Yeni bir ülkeye taşınmıştır anlatıcı, ABD’den Hollanda’ya, babasının ölümünden sonra annesi Singapur’da inzivaya çekildiğinde anlatıcı özgür kalmıştır. New York’u hiçbir zaman evi olarak bellememiştir, babasının uzun süren rahatsızlığı yüzünden hiçbir yere gidememiştir de, ailesi yüzünden. İlk paragrafta bağsızlığa bu kadar vurgu yapıyorsa anlatıcı, yaşamının bir sonraki evresindeki yakınlaşmaların, uzaklaşmaların nüvesi burada aranabilir sanıyorum. Lahey’e taşındığında New York’a memleket gözüyle bakamadığını söyler, zamanında bakabilmiştir, özgürlük bahsini de kattığında bağımsızlığına nihayet kavuştuğu düşünülebilir ki kendi kararlarını almanın, yaşamını bir başına biçimlendirmeye başlamanın sıkıntısı muhtemelen sarsıcı olacaktır. İşini de düşünürsek hayalini dahi kurmadığı ilişkilerin içinde bulacaktır kendini, savaş suçları mahkemesinde yargılanan devrik diktatörün söyledikleri karşısında tek kelime etmemesini adamın haklılığına verecektir zira diktatör Batı’nın da en az Afrika kadar berbat durumda olduğunu söylemiştir demokrasi açısından falan, sömürülerden bahsetmiştir, haklıdır, diğer yanda anlatıcının kurduğu ilişkileri düşününce eylemlerinin, diyaloglarının dışında psikolojisini ilk kez somutlaşmış haliyle görürüz: nefesinin kesilmesine engel olamaz, her yanını sıcak basar. Buz soğuğu karakter oysa, hemen odanın çok havasız olduğunu, güvenlik kamerasının ışığının yanıp söndüğünü belirtir bu tepkilerden sonra, artık bastıramadığı yoğunluk ilk kez açığa çıkmış, fiziksel dışavuruma dönüşmüştür, haliyle kontrolün elinden kayıp gitmesinden ötürü paniklediğini düşünsek aşırı yoruma kaçmış olmayız, karakterin böyle durumlarda ne tepki verdiğini bilmediğimizden gri alan her zaman yorumla dolmaya müsaittir. Görüşmenin akabinde ardından koşup gelen avukatın heyecanını da belli belirsiz aksettirir mesela, adam diktatöre neden tepki vermediğini sorar sadece, koşmayı yüz biçimde yorumlayabiliriz. Merak, öfke, hayal kırıklığı, heyecan, iç içe hepsi ya da. Azıcık Sütçü havaları. Dava ertelenir, çevirmenliğini yaptığı diktatörle son görüşmesinde yaşanır bunlar, sonrasında işvereni yıllık kontratla değil de kadrolu olarak çalışmasını istediklerini söylediğinde Anton’u izlemektedir anlatıcı, oturdukları mekânda Anton bir fahişeyle takılmaktadır, adamın hiç de tanıdığı -umduğu?- gibi biri olmadığını görmek sarsar, ahlak anlayışlarının hiç de farklı olmadığını söyleyen diktatör zaten sarsmıştır, bir de Adriaan’ın yokluğu ve sessizliği sağlam sallamıştır, anlatıcının gözlerinden yaşlar akmaya başladığı zaman en az işveren kadar şaşırabiliriz zira sırf olay akışını aktaran, analitik çözümlemelere ara sıra da olsa yer veren anlatıcıdan böyle bir tepki beklemeyiz, en azından o sıra. Mükemmel bir gözlemcidir, Aaron’la ilişkisinin sevgililiğe vardığını o söyleyene kadar düşünmeyebiliriz çünkü ne davranışları ne de anlatımı öyle bir izlenim bırakır, mesela haber almaya en çok ihtiyaç duyduğu anda iyi olup olmadığını sorar Adriaan’ın, gelen iki kelimelik cevapla yetinir, oysa çok uzun bir süredir beklemektedir Adriaan’ın Portekiz’den dönüşünü. Kültürel kodları da bilemiyorum şimdi, çok daha azı için üzülen karakterlerin normalliğiyle anormalliğini konu edinen metinlerin yanında Sally Rooney’nin karakterlerinin ilişkilerine bakıyorum, anlatıcının tepkisi ya da tepkisizliği, bilemiyorum, tuhaf olsa gerek, bir anda alevlenen yakınlık sonucu partnerin evine taşınmak -eşyalarını da getiriyor anlatıcı, geçici de olsa taşınmak diyorum buna- küçük bir adım değil ki mesajla bile olsa ne yaptığını, ne zaman döneceğini soramasın anlatıcı. Muhtemelen boşanacağı eşiyle son bir kez görüşmek için Lizbon’da bir hafta, belki biraz daha uzun bir süre kalacağını söylemiştir Adriaan, dönüşü iki ayı bulacaktır, o sıra Adriaan’ın evinde kalan anlatıcı “evde olma duygusu”nu adım adım kaybeder, tam toparlanıp ayrılacağı sıra adamın eşinin eve gelmesiyle son bir darbe yer. İki kadının karşılaştığı sahnenin anlatımını derslere falan koymak lazım bu arada, hani anlatıcının kendini o kadar dıştalayıp da anlatması maharettir. Kendi evine dönmek istemez, Adriaan’la arasındaki sorunu çözmek için adım da atmaz, kararlarının olay ufkunu neredeyse sıfıra indirmiştir anlatıcı, eylemi gerçekleştirene kadar ne yapacağını kestirmek zordur. Öylesi etki altında kalır ki üstelik, kendi yaşantısından çok anlatılanlar üzerinde durarak yorumlar insanları, örneğin Adriaan’la gittikleri bir mekânda Kees’le karşılaşırlar, birbirlerini sevmeyen iki adamın konuşmaları düello havasında geçer, Adriaan biraz suçlayıcı bir tavır takınarak eşinin kaç yıllık arkadaşı olan adama duyduğu öfkeyi sesine yansıtır.
Kırılma anları, yetersiz veriyle yorumlanmış eylemler. Sayısız.
Karşılaşmadan önce Adriaan bir kadınla sohbet eder, anlatıcıya göre biraz samimi bir biçimde. Kees o sıra yanaşır, flört etmeye çalışır. Etkileyici biridir, anlatıcı sonraları mahkeme salonunda diktatörün avukatı olarak gördüğü, insanların saygıda kusur etmedikleri Kees’le ilk kez o salonda tanışsa muhtemelen daha farklı bir muamelede bulunacağını düşünür, davetteki gibi terso yapmayacaktır. Gerçi taciz eder Kees de, Adriaan yanlarına gelince elini kadının beline atar, eteğinin lastiğini mi ne çekiştirir. Süreğen bir huzursuzluğun hikâyesi bu, Kees farklı yerlerde farklı etkilere sahiptir, Adriaan kuvvetli duygular doğurur anlatıcıda ama ortadan kaybolur, evi önce yuvadır, sonra yalnızlığın kalesine dönüşür ki anlatıcının New York’la ilişkisine denklenebilir bu, elbet NY da yuva gibi gelmiştir, öyle gelmeyene kadar. Anton’la Jana var daha, belirsizlik kaynaklarından ikisi. Ortak bir tanıdık vasıtasıyla arkadaş olurlar, gerçi böyle bir anlatıda, bütün ilişkilerin amorf biçimler olarak havada durduğu atmosferde arkadaş olduklarını söylemek aşırıya kaçabilir, insanlar dürtüsel ihtiyaçlarını gidermek, söz gelişi sosyalleşmek için yakınlaşıyor olabilirler başkalarına, bilmek mümkün değil. Bu açıdan anlatıcının duygulardan olabildiğince arınmış anlatımı yerinde, bunun tersini söylersek anlatıcının tedirginliği, mesafelenmesi belirliyor anlatımı, yakınlıkların niteliğini, mümkün. Kendini korumaya mı çalışıyor, o durumda yeterince bilgi sahibi olmadığı insanların kendi kurduğu biçimlerin dışında kendi biçimleriyle devinir halde görmesi sarsıcı olmazdı diye düşünüyorum. Şöyle yaklaşacağım mevzuya, ilk bölümde Jana’nın evine gider anlatıcı, ev Lahey’in kenar mahallelerinden birindedir. Yakın zamanda biri saldırıya uğramıştır aşağıda, soyulduktan sonra bir temiz dövülüp hastanelik edilmiştir ama Jana oranın son derece güvenli olduğunu söyler, anlatıcının taşınması için o muhiti tavsiye eder, tabii anlatıcı evden çıkar çıkmaz kapıyı kilitlemesi başka. Çatışma. Saldırıya uğrayan adamın kitapçı olduğunu öğrenir, dükkâna gidip dolanır biraz, adamla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalışır, kasadaki kadın hiçbir şey söylemez. Belirsizlik. Jana küratördür, sergilerinden birine çağırdığı anlatıcıyı Eline’yle tanıştırır. Saldırıya uğrayan adamın kardeşi. Sonradan ortaya çıkar ki ikizidir aslında adamın, Anton’un, mevzu hakkında konuştuktan sonra anlatıcıyı yemeğe çağırır. Anlatıcı sofra muhabbetlerinden anlar ki ikizlerin aralarında sırlar ve açıklıklar vardır, birbirlerini sırlarına saygı gösterecek kadar iyi tanırlar, eşelemezler gerisini. Anton evlidir, fahişelerle mekânlarda takılmaktadır, Eline’nin haberi var mı? Kolaylıkla öğrenilebilecek şeyler aslında, bütün gri alanlar belirgin renklerle doldurulabilir, iyice çalkalanan insanlarda giz gizem kalmaz ama anlatıcının temkinliliği arşa varmıştır resmen, ikizlerin mesafesinin on katını bırakır insanlarla arasında. Sırf insanlar da değil mesele, dil üzerinden, resimler üzerinden yakınlıkları sorgulamalar var, başarılı. Sergi işte, resimlerden birinde bir kadın tedirgin bakışlarla işine odaklanmıştır, yanındaki adamın kötücül bakışları, elindeki para, resmin adının birden çok anlamı taşıması derken kafalar yandı tabii, dil bahsi de çevirinin, sözcüklerin, iletişimin yetersiz kalmasıyla ilgili, yine başarılı.
Pek beğenilmemiş, oysa beğenilmesi lazım çünkü millet bu anlam bulanıklıkları yüzünden kafayı yemiş durumda, gündelik muhabbetlerin onda dokuzu bu eksende dönüyor. Beğensenize oğlum, o hep yakındığınız sıkıntının romanı işte. Ha, Adriaan’ın kerterizliğinden bahsedip bitirecektim. Evet, iki ay yoktur piyasada, evet, anlatmadığı şeyler vardır ama tutarlıdır, tutarlı görünür en azından. Açıklamalarıyla yaşamı, sözüyle eylemi ayrı düşmez, anlatıcı için birlikteliği sürdürmeye yeter bu.











Cevap yaz