Zileli askerlik anılarını yakınlarına anlattığında genel tepki: şaşkınlık, dehşetle büyüyen gözler, cıkcıklama, sonra uyarı, hani yazsın ama daha sonra yazsın, ortalık karışıkken olacak iş değil. Bu insanların birçoğu Tunceli’yi, Diyarbakır’ı görmemiş, oranın gerçekliğini bilmiyor, medyada ne varsa o. “Başlıca işleri, oturdukları sıcacık koltuklarda ahkam kesmek, Türkiye’yi sütunlarında ya da etkili ve yetkili zevatın teşrif buyurduğu üst düzey toplantılarda, kokteyllerde defalarca kurtarmaktı!” (s. 7) Şimdiyi düşününce komik, neyse, 2000’e Doğru‘da anılarının önemli bir kısmını “Yakala ve Öldür” başlığı altında yazmış Zileli, yazdıklarının çoğu Genelkurmay’da, Meclis’te konuşulmuş, Zileli çok sayıda kutlama, eleştiri, küfür ve tehdit almış. Katı otosansüre rağmen. Çoğu şeyi yazamamış, sanırım asıl yazamadıkları ilgi çekici olurdu, yazdıklarında operasyonlardan, bastıkları evlerde yaşayanların yoksulluğundan başka pek bir şey yok çünkü, genel izlenimler sadece. Bir bölüm komikti açıkçası, yine bir ev basılacak çünkü gece vakti ya ışık var camda ya biri damda dolaşıyor. Askerler taramalıyı kuruyorlar muhkem mevziye, bağır çağır açtırıyorlar kapıyı, bakıyorlar ki içeride, küçücük yerde kaç insan ısınmaya çalışıyor. Şaşmıyor bu. Zileli etkileniyor hiçliğin ortasında sürgit yaşam kavgasından fakat pencereye tutturulmuş sac anlamsız gelince soruyor, yaşlı köylü garipsiyor, elbette yırtıcı hayvanlardan korunmak için. Zileli bakıyor, pencerelerde cam yok. Cam lüks. Yiğit Özgür’ün şu karikatüründeki olayla sık sık karşılaşıyoruz zira torpil yaptırarak görece rahat bir yerde asteğmenliğe başlayan, sonra disiplin suçları yüzünden sürülen Zileli’nin de oradaki yaşam koşullarını bildiği söylenemez, bildikten sonra anlıyor biraz da anıları sadece tespitten ibaret. Neyi anlamıştır, askerliği bittikten sonra yazdığı yazıdan alayım, elbet herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yurttaşlık haklarından eşit şekilde faydalanmalı, böyle olmalı yani. “Böyledir de, ne yazık ki Ankara’nın doğusunda kalmak talihsizliğine uğrayan yurttaşlarımız ne hikmetse kağıt üzerindeki bu haklardan bir türlü yararlanamamaktadır!. Ben bir kaymakam çocuğu, daha sonra bir gazeteci olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu karış karış gezdim. Komando subayı olarak ilan edilmemiş bir savaşın tam göbeğinde yaşadım. Doğu insanın çektiği azaba, yaşadığı baskılara gözlerim, beynim ve yüreğimle tanık oldum. Üstelik her defasında bu zavallı ama aynı zamanda onurlu insanların böylesine bir yaşamı nasıl göğüslediklerini üzüntü, hayret ve büyük bir hayranlıkla izleyerek!..” (s. 9) Şimdi, ortak kimlik belli, Kürtler benimsemişler bu kimliği ama devlet üzerine düşeni yapmamış, Kürt milliyetçiliği almış yürümüş bu yüzden, hani bağımsız bir devlet kurulacaksa bunun “uydu devlet” olması kaçınılmaz, dört tarafı düşmanla çevrili bir devlet, süper güçlerden biri tarafından koçbaşı olarak kullanılacak bir kukla devlet. Öyleyse Türkiye’nin parçalanmasını engellemek gerek, o güne dek ne haksızlık yapıldıysa affetmeye hazır Zileli’nin tanıdığı Kürtler, sadece insana yaraşır muamele ve ilgi bekliyorlar, o kadar. Oysa ne oluyor, 1984-1989 arası birçok kongre toplanıyor, ayrılıkçılık yayılıyor, Öcalan’la yapılan röportajlar medya yoluyla halka fişekleniyor. Oysa Selçuklu’dan bu yana omuz omuza savaşmış, Anadolu’nun verdiğine birlikte şükretmişlerdir Türklerle Kürtler, Atatürk bile müşterek düşmana karşı çarpıştıklarını yazmıştır. Doğu’da Ermenilere, Batı’da emperyalistlerin ordularına karşı o ne mücadele! Ey? Şeyh Sait isyan eder, Musul meselesi patlak vermiştir o sıra, makbul Kürtlerden değil de Kürt beylerinden olanlar Cumhuriyet’e karşı ayaklanmışlardır. “Doğu Anadolu’daki Kürt beylerine gelince; onlar şaşkın ve öfkelidirler. Şaşkındırlar, çünkü umduklarını bulamamışlardır. Kurtuluş savaşına omuz vermişlerdir ama padişahı ve hilafeti savunmak için. Savaş bitip, kurtuluş sağlanınca herşey eskisi gibi olacak, onlar yine içişlerinde astığı astık, kestiği kestik idarelerini devam ettirecekler, vergi vermeyecekler, askere gitmeyecekler, neredeyse bir derebeylik düzeniyle yöneteceklerdir kullarını. Öfkelidirler, çünkü düşündüklerinin tam tersine Misak-ı Milli sınırları içinde yepyeni bir Türkiye cumhuriyeti doğmuştur… Ve bu cumhuriyet rejiminin içerde bölünmüşlüğe, keyfiliğe hiç tahammülü yoktur.” (s. 13) Sonra Şeyh Rıza, herhalde o da at koşturmak istedi 1937’de, isyan bastırıldı ve Cumhuriyet bölge için yeni yasalar çıkardı, Doğu’yla arasına mesafe koydu. Feodal aşiret reisleri dağıtıldıktan sonra devlet o bölgeye çağdaş hizmetler götürmekten çekindi, vatandaş hizmet istemekten korktu Zileli’ye göre, 1980’lere kadar hikâye böyle. 1989’da Perinçek’in bir yazısı çıkmış aynı dergide, PKK’nın Kürt halkına en sadık, Kürt örgütleri arasında en yerli örgüt olduğunu söylemiş Perinçek, oysa “Ortadoğu’nun en acımasız ve eli kanlı diktatörü” Hafız Esat’ın ülkesi Suriye’de üslenmiş PKK, Öcalan Suriye gizli servisinin tahsis ettiği evde oturmaktaymış filan, Misak-ı Milli’yi savunanlar bu hatayı nasıl görmezmiş. “Yaklaşık 8 yıl önce kaleme aldığım bu görüşlerimde en ufak bir değişiklik olmadı. Bir demokrat, bir ilerici ve bir kemalist olmanın onurunu da sorumluluğunu da eğilip bükülmeden taşıdığıma inanıyorum.” (s. 17) Vatan millet edebiyatıyla halkı soyup soğana çevirenlere şrak diye yapıştırmış cevabı Zileli, süper. Kanallara yazılar gitmiş, sakıncalı isimler arasında Zileli’nin de adı varmış, “bölücü” olarak fişlenmiş, daha bir sürü şey, fikirlerinden asla vazgeçmeyeceğini söylüyor yazar. Askerlik sonrası böyle, öncesinde şamata, eğlence var gibi görünüyor, “orası” hakkında pek bilgi sahibi değil, öldürülebileceğini biliyor sadece.
Dört sene Türkiye, Avrupa, Amerika, geziyor Zileli, üniversiteyi bitiriyor, sonra piyade jandarma komando asteğmen olarak çıkacağı Tuzla’ya gidiyor. Askere giden herkesin az çok bildiği, sıklıkla şahit olduğu olayları geçiyorum, okuyanlara karşı ayyuka çıkan karakuşi öfkeyi toplumsal verilerden ayrıştıramadığım için askere atfetmiyorum. İlk izninde Bostancı’daki meyhanelerden birine gitmiş Zileli, arkadaşlarıyla kafayı çekmiş bir güzel, afiyet olsun, kışlaya geç gittiği için çarşısı kilitlenmiş sonra, üzüldük. Şu ilginç: Korkut Özal’ın oğlu Ali Özal da aynı dönem askerlik yapmış, ilahiyat fakültesi mezunları kendilerine lider ararlarken Özal’ı seçmişler de adam içiyor, kadın muhabbetinde başı çekiyor, bir süre sonra aforoz ediyorlar zaten. Tunceli’ye gelelim, Zileli meslek lisesinde okuyan, okumak için her gün kaç kilometre yol yürüyen, Sevgili Arsız Ölüm‘ü okuyan kızı unutamamış bir türlü, oranın insanındaki okuma aşkına hayran olmuş ki bastığı evlerden birindeki derme çatma kitaplığı görünce dayanamayıp sormuş. Evet, okuyorlar, hatta iki gün geç gelen Cumhuriyet‘i getirmeyi unutan çocuğu azarlamış yaşlı amca.
Komik işler, o coğrafyayı bilmeyince komikliği normal. Gece vakti damda dolanan amcayı görüyorlar, mekânını basıyorlar, adam üstüne doğrultulmuş onca namluyu görünce ne yapacak? Dam loğluyormuş, işini izah etmek zorunda kalıyor bir de. Zileli’nin hiçbir bilgisi, fikri yok, loğlamayı orada öğreniyor, ödü kopan amca soğukkanlı bir şekilde anlatıyor ne yaptığını. Ellerini indirmesini söylüyorlar, sonra evini gezdiriyor Haydar Ağa, bütün duvarları kendisinin diktiğini, sıvadığını anlatıyor. “Bana Tunceli’yi, o yörenin insanlarını, itilmiş, ezilmiş parçalanmış ama yine de cesur, yine de umut dolu yaşamlarını özetledi. Haydar Ağa’nın evinde geçirdiğim iki saat içinde gazetelerden, kitaplardan ya da askeri genelgelerden öğrenemeyeceğim binlerce şey öğrenmiştim.” (s. 69) Ne çekmiş o insanlar, “Vali Paşa” denen Kenan Güven birçok cami yaptırmış Alevi köylerine, halka zorla namaz kıldırmaya kalkmış, dediğine göre halk dinden uzaklaştığı için onca eziyete maruz kalmış. Ne güzel, kurtulacaklar artık. 1986’da aranmakta olan bir şahsın eşini zorla muayeneye sokmasıyla da meşhur Güven, hani adam eve geliyorsa mutlaka sevişmişlerdir. O zamanlar olay olmuş bu, insan hakları örgütleri, kadın dernekleri ayağa kalkmışlar da Güven anlamamış neden tepki gördüğünü, suçluları yakalamak için her yola başvurulacak tabii. Elektriksiz köyler de var, direkler için çukurlar kazılmış, ödemeler yapılmış ama şirket gelip dikmemiş direkleri bir türlü. Köyün muhtarı “sakıncalı” olduğu için elektrik bağlatmamış köye Güven, öyle diyor.
Zileli’nin durduğu yer sıkıntılı ama anlattıklarının kıymetini azaltmıyor bu. Denk gelen baksın derim. Ben Pencere’den çıkan beşinci baskısını okudum, sonraki baskılarda eklenen, çıkarılan kısımlar vardır, bilmem.











Cevap yaz