Oktay Akbal – Senin Adın Aşk

Denemeden çok anıdır, güzellemedir. Akbal’ın döneminin seyri için eşi az bulunur manzara. “Cağaloğlu-Taksim…”le başlıyor, birkaç şair, yazarın Mecidiyeköy’den başlayıp Baltalimanı’nda biten yürüyüşler, Beykoz’dan Üsküdar’a, İstinye’den Bebek’e, Levent’ten Emirgân’a. “Gazete”den çıkıp yallah Taksim’e, 1943’te Servetifünun‘u dağıtmak için Cağaloğlu’ndan Taksim’e yürüyenler: Cavit Yamaç, unutuldu, Fahri Onger, unutuldu, Özdemir Asaf, şiirleriyle var. Dört kişilik dev kadro Çiçek Pasajı’nda yiyor dergiden aldıkları parayı, ikişer duble bira, sosis ve patates tava. Bebek tramvayı meydanı dönermiş, Toma’nın meyhanesi köşede, Akbal yürürken dalıp gidiyor da öküzün teki gelip omuz atıyor, anılar yerlerde. Tünel serin, 1943’te iki buçuk matinesine gidiyor Akbal, duyuyor ki indikten bir saat sonra kayışı kopmuş aracın, yokuş aşağı hızla giden vagon duvara toslamış, bir iki kişi ölmüş. Haşet varmış, yok, TYS lokaline atıyor kendini Akbal, o da yok artık. Şehir nostaljisi, tam nostalji değil çünkü ayrılmadı Akbal şehirden, şehri ayaklarının altından, gözlerinin önünden çekip aldılar. Şehir başka bir şeye dönüştü, hayret ettiler. Bir daha bulamayacaklar bildikleri şehri. İnsanları. Biri tanıdık, daha doğrusu tanımadan öncenin tanıdığı: Fatih tramvay caddesinin köşesinde gazete dağıtıyor yaşlı bir adam, “Avedisler” diye bağırıyor. “Havadisler”. Adamın gelmesini bekliyor genç Akbal, öykü yollamış da basılıp basılmadığına bakacak. “Yaşlı gazetecinin oğulları babanın yerini aldı daha sonra… Dal gibi bir çocuk da oralardaydı. Gazeteleri, dergileri karıştırdı. Ahbaptı gazete satıcılarıyla. Yıllar sonra o incecik çocuğun Hilmi Yavuz olduğunu öğrenecektim.” (s. 10)

Behçet Necatigil. “Her zaman, her şeyi bilir”, şairdir, 1945’te anlamıştır Akbal. Cennet Bahçesi’nde tanışmışlar, Zonguldak’tan Kabataş’a yeni atanmış o sıra Necatigil, haftada bir gün buluşurlarmış: Dağlarca Tirali, Birsel, Sait Faik, diğerleri. Necatigil’le piket oynuyorlar, bezik oynayanları izliyorlar. Ve kayboluyor Necatigil, yine Akbal’ın anılarında mı görmüştüm, muhabbetin en güzel yerinde kalkıp gidiyor, oturmasını isteseler de gidiyor istemeseler de. En güzel yerinde yaşamın, Cendrars jesti. Meşhurlarla anılar çok, asıl unutulanları görmek hoş, Suavi Koçer’i mesela. Edebiyat ortamının en orijinal karakterlerinden biri. Fransa’da yaşasaymış Fransız Akademisi’ne girermiş, koltuğunda bir dünya dergi, kitap, telaşlı gidiş gelişleri, yayımladığı tek bir kitap. Kendi şiiriyle o kadar boğuşan başka birini görmemiş Akbal, kuşağının büyük adlarıyla yarışamayacağını hiçbir zaman anlamamış, yoksa başka türlerde kalem oynatırmış da isim yaparmış. Küllük müdavimi. Servetifünun‘dan 50 papel alıyor Akbal, 10’unu Koçer’e veriyor, başka da ne geçim kaynağı varsa. “1940’larda güzel giyinirdi. Hiçbir zaman bir iş yapıp para kazandığını sanmıyorum. Bir doktorun oğluydu. İstanbullu bir ailedendi. Galatasaray’da okumuştu, ama öğrenimini yarım bırakmıştı. Gazetelerde kısa sürelerle çalışmıştı. Hepsi bu! Nasıl yaşadı, nasıl geçindi bunca yıl? Burası bir giz gibi… Bir roman olabilir yaşamı. Şiirle iç içe bir roman… Bilmem anılarını yazmış mıdır? Kendi yaşamından nice ilginç öykü çıkarabilirdi.” (s. 21) Her ay bir dünya şiir bırakırmış dergiye, basılmayacak şeyler, Akbal kesip biçip bir kısmına yer vermiş. Sait Faik’i pek severmiş Koçer, bir gün sohbet sırasında şiirinin her şeyi kapsadığını söylemiş, her şeye yer vermiş şiirinde. Sait Faik sormuş, Kızkulesi var mı? Yanındaki kâğıtları masaya dökmüş, yarım saat aramış Koçer, bulmuş. Kavgacıymış da, bir gün Yokuş’tan aşağı koşuyormuş Akbal, Koçer’le karşılaşmış, mevzu varsa gelebileceğini söylemiş Koçer. Asıl kavgayı alıntılamam lazım, matrak: “Nisuaz kahvesinde bir akşamüstü Sait Faik’le kavgaya tutuşmuşlar. Yumruk yumruğa. Arada bir Suavi Koçer’in ayağı orada oturan bir bayana çarparmış. O anda Suavi, Sait’e eliyle ‘dur’ der, eğilir bayandan özür dilermiş, sonra yine kavgaya devam!..” (s. 22)

Celâl Sılay, YKY basmasa unutulacaklardan biri, gerçi kim alıp okudu ki? Zamanında genç kızların defterlerinde dolanırmış dizeleri, ezberlerinde. Şişli’de bir apartman odasında tek başına ölmüş, öldüğü de ancak birkaç gün geçtikten sonra anlaşılmış. 1940’lardan tanıyor Akbal, sanat topluluklarından uzak dururmuş Sılay, tek olmak, kimseye benzememek istermiş. Geçim sıkıntısı, her zaman. Kendi olanaklarıyla birçok dergi çıkarmış, seveni azmış da bu dergidir, geçimdir, parasal yardımlarını esirgemezlermiş. “Son yıllarda hemen her akşamüstü Divan Pastahanesi’nde görülürdü. Dostlarıyla orda buluşurdu. Hep coşkulu, hep ateşli… Bağırarak konuşur, hakkının yendiğini söyler dururdu. Unutulmaktan yakınırdı. Şiire onunla başlayanlar ön yerlere gelmişlerdi, kendisini anımsayan yoktu. Kırgındı, öfkeliydi. Ne var ki her zaman kırgındı bir şeylere, öfkeliydi birtakım kişilere…” (s. 24) Bir başkası, Cavit Yamaç. 1940’larda eski tayfayı tasfiye edecek iki yazardan biri, diğer Gavsi Ozansoy. Hikâyelerini ne güzel anlatır Salâh Birsel, şu beşlemesinde mi, yedilemesinde mi, neyse. 1938’de Silistre’den gelmiş Yamaç, edebiyat dünyasına yıldız gibi inmiş. Istrati’yle sohbet ettiğini söylermiş, çağdaş Romen yazınından esintiler getirmiş, Akbal’la birlikte dergi çıkarmışlar. DP’yi destekleyen gazetecilerden birine dönüşünce aralarına soğukluk girmiş de eski dostlar, ne kadar girebilirse. Siyasete, gazeteciliğe bulaştıkça öyküleri gerilemiş, durmuş nihayetinde, yoksa nerelere varırmış. Scognamillo, unutulanlardan değil, “son Levanten” diye abartmalı. “Scognamillo yazıyor, daha doğrusu babasının anlattıklarını naklediyor: Bir Levanteni herhangi bir nedenle polis yakaladı mı, o Levanten cebindeki Fransız, İtalyan pasaportunu yere atar ayağıyla üstüne basarmış. Türk polisi o zaman onu tutuklayamazmış. Nedeni de pasaportun kapsadığı yerin yabancı bir ülke toprağı sayılması!” (s. 41) Artık onu bir Levanten saymak gereksiz mi, Akbal’a göre ele aldığı konular hep Türk sanat dünyasıyla ilgiliyse Levanten sayılmayacak. Bir sabah Türk olarak uyanıyor Scognamillo, Levantenliğini almışlar elinden.

Yoksa bir büyük düşte mi yaşadık, yaşıyoruz? Melih Cevdet Anday’ın oğlu İdris küçükken gökyüzündeki aya, yıldızlara baktıktan sonra sormuş ‘Bu dünya, bu evren bir şaka mı baba?’ Anday ne yanıt vermiş, bilmem. Bana bu olayı anlatınca şöyle demişti, ‘Şakaysa, buna eşek şakası derler.’” (s. 45)

Johnny Askere Gitti‘yi okumuş Akbal, savaşın ne kadar zottirik bir şey olduğunu anlatıyor metinden örnekler vererek, arada tanıtım yazıları çıkıyor böyle. Atilla Birkiye’nin o yılık metinlerini övüyor bir yerde, aşkı övüyor, aşksız erkeğin ve kadının kafayı kırmalarından bahsediyor, ne bileyim, aşksız kaçıkların yayından kaldırılmasına isyan ediyor. Bazı yazılara Akbal’ın başka kitaplarında rastlamak mümkün bu arada, ortaya karışık bu kitapta. Demir Özlü’nün İsveç günlerini başka bir yerde okuduğumu hatırlıyorum, yazmışımdır ama tekrar karşılaşınca, tekrar: Pazar günü her yer kapalı, pizzacı açık, Konyalıymış o da. Refik, Cengiz, Demirtaş var, Cengiz olan “Bektaş” mı acaba? Özkök var tabii, gedikli İsveçli, Sezer Duru orada, sanatçı toplaşması. Özlü’ye memlekete dönebileceğini, başına iş gelmeyeceğini söylemişler ama güven olmaz hemen, biraz bekleyip havayı koklamak lazım. Beklerken yazıyor Özlü, öyküsünden anısına, türlü çeşitli.

Alıntıyla bitireyim yine, meraklısına önereyim kitabı: “Cemal Süreya’nın ölümü bir tuhaf oldu. Hiç beklenmedik bir anda oldu. Ölümünün saati, günü var mı, yok! Ama Cemal, pazartesi günü Gazeteciler Cemiyeti’nde yakın dostlarıyla birlikteydi. Salı günü öğleden sonra ne olduysa oldu, ne bittiyse bitti, anlaşılmaz, çözülmez bir giz gibi çekti gitti aramızdan… Yok şeker komasıymış, yok bambaşka bir neden yüzündenmiş, yok şu, yok bu. Her ölümün birtakım nedenleri vardır. Ama Cemal Süreya’nın ölümü bana çok ‘tuhaf’ geldi.” (s. 80)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!