1940’larda başlayan gözaltıları Afet (Muhteremoğlu) Ilgaz da öykülerinde yazmıştı, Sansaryan günlerini, ardı arkası kesilmeyen davaları. “Paşa”lı dergiler arka arkaya çıkıyordu, Aziz Nesin dava yükünü sırtlandığında Ilgaz hapse girmemeye, hapisteyse çıkmaya çalışıyordu, o yıllar öyle bir fırtına gibi geçti. Hababam Sınıfı, tiyatro, ardından filmler, Ilgaz’ın adı yok. Nasıl yok, televizyondaki ilk gösterim için düzenlenen programa Münir Özkul, Adile Naşit, diğer oyuncular katılıyorlar ama Ilgaz’ın çağrılmaması bir yana, adını anan yok. Halid Ziya’nın eserinden uyarlanan dizi gösteriliyor, eserin kime ait olduğu belirtiliyor, Tarık Buğra’nın adı var başka bir yapımda, e bu metin gökten zembille inmedi ya! “Kırk yıl önce, kırk yıl sonra; sen adamı 1980’lerde haksız yere gözaltına al, hayatıyla oyna; ardından bunca emek döktüğü yapıtını TV’de oynat; ama adını anmak dürüstlüğünü, ahlakını, hukukunu bir yana itele…” (s. 8) İlhan Selçuk yazmış bunu, 1986’da, Rıfat Ilgaz’la rakı içtiği masadan kalkıp eve gider gitmez belki, şahit olduğu haksızlığın sıcağıyla. Öyle bir fiş ki kırk yıldır arıza çıkarıyor, 1986’da bile Ilgaz’ın oğlu Aydın’ın Florya’daki evini sivil polis basıyor da Ilgaz’ın yerini bildirmekle sorumlu olduğunu söylüyor üstlerine. Kırk yıldır böyle, Sınıf‘tan sonra altı aylık hapis cezası, oysa Basın Şeref Kartı bile vermişler Ilgaz’a. Sırf iktidar da değil, son derece demokrat, hak hukuk gözeten insanlar da yoluna taş koymuşlar, mesela Yaşar Nabi: Varlık‘a yabancı bir profesör yazıyor, Türkolog, sevdiği şairler arasında Ilgaz da var. O sıralar Tan’ın matbaasında çalışıyor Ilgaz, derginin de basıldığı yer, ustalardan biri Ilgaz’ın karalanmış adını gösteriyor. Yazı dizilecek, okuyorlar tabii, usta bakıyor ki Yaşar Nabi çizivermiş Ilgaz’ın adını. Antolojilerden çıkarılmış, yazıları sansürlenmiş, Ilgaz’ın çektiği memleketin halidir. Ne korkunç memlekettir. Rejimler, isimler, hiçbir şey değişmemiştir. Eziyetin derecesi hariç. İstanbul 1 No’lu Örfi İdare Mahkemesi’nden çıkan kararda Ilgaz’ın komünist propaganda yapmasa da halkın fakirliğini, kodamanların semire semire bir hal olduğunu anlatması bir araya gelince yıllar içinde, eh, sermayedarları ve hükümeti eleştiriyor, 142’den yakmaca. Altı ay, ardından öğretmenlikten uzaklaştırma, parmak izi, fişleme. İzinin kaybolduğu düşünülünce de 1986’da evi basıyor polis işte, o kadar tehlikeli bir adam Ilgaz.
Cide’ye taşınmak istiyor 1970’lerin sonunda, doğduğu yere. Sigorta emeklisi adam, ev bir şey alıp oturacak, yazacak çizecek, daha da ne yapsın. Ev kısmında sorun çıkıyor önce, hani otelde kalsa takibi daha kolay, girdiği çıktığı bilinir. Haber yayılıyor tabii, Komiser Zeki Bey en yakındaki kitapçıya gidiyor, Rıfat Ilgaz’ın eserlerinin satılıp satılmadığını soruyor. Satılıyorsa kaldırsalar iyi olur. Hayır, herhangi bir yasak yok ama gelir mi gelir, başlar ağrımasın, en iyisi kaldırmak. Ha, imza günü düzenlendiği zaman bütün Cide hatta Kastamonu geliyor, hınca hınç. Gözlerini bağlayıp araca oturtan askerlerin arasında bile okurları var, o günlerin de geçeceğini söyleyip teselli veriyorlar. Çok kibarlar, çavuşu subayı iyi ama yıldızlar arttıkça kabalaşıyorlar, albayın biri neler söylüyor. Binbaşı mıydı, albay mıydı, bir başkası da o kadar iyi davranıyor ki şaşırıyor insan, gerçi öğrencisinin öğrencisidir o asker ama insanlık nedir, adalet nedir biliyor. Adaletin ne olduğunu bilmek de iş değil, adil olmak asıl iş. Cesaret istiyor, hele şu zamanda. Cide’de adil idareciler var, 12 Eylül’e kadar en azından, onca kışkırtmaya rağmen. “Ev, Bartın yolu üzerindeydi. Oturduğum kesim köyden sayıldığı için polisin denetiminden çıkmış, jandarmanın denetimine girmiştim artık. Kâzım Başvaçuş, olgun, anlayışlı bir adamdı. Hiç olmazsa çalıştığım günler başlarını çevirip bakanlarım kalmamıştı. Ne var ki evim hemen şose üzerindeydi, geniş pencerelerinde perde bile yoktu. Karadeniz, az ileride bütün görkemiyle uzanıp gidiyordu. Perde asmak en azından bu güzel görünüme saygısızlık olacaktı.” (s. 19) Ilgaz’ın pek huzurla olmasa da Cide’de barınmasını sağlayanlar Başçavuş gibiler işte, lise öğrencilerini komünizme yöneltmekle suçlanan yazara dokunmuyorlar, İmam Hatip okulunun önünde bomba patladığında da dokunmuyorlar, hatta Kaymakam Müfit Bey gelip tabanca vermek istiyor çünkü basın kartı taşıyan gazetecilerin kendilerini korumaları lazım, Ilgaz kabul etmiyor. Kapısında kilit bile yok, isteyen girebilir. Evinin önüne asılan tehdit pankartından sonra dahi önlem almıyor, balkona çıkıp yazılarını yazmaya devam ediyor. Süleymancılar, Nurcular, artık kimlerse yavaş yavaş çoğalıyorlar orada, kahvede Ilgaz’a selam sabah azalıyor, Cide’nin ileri gelenleri şakayla karışık elini gençlerden çekmesini söylüyor ara sıra. Çember daralıyor aslında, bomba patladığı zaman Halkevi’nin gençleri, yönetim kurulu üyeleri sorgulanıyorlar, aramalarda Hababam Sınıfı romanını evinde bulunduran felsefe öğretmeni savcılıkça mahkemeye veriliyor, okul gezisi yapılacağı zaman Ilgaz da işin içinde diye Milli Eğitim Müdürlüğü otobüsleri göndermiyor, bir dünya yokuş. Liman meselesi var, Ilgaz’la birlikte pek çok insan yakınlara liman yapılması için uğraşıyorlar, kodamanlar istemiyor ama inşaat başlıyor bir şekilde, ardından caminin çeşmesine açılan su yolu için liman yapımının araçlarını getirtiyor Ilgaz, iş hemen hallolunca köy, cami suya kavuşuyor. Büyük kolaylık, yine de Ilgaz’ın köy kahvesine asılan etkinlik afişi hemen yok oluyor. Bunların yüzde biri bile değil benim yaşadıklarım ama oraların insanı yaban bulur sola kayıkları, dışarıdan gelenleri, Zonguldak’ın bir beldesinde mekân ayarlayıp müzik yapacakken tepeden gelen iptal emri olsun, okula gelen şikayet e-postaları olsun, neler ya. E-posta ne oğlum, gelip anlatsanıza derdinizi. Siyasi kitaplar öneriyormuşum öğrencilere, Gazze Blues‘un nesi siyasiyse. Salaklar bir de aynı IP üzerinden farklı isimlerle yollamışlar, müdürün dikkatini çekmiş de soruşturmadan yırttım öyle. “Ben seni biliyorum ama yine de dikkat et kiminle konuşup dolaştığına.” İşin ilginci mekânın solcuları da istemiyorlar yeni solcuları, solculuk onların tekelinde. Neyse ya, cephane kamyonu bulunuyor bir tane Cide’de, binlerce mermi var, suçlu güçlü yok ama kitaplar yüzünden içeri alınıyor insanlar, Cide’nin hali darbeden önce bu.
“Mayısın sonlarında, yani 12 Eylül’ün yeni bir yönetim olarak ortaya çıktığından tam sekiz buçuk ay sonra mavi bereli komandolar, Cide’deki bizim beş katlı gökdelenin dördüncü katının kilitsiz kapısını çalmışlardı. Kapı itilse açılabilirdi, ama sahanlıkta biriken postallılar, zile dokunmakla yetinmişlerdi ancak.” (s. 35) O sıra Yıldız Karayel nam romanını yazmaktadır Ilgaz, astsubay askerleri evin çeşitli yerlerine dağıtır, romanı çuvala koyar, dergilerle kitapları kaydeder, sonra Ilgaz’ı Komutanlık’a götürür. Binadan kodamanlar çıkar o sıra, albay verdikleri bilgiler için teşekkür eder, adamlar Ilgaz’la göz göze gelmeden sıvışırlar. Binbaşı “gençlerin başpapazlarının” getirildiğini söyler, doktora gösterdikten sonra Ilgaz’ı hücreye atar. Genç onbaşı diğerleri gibi ayakta dikilmesini söyler de Ilgaz kaç yaşında insan, dikilmeyeceğini söyleyip oturur. Sinir bozucu olaylar başlıyor ardından, yine sağduyulu insanlar çıkıyor piyasaya da geneli kaba, bilgisiz, itip kakmaktan başka bir şey bilmiyor. Olan bir şey de yok, doğru düzgün sorgulamıyorlar bile, bir süre sonra serbest bırakıyorlar Ilgaz’ı. Semih Poroy’un çizimlerinden birinde gözleri bağlı, elleri zincirli, birkaç kişiyle birlikte jandarma aracına biniyor yazar, ne zaman rahata ereceğini düşünmüş müdür?
Ülkenin hali, yazarın direnişi.











Cevap yaz