Nursen Karas – Sevgisizler

Yıllar önce Dost’un kitaplarını toplarken denk gelmiştim, şimdiyeymiş. Şurada yaşamı, yazdıkları verilmiş, badireler arka arkaya gelmese belki daha fazla yazarmış Karas, kim bilir. Öykülerinde sıradanlığın yanında parıltılar da var, yolculuğun nereye varacağını merak ettirecek kadar. Epigraf mıdır, öyledir ihtimal: “KADIN, insanlıkla doğa arasında denge çizgisidir. O çizgiye tutunmak zorundasın.” İlk öykü “Bulduk” kedilerin her şeyi bildiğine dair klasik öngörüye yaslanıyor, yani bu küçük şaklabanlar bizden daha zekiler, gerektiğinde dünyayı kurtarıyorlar falan, haberimiz olmuyor. Bulduk yavru bir kedi olduğu için öyle komandoculuğu yok, annesinden ayırdıkları için çok üzgün zaten, yaşamaya çalışıyor sade. Sokağa atıldığında yeni sahibinin evinde maskaralık yapıyor ki avanakların keyfi yerine gelsin, daha güzel beslesinler. Diyorum da, yok, bu tatlış bir yavru kedi sadece, kurnaz değil. Dünyayı tanımaya çalışıyor, yukarıdan baktığı araçlar, ayaklar öyle bir büyüyor ki şaşırıyor mesela, dünya çok daha büyük görünüyor aşağıdan. Kestane kokusunu alınca hemen arabaya yanaşıyor, adamın ufaladığı kestaneyle karnını doyuruyor. “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”nün basılmasından iki yıl önce, 1967’de Sancho havaları, kedinin anlatıcılığı ve belirip kaybolan insanların diyalogları dışında ilerleyiş oldukça benzeşiyor. Gerçi Taner’in öyküsünün dergilerde yer alıp almadığına bakmalı, benzer duyarlılık hoş. Kestaneciyle boncukçunun diyaloğu geçim derdini, evde gelin teröründen kaçmanın tek yolunun akşamı dışarıda etmekten geçtiğini, sokaktaki insanın kaygılarından üçünü beşini gösteriyor, Bulduk’un kapılandığı evde anneyle kızın arasındaki konuşmalarda başka dertler, kısacası insanlık halleri. Nasıl bitecek öykü, Bulduk’un bağırsakları dışarı uğruyor, kabız veya ishal, her neyse, ölüm yakın. Evini açan tatlı kız öğrenince üzülecek, hazırlanıp arkadaşlarının yanına gidince pek bir şey hatırlamayacak artık. “Annesi, kızı akşama görüp de üzülmesin diye ölümümden az sonra beni küçük hizmetçi kıza arka bahçede bir yerlere gömdürecek çünkü. Sonra sahibim hiç bilmeden anlamadan gelip üzerime çiçekler ekecek. O çiçekler ne çiçeği olursa olsun en güzel rengi vereceğim onlara göreceksiniz. En güzel renk, en güzel kokuyla benim sahibimin eline en yaraşan çiçekler olacaklar.” (s. 22)

“Güldürmek İçin” ilginç bir öykü, eser miktarda bilimkurgu ögesi içeriyor, bayağı miktarda düz hikâyecilik. Anlatıcı o sabah mutludur, nihayet “iyilik suyu”nu icat etmiş, insanlar üzerinde deney yapma aşamasına geçmiştir. İyilikten kasıt iyilik sağlık, daha da kasıt mutluluk, herkesin çok mutsuz olduğu bir dünyada azıcık suyla mutlu olunabiliyorsa anlatıcının muhteşem bir insan olduğunu anlamamız gerekir çünkü hikâyenin sonunda milletin nemrut suratı yumuşarken o kahkaha krizlerine kapılıp neredeyse hastanelik olacaktır, suyun hedefi bulması için ayarlamalar yapacağını söyleyerek bitirir hikâyeyi. Annesinin kederinden kaynaklı sanıyorum, bahsini ettiğine göre, çocukluğundan itibaren öyle bir formül hazırlamayı kafasına koymuştur, bu nedenle kimya okur, ardından bol tüplü bir şirkette işe girip çalışmalarını rahatlıkla sürdürür. Elif adı, Elif yıllar önce teskin edici ilaçlardan usandığında asıl kendisini o hale getiren insanların o ilaçları kullanması gerektiğini düşünüp tarihin ötesinden gelen klişeyi canlandırır. Neyse, ilk deneyi matraktır, okulda hayt hoyt yapan öğretmenine höthöt otu dikeniyle ejderha kıçı tozundan falan hazırladığı formülü üflemiş, kadını iyice delirtip dersten attırmıştır kendini, kimya okumak bu olayın üzerine. İlaç fabrikasının kapısındaki mendebur görevlinin yüzünde güller açar, otobüs bekleyenlerin yüzleri aydınlanır, iş arkadaşı şen şakrak, sonra delirmişçesine kahkahalar. Zamanı için nadirattan, dikkate değer öykü. Bunun bir adım ilerisini King yazmıştı, şu aktif yanardağın tepesine ilaç atıp milleti süperleştireceğine kanser salgını yaratarak insanlığı yok eden adamlı öykü. “Uyku” da bir tuhaf, toprağa gömülü olmasına rağmen gökyüzünü gören, ardından kafasındaki sözcük boğuşundan ansızın kurtulan, çağrıldığı için yerin dibinden çıkan anlatıcının hikâyesi. Korkunç bir sonu var, “meğer hepsi rüyaymış” diye bitiyor ama o âlemin sahnelenişi, “türlü çağlardaki benler”in dünyayı bilinci doğurduğu için kutsaması sanki. Önce söz, hani ışık olması için söz gerektiğinden, sonrasında yeşilleri giyen anlatıcının başka bilinçlerle ilişkisi. Daktilo bile girer arada bir yerde, sözcükler ağızdan çıktıktan kaç çağ sonra daktiloyla yazıya dökülmüşse bir anda aşılır o zaman, yaratma biçimi açığa çıkar. Çaresizlikten yaratı. “İsayı nasıl çarmıha çakmışlarsa beni de alınyazım şu makinenin başına öylece kakıp bırakmıştı.” (s. 33) Ölümün toprakları haline gelir anlatıcının yürüdüğü zemin, hayvanlar gelip hesap sorarlar, anlatıcının neden ölüm saçtığını anlamaya çalışırlar da kasıt yoktur, çocuğun saçtığı ölümün sorumluluğu çocuğun sırtına yüklenmez. Ölümün, doğmamışların konuşmalarının, yürüyenlerin kimliklerinin açık edilmemesi o mekânın gizini yıpratmaz, daha kapalı bir anlatım daha iyi bir hikâyeyi biçimlermiş ama bu hali de iyidir.

İkinci bölümdeki öyküler klasiktir, icat yoktur, dil kıpırdanmaz. “Kalıpsız Deve” dikiş nakış işleriyle meşgul anlatıcının geçmişe dönüşlerinden ibaret, okuldaki öğretmenlerin saçtığı korku, arkadaşların kibri, neşesi. Nihat bir de, her akşam aynı saatte gelip çekiç ister anlatıcıdan, kapıda öyle dikilir, konuşmaya ürker. Nasıl bir kadın olacağını merak eder anlatıcı, büyüdüğünde etrafındaki kadınlar gibi eşini yaşamının ortasına mı koyacaktır, “cadaloz” olacak mıdır bazıları gibi, ninesi ve annesinden sonra yaşamı nasıl örecektir, sorular arka arkaya. “Anlıyamazsın”da benzer mevzu, ilginç teknik. Tren zınk diye durmadıkça karşısında oturan kıza bakan adamın zihnindeyiz önce: kızın adı “Ayşe” olsa gerek, tam o tip. Flüt sesi nereden geliyor peki, delikanlı anlamıyor ama beğeniyor kızı beğendiği gibi. Zınk, bakışları kaçırdılar, hareket ettiklerinde yataktalar, adam gazetesini okuyor, muhabbet tükenmemiş, taze evliler. Zınk, düş kesintisi, kim bilir hangi istasyon. Çocuk mu var ellerinde, hareket zamanı da ilerletiyor, gelecekteki hallerini pencereye yansıtıyor. Kaçıncı zınktan sonra kompartımana havalı, makyajlı bir kız biniyor da adamın dikkati kızın üzerinde toplanıyor artık, baştaki kadın ineceği istasyona gelince adama küçümseyici gözlerle bakıyor. Anlayamaz, onca flüt, harp, aşkın şarkısı ne kadar çalarsa çalsın, gelecek hayalleri ne kadar güzel olursa olsun göz bir başkasına kaydı mı bitti. Odağın adamdan kadına yavaş yavaş kayması pek hoş, maharet. “Mutsuz olması gerekliydi ya, yine de mutluydu. Hiç olmazsa yüzü mutluluklardan yana dönüktü. Flütle harp sesini de duyuyordu. Bir başına da olsa duyuyordu ya.” (s. 52) Tamamdır, melodiye vurmalılarla katılacaktır belki âşık olacağı adam, ritimleri katmadan olmayacak iş bu aşk.

“Söylenmemiş Ninniler” zorla ameliyat masasına yatırılan kadının düşük yaptıktan sonraki boş bakışlarıyla bitmeden önce aşırılığıyla yükseliyor, davar Recep psikolojik şiddet uygulayarak ikna ettiği eşinden nihayet bir çocuk yapabilecek, ölmeyeninden. Ölecek ama o çocuk da, yas evine geldiğinde ebenin erkek çocuğu parçalarına ayırdığını görüp dağıtacak ortalığı, sonra ağlamaya başlayacak. O sıra Nesibe bomboş bakıyor tavana, asıl kendi ölü artık. Baba evindeki kuru bakliyatı, o huzuru hatırlıyor masaya yatmadan önce, bembeyaz duvarlarda canlandırmaya çalıştığı. “Bir İnce Söğüt Dalı” en kötü öyküsüdür kitabın, kesin, Maraş’ın Çallı köyünden Durduların Raziye nerede doğduğunu bilmezcesine pırıl pırıl anlatıyor. Ölü bildiği kocası yıllar sonra döndüğünde eşinin kardeşiyle evlendiğini görünce çekiyor bıçağı, kadın ölü haliyle kocasını affediyor sonra. Yine fazlalıklar, azlı çoklu ama bu öyküde tahammülü zorluyor. “Tek suçlu ben miyim? Anan? Baban? Hele kardeşin? Kardeşin erkekti. Erkek? Yani benden güçlü, benden akıllı, erkişi. Ona soraydın ya beni neden aldı? Dayataydı babana. Raziyeyi istemem, Ağamın karısı bana karı olamaz deseydi. Başlık parasındaysa iş, kendim ırgatlık eder, kazanır, verirdim ona.” (s. 74)

Yeniden basılsa basılır, okunası öyküleri var Karas’ın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!