Walter Veltroni – Şafağı Keşfetmek

Şafakları noktalama işaretlerine indirgeyebiliriz. Giovanni Astegno arşivde bulduğu günceleri incelerken şafağı arıyor diye düşünüyorum bir yandan, farklı insanlara farklı şafaklar, farklı hayatlar, her şafağın rengi, gökyüzüne düşüşü başka, hiçbiri Google’da veya ansiklopedilerde yok. Giovanni üzülüyor, biyolojik saati şafaklarda çaldığı için her şafağı ayrı ayrı değerlendiriyor, bir gün sade, bir gün bulutlarla karmakarışık, böyleyken virgül, öyleyken noktayı da koyar tepeye, ikisinin dışında ne varsa akışı durdurduğuna göre hayatının gizemini çözesiye süreğenliği sağlayan şafaklardan beslenecek. Şafağı nokta olarak düşünmek tamam da başlangıç için bir noktalama işareti olmaması, yani bitişi belirten bir iz var da başlamak kendi halinde, kanıksanmış bir şey mi, ışık olmasını söylemek gibi mi mesela, zaten sözden, sözcükten başka bir şeyle başlanmaz diye mi? Yine şafak vakti, Gio’nun kızı Stella dişlerini gıcırdatıyor, Lorenzo’nun iPod’u açık kalmış da cızır cızır sesler geliyor bir yerlerden, Giulia hemen yanında uyuyor ki ilginçtir, iş gezilerinden ötürü evde görüldüğü pek yoktur ama o da öyle bir şafak, belli bir uzaklıkta yaşamaya devam eden Giu uyurken daha yakın. Uyurken herkes, bütün şafaklar daha yakın. Uyuyan insana anlatılan her şey, her kırgınlık anlaşılacakmış gibi geliyor, ihtimalin büyümesinden, sakinliğin taşıdığı umuttan belki. Gio geçmiş umuttan, eşiyle arasında belli bir uzaklık var, Stella sağlıklı bir çocuk olsa yine uçurum mu olurdu aralarında bilinmez, aşkın boyutlarını pek anlatmadan şafaklara uyanan Gio’nun hüznü gerçeği gösteriyor aslında. Devlet Arşivleri’nde katalogladığı günlüklerden birinde, 1960’larda bir kadının yazdıklarında benzer bir hüznü görüyor Gio, doğumdan sonra pek mutluymuş kadın da doktorlar bütün mutluluğunu söndürmüşler, Down sendromluymuş Andrea. Margaret Drabble’ın Som Altın Bebek‘ini hatırlıyorum, eserlerinde genetik, zihinsel bozukluğu olan çocukları konu edinen yazarların listesine Veltroni de eklenebilir, günlüğü yazan kadınla birlikte. Andrea’yı aşağılarmış çocuklar, annesi çok üzülürmüş, sonra çocuğun su sesiyle rahatladığını anlayınca teselli bulmuş, en azından neye sığınacağını öğrenmiş Andrea. Stella için nedir bunun muadili, Lorenzo olsa gerek. Giu kırk yaşındayken çocuk yapmak istemiş, sonradan öğrenmişler ki Down sendromlu çocukların üzerinde annenin yaşının etkisi büyük. Hastanede gözyaşları, biraz da korku: durumu öğrendikleri zaman Giu korkuyla bakmış eşine, anneler çocuklarından kaçamazlar ama babalar kaçabilir. Bu olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra Stella’yla Gio’nun ilgilendiğini görüyoruz, hafif bir umursamazlıkla. Giu daha da kaygısız görünüyor, sevgisiz de görünüyor zira Stella’yla geçirdiği vakit pek kısa. Lorenzo’nun isyan değil de, sitem ettiğini göreceğiz zaman ilerledikçe, ebeveyninin uzaklığından, Stella’nın acılarını bir başına taşımaktan yorgun düşmüş. Ama taşıyacak, Stella’yı çok seviyor. Aynı filmi otuz kez izleyecek kadar, sırf kardeşi seviyor diye. Hikâyenin sonuna doğru filmdeki o şehre gittikleri zaman Stella kabus gibi çökecek Lorenzo’ya, türlü huysuzluk yapacak, Lorenzo çaresiz kaldığından babasına yazdığı e-postada yardım isteyecek, yalvaracak neredeyse. Giu ilk kez el atacak duruma, gidip kızını sakinleştirmeye çalışacak ama anlaşılacak ki Gio lazım. Hayır demezdi, kendi çocukluğuyla telefonda konuşmaya başlamasaydı. Esas mıdır bilmem, ikinci hikâyeye geçeceğiz buradan, ailenin mutluluğu mutsuzluğu biraz da Gio’nun kayıp babasından kaynaklandığına göre eş ağırlıkta hikâyeler bunlar. Bir şey daha, günlükler bir zaman sonra anlatıda yer almayacak, tıpkı Lorenzo’nun Calvino sevgisi gibi. Stella’dan sonraki tutkusu Calvino’dur, şeyleri bağlama biçimi, kesişen yazgılarla ve tren dumanlarıyla dolu metinlerden yaşamın parçalı yapısını, parçaların nasıl bir araya geleceğini ve gelmeyeceğini öğrenmiş Lorenzo, keşişliği bundan. Stella’ya karşı zerresini kaybetmediği sabrı, sevgisi, eh, hayatta öyle şeyler olabilir çünkü evren mikro makro bir dünya zımbırtıdan ibarettir, bazı parçalar denk gelirler. Bazı insanlar denk gelirler, yaşamın özeti budur. Gio bunu yine çalışmalarından biliyor, Paul Erdös adındaki bir matematik dehasının yaşamından. “Bir meslektaşının karısının anlattığı hikâye beni etkilemişti; Erdös’le kocasının, üniversitedeki bir etkinlikte bir buçuk saat boyunca tek kelime etmeden karşılıklı oturup düşündüklerine tanık olmuş. Sonra kocası sessizliği bozup heyecanla, ‘Hayır, sıfır değil, bir,’ demiş ve hepsi mutluluktan deliye dönmüş.” (s. 16) Yan hikâyecikler, ayrı dünya.

Kayıp baba. Ağırlığı ikinci yarıda hissediliyor, zaten hikâye babaya ne olduğunu ciddi ciddi araştırmaya başlayan Gio’nun sürdüğü izle değişiyor, ilk yarıda ailenin serüveni var daha çok. Şehrin hemen dışındaki köy evine gelen Giorgio Dayı’nın dünyanın bilmem nerelerinden getirdiği hediyelerle renklenen çocukluk, babanın meslektaşlarının çocuklarıyla çayırlarda koşuşmacalar, rüya. 1968’de toplumsal olaylar patlak veriyor tabii, tam o sıra baba “gidiyor” ama aslında kayboluyor ortadan, hiç haber alamıyorlar çünkü. Gio’nun o zaman kadar politik çatışmalardan şüphelenmemesi babasının her profesör gibi bir profesör olmasından mı acaba, belki eylemlerle zerre ilgisinin olmadığını düşünmesinden. Lorenzo’nun duyarlılığı olmasa dünyanın seyrinden de haberdar olmayacak sanki, kuş gribinin hızla yayılması, yeryüzünün ısınması, doğanın isyanı derken çalkantılar yavaşlatıyor zamanı, hatta geri sarıyor. Yüz yıl önce milyonlarca insanı öldüren grip, Kara Veba. “Bütün hayatımızı bir bilgisayarın belleğine aktardıktan sonra, bir virüsün, bu sefer telematik bir virüsün hayatımızı tüketip bizi boş ve çıplak bırakmasından korkuyoruz.” (s. 31) Simülasyonda var olmaktan kaynaklı belki onca parça, bileşenleri ayırt ediyoruz, hatırlıyoruz. Gio o köy evine gidiyor yıllar sonra, babasının astığı olimpiyat posterini görüyor, sağlam duran tek şeyi. Telefon da var, eski tip, hâlâ çalışıyor üstelik. Delice, ama, neden olmasın, Gio numarayı çevirip bekliyor, telefon açılıyor! Çocukluğu var karşısında, hemen yalan sıkıp Giorgio Dayı olduğunu söylüyor, o zamanlar fark etmediği şeyleri sorup öğrenme dürtüsü peydah oluyor. Dayı tek bir şeye sahip olmak gerektiğini söylemiş zamanında, dik bir duruşa. Faşizm döneminde sadakat yeminini reddetmeye cesaret eden on iki profesör vardı. Bütün bunlarla babası arasında bir bağlantı, elbet kurabilir, babasının en yakın arkadaşı, gençlik arkadaşı hatta, öldürüldükten sonra saldırganlar yirmi küsur yıl hapis cezasının ardından salınmışlar, kadın olanın işe girmesi olay olmuş zamanında, görüşülebilir. Öldürülen profesörün kızı, görüşülebilir. Zamanında Gio’nun annesi üçüncü profesörle, suçlanıp yargılananla görüşmüş, adam doğrudan Gio’nun babasını suçlamamış da hayatının kaymasının sorumlularından biri olduğunu sezdirmiş kadına. İnanılacak hikâye, inanılmayacak hikâye, sağlam kanıtlara ihtiyaç var. Giunti’nin çalıştığı kitapçıya gidiyor en sonunda, imalarla kadını rahatsız ettikten sonra babasının kayboluşundan sorumlu olduğunu düşündüğü kadına sorular sormaya başlayınca asıl hikâyeyi öğreniyor. Şöyle mi, anlatırız, anlaşıldığımızı düşünürüz, uyuyan gülen gözlerle kalkacaktır uykusundan. Yaşamındaki kesinti ortadan kalkınca yine aynı insana dönüşmeyeceğini umarız, insan umar, hiçbir şeyin değişmediğini görünce hayal kırıklığı ama beteri var, bedenin sakladıklarını hiçbir zaman bilememek. Kimseyi tanıyamayız, sadece belli parçaları anlamlandırırız, belli sözcükleri, belli ilişkilenmeyi, daha fazlasını bildiğimizi düşünürüz çünkü insan göründüğü kadardır, yanılsamaya kapılırız.

Şimdi günlüğümü bitirdim işte. Bunlar, Giovanni Astengo hakkında yazılmış son kelimelerdir. Şimdi bu hikâye basılacak. Birileri bu hikâyeyi okuyacak, onu özetleyecek ve arşive kaldıracak. Böylece ben de nihayet gerçekten yaşamış olacağım.” (s. 109)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!