Babasıyla kurduğu ilişki üzerinden özellikle savaştan sonraki dünyanın evrimini inceliyor Ledda. Sardinya’nın köylerinden birinde çiftçilikle, hayvancılıkla uğraşan babası Abramo’nun şiddete sıklıkla başvurması, çocuklarını gecenin bir yarısı olsa dahi işe koşması ayakta kalmak için büyümekten başka çaresi olmayan şirketlerin durumunu hatırlatıyor. Yüksek faizle borç verdiğini, tefecilik yaptığını da sonlara doğru dile getiriyor Ledda, nihayet yüzleşiyor babasıyla, altı yaşında pek sevdiği okulundan ayrılmak zorunda kalmasının yanında yirmi üç yaşında lise bitirme sınavlarına hazırlanırken babasının çalışması için baskı yapmasına karşı koyuyor, Abramo’nun sopasını tutup atıveriyor yere. Çocukken yediği dayakların anıları canlanıyor, anılarla ne yapacağını anlıyor Ledda, özgürlüğüne kavuşmak için aynılarını yaşamamalı. Ayarı tutturmaya çalışmıştır babası, bir kezinde oğlunu kör edesiye dövdükten sonra gittikleri doktorun azarlarına ses çıkaramamış, jandarmalar gelmesin diye bir süre el sürmemiştir Ledda’ya, sonra fiskelere, dayaklara devam. Müziğe karşı ilgisi vardır çocuğun, kaval yapıp çalar, akordeona ilgi duyar da parası yetmez almaya, reşit olduğu zaman civardaki müzik bilen “dayı”lardan birine gidip kazandığı paranın önemli bir kısmı karşılığında öğrenebileceğini öğrenir, akordeon alması için babasını ikna etmeye çalışır. Dayının baskıları, oğlanın mutsuzluğu derken Abramo dayanamaz, oğluna para verir ama aletin ederini değil, kendi işlerinin yanında başkalarının tarla bahçe işlerini de yapıp üç beş kuruş kazanan Ledda istediği enstrümanı alır, yine uykusundan kısarak pratik yapar. Kurtulmanın yollarından biri, oradan müziğin yardımıyla çıkmak ister ama başaramaz, orduya katılınca bir daha dokunmayacaktır akordeonuna. Zeytin ağaçlarına gelelim, çorak bir tarlayı çocuklarının yardımıyla ekilebilir hale getirir Abramo, fideleri sağdan soldan bulur, gözü gibi bakar çocuklarına. “Bir baba şefkatiyle” diyor Ledda, kendi çocuklarına göstermediği ilgiyi zeytin ağaçlarına gösterir, 1956’nın yalancı baharında bütün ağaçlar donunca isyan eder. Garip, baba sevgisinin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen oğlan sevilse nasıl muamele göreceğini zeytin ağaçları sayesinde anlar. Kopuş da o an başlar herhalde, romanın önemli bir bölümünde doğayla geliştirdiği eşsiz ilişkiden memnun olan Ledda hayvanlarla, bitkilerle, ağaçlarla geçecek bir ömrü hayal edebilir, memnundur hatta, babasının davranışları yüzünden doğayla arasına mesafe koyduğu söylenemez de sırf üretim odaklı bir bakışı kabullenmez artık, gitmesi gerektiğini anlamaya başlar. Zaten yıllardır göç etmektedir Sardunyalılar, Avustralya’ya gidenlerin ailelerinden ayrıldıkları ânı, yine garip, ustalıkla anlatır Ledda. Oğullar oğulluklarını, babalar babalıklarını ilk kez fark ederler sanki, gündelik işlerde sömürü vasıtasıdır da ayrılıklarda tam bir belirsizliğe yol açar bu ilişkilenme biçimi, nasıl tepki göstereceklerini bilemez insanlar. Ledda da bir arkadaşıyla birlikte Hollanda’daki madenlerde çalışmak üzere evden ayrılırlar, Abramo’nun ne yapacağını bilememesi, Ledda’nın sevincine karışık hüznü. Daha da çok arıza çıkıyor aralarında da iki noktaya odaklanıp başka konuya geçeceğim, ilki Ledda’nın okuma azmine karşın Abramo’nun öfkesi. Son tartışmalarında soyluların, kodamanların çocukları gibi okumak istemesinin saçmalık olduğunu söyler Abramo, Ledda kimdir ki okuyacak, kaç asırlık düzende çıkıntılık yapacaktır. Luca’nın Sırrı‘nda platonik aşkın, aşk acısının burjuvalar için bile değil, aristokratlar için olduğunu söylüyordu bir karakter, âşık olan köylüyü bütün köy dışlıyordu, burada da okumak isteyen Ledda bütün köylülerce dışlanır zira bedeninin gücüyle hayatını kazanmaktan başka şansı yoktur, aksi halde açlıktan gebermesi işten değildir, hem okuyarak hiçbir halt olunmadığı bellidir. Bizim köy romanlarına, köylülüğe bağlayacağım ama biraz sonra. Ledda bütün olumsuzluklara rağmen yine de liseyi bitirir, köyden ayrılır, doğru bildiği şeyi yapmaktan çekinmez. Babasıyla ilişkisinin ekonomik kodlarını alıntılayayım, “biz” diyor ama babasının belirlediği yaşam koşullarını düşününce söz konusu Abramo’nun kurduğu, iştirak ettiği dünyadır söz konusu olan, Abramo’dur daha çok. “Garip orman, içgüdülerin akıl almaz savaşı! Şimdi açıkça anlıyorum ki, biz de öbür çobanlar ve çiftçiler gibi, tıpkı tarlalarımızın çevreninin ötesinde tarihi yapan ve ona bir anlam verenler gibi bütün yaşamımızı mal edinmek, toprak sahibi olmak içgüdüsü ve saplantısı üzerine kuruyorduk. Beni pek şaşırtan bir buluştur bu. Ama bunu itiraf etmek zorundayım. Bütün orantılar göz önünde tutularak diyebilirim ki, şimdi kentsoylu diye sınıflandırdığım kişilerden daha az kentsoylu değildik. Sahip olma içgüdüsüne dayanan aynı kazanç savaşı, neredeyse yok etmek amacıyla öbürlerine egemen olma özlem ve isteği. Hiç kuşkusuz, henüz çekirdek evresinde bir kentsoyluluk ama, özgün nitelikleri, varoluş iradesindeki yırtıcılığıyla. Önce hayatta kalabilme savaşında, sonra da koşullar elverdiğinde, sert ve kesin kurallarıyla.” (s. 144) Kırsalın burjuvazisi, aralıksız çalışma, bitmek bilmeyen iş döngüleri. Ledda bunun bir parçası olmak istemediği zaman, elinde diploması da var, şehre kültürel, akademik birikimini, kafa emeğini satmaya gidiyor. En azından karşılığını kendisi alacak, babasına vermek zorunda kalmayacak.
Ledda’nın anlattıklarına yazarların metinlerinde ayrı ayrı rastlamışızdır. Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Necati Cumalı, Mahmut Makal, liste uzar. Okuldan alınma olayıyla başlayayım, hikâye altı yaşındaki Ledda’nın sınıfına paldır küldür giren babasının tiradıyla açılıyor. Tek başına üstesinden gelemiyormuş Abramo, çocuğuna ihtiyacı varmış, bir de okuması için para mı harcayacakmış, hem öyle bir zorunluluk varsa devlet neden çiftçiler için, öğrenciler için harekete geçmiyormuş? Akıllı çocuk Ledda, okulundan ayrıldığı için günlerce ağlıyor, sonra babasının yanında doğaya alışıyor. Çocukluk anıları mutsuzluklarla örülü değil, büyü kaybolmadığı için babasının saçtığı dehşetle karşılaşmadıkça yaşamdan keyif alıyor Ledda, önemli doğa olaylarını anlatıyor. 1956’daki zeytin ağacı katliamından bahsettim, 1940’lardaki çekirge istilası da fenaymış. Sayfalarca anlatıyor yeri kaplayan gri-yeşil örtüyü, çekirgelerin nasıl ürediklerini, devletin bir türlü alamadığı önlemleri, muskaların bile yenmekten kurtulamadığını. Biraz daha geriye saralım, savaştan da anıları var Ledda’nın, eve gelen askerlerin zorla götürdükleri domuzlar, buğdaylar mesela. Savaş zamanı, ordunun ihtiyacı var, gerekenden fazlasını kahramanca savaşan askerlere göndermeli, öyle değil mi? Neyse ki geçmiş o günler, şimdi daha fenası bekliyor Ledda’yı. Ne var anlattığı, kuzu etini zenginlerin yediği mesela, Ercan Kesal’ın ünlü kuzu eti sahnesinde Muhtar’ın gücünü de gösteriyor hep kuzu eti yemeleri çünkü çok pahalı, en azından köylüler yiyemiyorlar. Kodamanların yanlarında çalışan köylülerin karılarıyla birlikte olmaları, işçilerin eşeklere hallenmeleri, bunlar olduğu gibi bizde de var. İşçi göçünden bahsettim, evdeki otoriteden kurtulmak istiyor gençler de asıl sorun yoksulluk, çoğu Abramo gibi paradan para kazanamadığı, mevsimin insafına kalmış çiftçilikten yıldığı için gitmeyi tercih ediyor. Toprağı bırakıp gitmek en büyük küfür tabii, Kemal Ateş’in metinlerinde rastlarız bu çatışmaya da, yine gitmekten başka çare yok. Son olarak Ledda’nın oradan kurtulmak için orduya girmesine dikiz: İlkokul diplomasını alır almaz yallah askere, eğitimin sürdürülebileceği tek yere. Makbul vatandaş üreteci orduda çok şey öğrenir Ledda, başta İtalyancayı. Sardunya’nın tarihine bakınca konuşulan birçok dilin adaya nasıl yayıldığını görüyoruz, Ledda o dillerden birini konuşuyor da İtalyanca bilmediği için çok sıkıntı yaşıyor başlarda, sonra sonra öğreniyor. Ders çalışacağı zamanları görevlerinden kısarak elde ediyor, bir iki komutan da yardım edince tamam, ortaokulu da bitirebilir artık. Radyo tamiri öğrenir, meslek. Ama gönlünden edebiyat geçmektedir, bu sebeple okur, okur, çalışır, askeriyeyi bir eğitim yeri gibi kullanır. Nefret eder aslında askerliğin mantığından, ona göre değildir ama o şartlarda edinebileceği kadar bilgiyi edinmeden ayrılmayacaktır. Babasının muhalefetine rağmen sözleşmesi sona erince köyüne döner, kavga gürültü, en sonunda bağımsızlık. Daha da pek çok mesele var, okura kalsın.
Sinema uyarlaması Altın Palmiye’yi kazanmış elli yıl önce, izlemeli.











Cevap yaz