Elsa Triolet – Değinmeler

Yaşamdöküm, Triolet’nin son zamanlarından edebiyata bakış. Tam bir hesaplaşma değil, geçmişe dair birkaç şey ara ara belirip kayboluyor, mesele genel olarak dil. Sonda söyleyeceğini başta söylüyor Triolet, doğrudan şiire ve diğer mevzulara geçiyor. “Yazgının çiftleştiği ya da ikiye bölünmüş olduğu şu saatte vade sonuna yaklaşıyorum. Hiçbir zaman borçtan başka bir nesne olmayan ve tefeci ölüme geri vermem gereken yaşamımı harcadım. Gün henüz saptanmadı ama yakın olduğu açık.” (s. 7) Her şeyin bedeli ödenmiş, yine de borcun itkisi hissediliyor, son bir metin daha, belki iki, yazılacak ve okunacak onca şey bir sonraki yaşamı bekleyebilir veya sonsuza dek kaybolabilir, ölümün karşısında önemi yok. Böyle bir geçmişlikle anlatıyor Triolet, bir kum tanesiymiş de çölden başka bir şey olamazmış, kumun yeri yokmuş, kendisinin niye olsunmuş, belki tek sabit olarak metinler görülebilirmiş, “yaratmanın acunu” yaratanın kendi özgün yansımasından, titreşiminden geçiyor, sessizliğin ortasında bir yaratıcı çırpınıp didiniyor ama hiçbir eser çıkmıyor, çıkıyor da çölün ortasında kalakalıyor, kısacası hiçbir şey olmasa da bir şey oluyor ama kıpırtı yok. Suçluyu sorguluyor Triolet, deha kendini suçlayamaz, o bir dürtünün nesnesidir, “bırakın gelsin”in izinde yürüyen hacı. Eli kolu bağlanmıştır da öyle yürür, ötekilerle boğaz boğaza gelmeden önce kendisini aşmak zorundadır, kaynağa ulaşmak için çekilecek onca yalnızlık, kumun formunu koruyarak bir başka yapı inşa etmek, bunları azizin ziyaretiyle mümkün kılmak. “Bırakın gelsin” aziz için söylenen, kuma yazılan. “Bazıları bu ‘bırakın gelsin’e esin adını veriyorlar. Ben de aynı kanıdayım.” (s. 11)

“Romanın Tarifi” ikinci başlık, metin başlıklara bölünmüş, her birinin konusu ayrı ama her biri bağlantılı. İşte, yeni yetme bir genç büyük bir roman yazarına romanın “tarifini” sormuş, roman yazarı yanıt vermemiş. Soru aptalca gibi gelebilir ama kendine göre yararları var, romana uygun olan malzemeleri düşündürüyor Triolet’ye göre. Roman yazarı için yaşam kendininki ve başkalarınınkiyle birlikte düşlerinin, tahayyülünün toplamı, ayrıca var olmayan her şey, boşluk, hiçlik, ontolojiden epistemolojiye anlamları katlanarak artan, olmayanı imleyen olanlarla birlikte bütün. Triolet dermiş ki ey genç, bazı şeyler roman için yararlıdır ve bazıları zararlıdır, zararlıların zararını ve yararlıların yararını deneyimlemeden öğrenemeyeceksin, o halde otur ve yaz. Roman yazmaya çalışıp yazamayan insanlara bunu söylemek ikinci adım bana göre, önce ne okuduklarını sormalı, aynı anda ne yaşadıklarını da. Mıknatıs çekiyormuş Triolet’yi, güçlü bir mıknatıs öyle bir çekiyor ki geride ne kaldığına bakmadan gidiyor, bir tür masumiyet kazanıyor ve başkalarının yargılarından muaf oluyor, bir anlamda başkalığı iten mıknatıs hem koruyucu hem de itici, güç olarak itici, masanın başına oturuyoruz ve yazmaya başlıyoruz, müzik varsa sadece müziğin sesi geliyor ama bir süre sonra o da kayboluyor, metnin bir parçası haline geliyor. Sayfaya veya ekrana dökülen her biçim şaşkınlık veriyor, nereden geliyorlar ki? Bilinç görülen dışında hemen her uyarana kapıyor kendini, zihinde ve gözün değdiğinde görülenin ikiliği, çatışmanın üstesinden geliniyor, birkaç şekil siliniyor veya karalanıyor, uyum sağlandığında akış sürüyor, bir şey birikiyor, satırlar diziliyor, uyumu alttan alta didikleyen bir başka güdü, onun altında bir başkası, insan onca katından birkaçını ödünç alıp da nereye bırakıyor, insan yazarak ne yapıyor? Söyleyebileceklerini duymak istiyor, ödünlüyordur tabii, bastırıyor, açığa çıkarıyor, neyse. “Jean Cocteau bana şimdiye dek karşılaştığı en aklı başında kadın olduğumu söylüyorsa, bu çoğunlukla yaptığım saçmalıklarla karşılaşmamış olmasındandır.” (s. 13) Triolet için bir başka olgu da dokunabildiğine bağlı kalması, yaşamında çoğu kez aldandığını, aldatıldığını belirttikten sonra yazılarında bir kör gibi yürüyerek, sadece duyumsadığına bağlı kalarak ilerlediğini söylüyor, bu yüzden romanlarını düzeltmek zorunda kalmamış. Kim için yazıyor, muhatabı düz okur. Okumayı bilen herkes. “Uzmanlaşmış okur” dediklerini hiç sevmiyor, onların birikimlerinin önayağı köşeli okumalardan uzaklaşamıyor, hazza kapalılar, daha doğrusu bildikleri sayısız yoldan birinde ilerleyen anlatının hazzına aşinalar, örneğin duvardaki tüfek illa patlayacak ki keyif alsınlar, çember tamamlansın, kalıp ortaya çıksın, ne bileyim, bilinenin dışında bir yol belirmesin, oysa roman için neyin yararlı ve neyin yararsız olduğu önceden bilinemez, ben bu noktada işi bir adım daha ileri taşıyıp yararlı ve yararsızdan da kurtulmak gerektiğini söyleyeceğim. Hiçbir şey hiçbir şeye hizmet etmek zorunda değil, metnin öyle veya böyle yazılması veya yazılmaması diye bir şey yoktur, Ellis’in yaptığı gibi upuzun bir romanın orta yerine upuzun bir R.E.M. incelemesi yerleştirilebilir, Knausgaard’un kallavi serisinin son parçasındaki Hitler incelemesi olmamış mıdır yani, olmayan nedir, bunlar birtakım uydurma laflardır. Triolet şikayetçi, yüzlerce sayfa anlattığı karakterin başından geçenleri okuyanlar gelip karakterin “aslında” kim olduğunu soruyorlar, karakterin noktası virgülüne aslı olması kaçınılmazmış gibi. Gerçeklik düzlemini, hakikati, personayı, karakteri, yazarı bilmiyorlar veya çok biliyorlar, boşlukların dolmasını istiyorlar ve yazarın değinmediklerini söyletmeye çalışıyorlar. Triolet’den karaktere dair hoş bir değini: “Romanı yazarken Madeleine hakkında bu denli bilgi sahibi değildim; yaptıklarından, hareketlerinden, duygularından ve düşüncelerinden bazıları bulmacada soldan sağa doğru olan bazı sözcükler çözülünce yukarıdan aşağıya olan sözcüklerin aramaya gerek kalmaksızın, kendiliğinden ortaya çıktıkları gibi kendiliğinden ortaya çıkıyorlardı.” (s. 20) Karanlıkta el yordamıyla aramak bu, yazar zaten verdiği kadarını bildiği, ama yazar neyi bilir ki? Yazar bir tanıktır veya o bile değildir, aklından geçeni tanımak zorunda değil, bir temsilden ötesi değildir sunduğu. Olmanın temsilinde fotoğrafların, tarihi gerçeklerin, tanıklıkların eğilip büküldüğü sıktır, zaten yazar bir şeyin gerçekten olduğunu söylüyorsa temsilden bahsediyordur, hakikate dair pek az şey kurmacayla ilişkilidir, ilişkili olan değişir, aslının bir tezahürüdür, ne bileyim, yazarların tehlikeli insanlar olduklarını söylemişti biri, yaşamdaki her şeyi istedikleri gibi alıp kullanabiliyorlarmış, oysa kurmacada yazar belki de en çok kullandığı şeyden olabildiğince uzak durmaya çalışmaz mı? Yaşamla kurmaca arasındaki mesafe. Fante’yle Arthur C. Clarke arasındaki.

Çeviriye dair bir iki şey: Triolet en az iki dilli, Rusça ve Fransızca biliyor, çevirileri kıyasladığı zaman şiirin bütün içeriğiyle aktarılması gerektiğini söylüyor. İmge, kafiye, tempo, olabildiğince çok öge korunmalı ve aktarılmalı, “şiir çevrilemez” noktasına gelmiyor da çeviride özenin çok önemli olduğunu belirtiyor. “Bir metnin ne ve nasılını yakalamak, yaratıcının izlediği yolu çok iyi görülse de metin bir başka dilde yeniden üretilebilir demek değildir. Bu konuya burada değinmenin bana uygun görünmesinin nedeni, çeviri yaparken aynı yolun izlenmesi, zorunlu olarak izin tanınması, her sözcüğün ikizinin karşı karşıya getirilmesi gerekliliğidir.” (s. 40) Fransızca ve Rusça sözcükler yapıca benziyor, kök anlamlarının pek uzağına düşmedikleri için iki dil arasındaki çeviriler kaynak metnin pek az değişerek aktarımına olanak sağlıyor. Çevirmende niteliklerin en büyüğü olan taklit yeteneği kendini gösterebiliyor böylece, iyi çeviri kaynak metnin kendi dilindeki anlamını koruduğu ölçüde iyi, Triolet bu mevzuyu çevirmenin ve yazarın parmak izlerinin benzerliği olarak görüyor.

Bu metnin çevirisi çok iyi değil ama edebiyat namına önemli bir uğraşa tanık olmamızı sağladığı için değerli. Triolet’nin vedası mıdır bilmem, belki sanat alemine vedasıdır bu metin.