir şey bulanlar şanslı da Çizmeciyan ailesinin öyle bir sıkıntısı yok gibi görünüyor. Kahve gelmediği için içilmiyor, o sıralar çay yok, Rize’ye henüz o kadar dikilmemiş. Kömür karneyle, korku bedava, Çizmeciyan o sıralar Marcel Proust’un eserlerini okuyor, yıllar sonra Fransa’da çok sevdiği yazarla ilgili doktora tezini yazacak. Berna Moran var İstanbul’da, annesi tanıdık, acaba Filoloji’ye mi gitse kız? Seçemiyorlar, Ankara olabilir, başka fakülteler olabilir. Okuyacak ama Çizmeciyan, kaçarı yok. Liz Behmoaras’ın röportajında belirttiğine göre öyle pek bir zorlama yokmuş ama okumaları tercih edilirmiş tabii.

Üçüncü bölümde mahallelerin, semtlerin haritalarını çıkarıyor yazar, büyük emek gerçekten, hangi binanın yerinde ne vardı, kim nerede yaşardı, bunların sayımdökümü. Misal: “1948’de Emlak Bankası’nın Levent Evleri yapılmaya başlandı. Yerden mantar gibi bitiyorlardı. ‘Bunlar ne kadar dayanacak ki?’ dedik, ama şimdiye kadar ayaktalar. Böylece Büyükdere yolunun üstünde ilk mahalle kurulmuş oldu. Dar Maslak yolundan sağlı sollu çınarlı bir yoldan Boğaz’a gidilirdi. Hiç bina yoktu, ancak çok ilerde, sağda askeri bir prevantoryum bahçe içinde görülürdü.” (s. 112) Pangaltı, Kurtuluş, Osmanbey, Elmadağ, nerelerde kimler yaşamıştı, tiyatrolara, sinemalara nerelere gidilirdi, güzel bir arşiv. Tanıklığı var mı diye baktım, 6-7 Eylül’e hiç değinmemiş Çizmeciyan, belki başka bir metnine bırakmıştır. Kaldırılan mezarlıkların bahsi de ilginç, demek Harbiye tarafının inşasına şahit olmuş yazar, oralara dikilen binalardan önce mezarlıkların olduğunu hatırlıyor. Pek iyi hatırlıyor, meraklısı kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!