Yılmaz Gruda & Türkan Gruda – Camdaki Düşman

Kitap 1996’da basılmış, o yıllarda televizyonlar neyi gösteriyorsa bombalıyorlar Grudalar. Teşekkür ettikleri isimler arasında Cahit Keskin, Özdemir Nutku, Türkan Saylan var, Yekta Güngör Özden’in adı iki kez geçiyor, “insanlara sonsuzluğun ışığı altında” iki kez bakıyor herhalde Özden. Neyse, pasajlara “yörüklemeler” adını koymuş, kim, herhalde Yılmaz Gruda çünkü onun üslubu, sesi. Türkan Gruda’nın katkısını ayırt edemedim, belirtselermiş keşke. Yılmaz Gruda üretmiş, kitaplarında kullanmış bu üslubu/biçemi, “yörük” hızlı olduğundan, “kısa anlatımlar”ı da kapsıyor. Gırgır da var ama iğneleri sayamadım, her şeye batıyor, reklamından gündüz kuşağı programlarına. Neler “başarıyor” televizyonlar, maddeler halinde: dikkatler bir yere, bir kişiye çekilir, arkada birileri deveyi hamuduyla götürür, “kafadan” infaza gidilir, statü ve meşruiyet yaratılır, kamuoyu uyuşturulur, geleneğiydi ahlakıydı pek çok kavramın içi boşaltılır, haberler ve belgeseller dahil pek çok program bu işe yarar. Alt tarafı televizyon değil, medyayla toplumun etkileşimini inceleyen metinleri düşününce Gruda’nın -iki Gruda’yı birmiş gibi yazacağım- çizdiği resmi inceleyeceğim teorik kısımdan ziyade. Eleştirinin neliğine değinir önce, insanı daha ileriye gitmekten alıkoyanlar hayvan düzeyine indirirler, eleştirmense insana hayvan olmadığını hatırlatır. Türcülüğün yanında cinsiyetçilikle de karşılaşacağız, sinir bozuyor. Dönelim, TV için eleştirmenlere, yörükleyicilere ihtiyaç var, söylüyor Gruda, “Pontius Pilatus”lar lazım! Yöneticileri, programcıları İkitelli’de, Maslak’ta, Oran’da çarmıha germeyecek de korkutacak, seyircilerin gözünü açacak kim var? “Evet, kumadır yazımız, rüzgâradır lafımız, ama, yine de bir ‘sis çanı’ olmayı sürdüreceğiz.” (s. 13) İnsan doğayla ürüyor, üretiyor, çevrenin etkisi altında elbet, eh, talk-show izledikten sonra ne üretiyor acaba. Şunlara Türkçe karşılık bulunmamış bir de, önerilerini sıralıyor Gruda, eskidiği için buraya almıyorum. İlk listeyi geçtik, bir iki liste daha çıkacak karşımıza, Gruda’nın esleri. Hangi pasajdan hangi konunun çıkacağı belli değil, ortaya karışık koyacağım ben de: Ey profesörler, doçentler moçentler, öğretim görevlileri falanlar, siz ne yapmaktasınız, beş dakika içinde seyircilerin fikirlerini mi değiştireceksiniz, üstelik beş saat bekledikten sonra beş dakika verirler de rencide etmez misiniz yönetmenleri, ne edersiniz? Unvanlarınızı mı kanıtlayacaksınız? Ne demekse bu. Meşruiyet peşinde misiniz? “Değilseniz, TV kanallarının çeşitli ‘alan(!)larındaki, ilk bakışta toplumsal bir hizmet gibi görünen, temeli -sözde- consensus/mutabakat/uyuşma (yan anlamı dahil!) yaratmak; bir fikir, bir etkinlik çerçevesinde kamuyo oluşturmaya matuf, sabahlara kadar süren o tartışmalarda ne işiniz var?” (s. 18) Otuz yılda mevzu nereden nereye geldi, üstelik profesör sayımız da artmış gibi görünüyor, yirmi yıl önce kerli ferli akademisyenlerin tartıştıkları konular sabah programlarının konuklarıyla didikleniyor, formül bir cümleyle şak, bağlanıveriyor, çözülüyor mesele. Evet, gerçekten Kürtlere öyle şeyler yapsanız ve böyle şeyler yapmasanız mesela, çözüm sabah programında söylendi yahu. Kahkahaların arasında bir yerdeydi, o yıllarda programı geri almaca da olmadığı için kaçtıysa kaçtı, kanalın arşivlerine inmek lazım ülkeyi kurtarmak için. Sonradan profesörler lafı gediğine öyle bir koyuyorlar ki gerçek profesörler afallıyor, söyleyecek laf bulamıyorlar, temsil. Sonra hocanın nasıl çuvalladığını, nasıl zortladığını konuşuyor seyirciler, ilginç. Fatih Altuğ zamanında telefon jokeriyle katıldığı bir yarışma programında sorulan soruya yanlış cevap verdiği için ne eleştirilmişti, ama ne eleştirilmişti yahu, öyle böyle değil, yani o nasıl cahillikmiş, o adam nasıl profesör olmuşmuş, okudukça başkaları adına utanmanın da ötesini keşfediyorduk. Henüz isimlendirilmemiştir, aşırı utançtan donup kalma için bir terim uydurmalı. Ticari bir varlık artık televizyon izleyenler, reklamlarla gelen milyarlardan pay almaları lazım. Reklam izlediğim için para kazanıyorum, internette uygulandı da televizyona uyarlanmadı bu. Hazır buradayken, ya şu YouTube reklamları mesela, bilmem kaç milyona ev, araba satıyorlar, kazık fiyatla tatil kakalamaya çalışıyorlar, çok teknolojik ev aletleri fişekliyorlar filan, yani bunların hedef kitlesi ayarı yok mu? Anket de yapıyorlar ama hiçbir işe yaramıyor, şarkı dinlerken “Aa, bilmem nerede dikilen über lüks evlerden bir tane alayım bari!” mi diyeceğim, ne diyeceğim, nelere maruz kalıyoruz yahu. Gruda şikayetçi, kadının belinin üstü yok, memesi göğsü açıkta yani, aşağıda da değirmen taşı, bol bol hava öğütüyor. Kadının biri havuzdaki suyla erotize olacakken pornolaşıyor, ne fena. Tarık Tarcan’ın sunduğu zaman, Mehmet Ali Erbil versiyonu, herhalde Çarkıfelek‘ten bahsediyor Gruda, program pornoya dayanıyor artık. Erbil’in dayılardan birine baton salam ısırttığını hatırlıyorum, daha da neleri var. “Ya İMÇ’nin tezgâhıyla bir durma ekranlara abone edilen pop klipleri? Doğrucu adam pozuyla ‘Yaşamın gerçeği bu diil mi ama?’ diyerek, lezbiyenlikten, ‘tirebiyen’liğe kadar ne varsa sergiliyorlar…” (s. 22) Her yer sekse dönmüş, kıç meme ortalıkta, ne terbiyesizlik be. Bilgiler yalan yanlış, büyük bir sanatçı çıkmış da tuluatla ortaoyununu karıştırıvermiş. Karagöz ve orta oyununu “maskaralık” olarak niteliyor Gruda, ortaya çıkışlarının tarihçesini veriyor, ardından şu pasaj: “Bu ve bu tür -hep büyük, mega filan diye sunulan- bilgisiz/ilgisiz oyuncular (kesinlikle küçümsediğimiz/değerbilmezlik ettiğimiz sanılmasın, ama gerçek:) Ortaoyunu paçalcısı tuluatçı İsmail Dümbüllü’nün (aslında Ortaoyunun temel kişilerinden Kavuklu’nun (‘Kavuk’unu, Komedi Ustası payesi olarak (kimden almışlarsa o yetkiyi?) birbirlerinden alıp, birbirlerine giydirmişlerdir, giydiriyorlar da!” (s. 24) Sağlam çıkışıyor Gruda, lafını esirgemiyor, Ferhan Şensoy’a saydırıyor sanıyorum.

Dizilerdeki arızalara değinilen pasajlar hoş, tutacak senaryoların formülleri. Diziler için. Oyuncu zaten bellidir, eli yüzü düzgün birileri oynasın yeter, bir de tuttu mu beş on benzeri türer, onlara diziler, tamam bu iş. “Çocukların, TV’de gösterilen dünyanın, gerçek dünyayı yansıttığına inanmalarının yanı sıra… Yetişkinler de yaşamdaki rollerini oynamak için, TV’deki örneklere yaslanırlar.” (s. 27) Ama geri kalmış ülkeyiz Gruda’ya ve kimi yetkililere göre, az gelişmiş bir ülkeyiz, izlenme oranını ne artırıyorsa o konur, toplum televizyondan öğrenir nasıl davranması, yaşaması gerektiğini. Toplum neyse televizyon onu gösterir, televizyon neyse toplum onu gösterir. Yeşilçam’ı da beğenmez Gruda, eskiden Bölge İşletmecileri ne tutuyorsa onun yapılmasını isterlerken şimdi sanayi kuruluşları, bankalar, devlet, alayı söz sahibidir yapımlar üzerinde, pek bir şey değişmemiştir. Yeşilçam’ın nitelikli bir çekim kadrosu da yoktur üstelik, çalışanların hemen hepsi teknikerlikten gelmiştir, profesyonel anlamda sinemacı üçü geçmez. Düşününce, yani Sinematek’i bilmeyenler -oradaki gösterimlerde bile türlü aksilik olur ama ülkenin sinemasını göz önüne alınca çölde vaha gibidir- bol ağlamalı, patolojik aşklı, zottirik filmlere giderler çaresiz, gördüklerinin yaşamdaki karşılığını ararlar. Korkunç. Dizilerden bahsedecek Gruda, arkadaşları uyarmışlar, sakınmasını söylemişler de neyden sakınacak sanki, rezillik ortada. Bir de anonsuz var Gruda’nın, sayın devlet tiyatrosu sanatçılarına Carl Ebert’in öldüğünü duyuruyor, büyük usta Muammer Karaca’nın dediğini tevatüre dönüştürmeleri gerektiğini söylüyor. “‘Onlar tiyatro yapmaz. Cebeci Türkçesiyle kıraat eyler. Akıl almaz vurgulamalar, inlemeler de cabası!’” (s. 32)

Son olarak, şaka programları. İki genç iş bulmuşlar nihayet, sevinçliler, plastik topları A noktasından B noktasına götürecekler. Kapı açılıyor, toplar yokuş aşağı, gençler canlarını dişlerine takarak topların peşinden koşuyorlar. Lan belki ağzına iki gün lokma koyamamış adam, şaka diye yapılan rezilliğe dikiz asıl. Daha da neler, her pasajda ayrı eleştiri, meraklısı kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!