Max Frisch – Sessizliğin Yanıtı

Buradan Stiller‘a on yedi yıl var, Frisch’in kat ettiği yol muazzam. Karakterlere dair lüzumsuz derinlikler yok, hikâye karmaşıklaşmış, betimler daha başarılı. Yine de iyi bir yazarın geldiğini gösteren bu metni bağrımıza basıp okuyacağız ve Frisch’in 1930’ların ikinci yarısındaki dertlerini anlayacağız, bir ölçüde otobiyografik bir metin bu. Dağcının yürüyüşüyle başlıyor, kısacık bir mola vermeyi bile kendine çok görüp onca malzemeyle birlikte tırmanmayı sürdürüyor, belli ki büyük bir gayesi var. Öğreneceğiz, adam zirvelerde hayatının en önemli sorusunun cevabını bulmayı düşündüğü ve yaşamını kökten değiştirmeyi umduğu için kendini zorluyor, pek zamanı yok. On üç yıl önce abisiyle birlikte yürürlermiş oralarda, vadilerin ve dağların nasıl oluştuğunu artık Afrika’da yaşayan, yakınlığını özlediği abisinden dinlemiş, geçmişi gözünde canlandırıyor. Asla evlenmeyeceğini söylemiş ama evliliğe az kalmış, nişanlısı aşağıdaki şehirlerden birinde üzüntüden delirmek üzere muhtemelen, dağcı anlık bir kararla her şeyi geride bırakmış. Bırakmanın mazisi var aslında, okulunu da bitirmemiş, büyük bir mucit olduğuna inanmak yetmiş ona. Gerçi doktor çıktığına göre okulunu nasıl bitirmemiş bilmem, adam kendini öğretmen olarak da tanıtacağı için mesleği muallakta. Canına kıymamış, yirmilerindeyken dünya ayaklarının altına serildiği için gücünün hiç tükenmeyeceğini, bir gün büyük işler başaracağını düşünmüş ama yılların o kadar çabuk geçeceğini tahmin etmezmiş, “her şeyin sonuçsuz kalabileceği korkusu” zihnini ele geçirmeye başlayınca otuzlarına varmış bile, yaşadığı her şeyde bir telaş, sabırsızlık ve hırs ama hırs nadiren verimli, dağcının yaşamına katkısı o dağ yürüyüşüdür bir. “Fakat kim ki yalnız yürüyüşe çıkar, pek çok şeyi düşünmeye başlar; sanki ona eşlik eden ve sorular soran on yedi yaşında biri var, sanki ona hesap vermekle yükümlü, sanki tüm sınıfları geçtiğini, hatta başarıyla tamamladığını, yakında öğretmen çıkacağını, iyi bir işi olduğunu anlatmak zorunda; doktor o, teğmen ve nişanlı.” (s. 11) Başlarda yürüyüşün uyandırdıkları anlatılıyor uzun uzun, adam yaşamının sadece var olmaktan ibaret olduğunu kestiriyor, bir şeyler hissedebilmek için o güne kadar yapılamayanı yapmak istiyor, zirveye çıkacak. Zirveyle ilgili o dönemde Almanların bir mücadelesi var, geleceğim. Kahramanca bir eylem lazım, zaferle veya ölümle sonuçlanacak bir uğraş. Çok alakasız, Mustafa Kutlu’nun Zafer Yahut Hiç‘inde böylesi yaşamlar olmasa da benzer bir tema var, paralel. Neyse, dağcı otele bir yere gelir, sabah erkenden yola koyulmak üzere dinlenir, o sırada uykuyla, yemekle, temel ihtiyaçlarla ilgili birtakım malumat verilir. Bana kalırsa anlatıyı zayıflatır bu tür açımlamalar, hemen her eylemin nedenini, nesnelerin karakterdeki yansımalarını anlata anlata bitiremiyor Frisch, aslında sıkı bir öykü olabilecek mevzuyu novellaya uzatarak hikâyeyi çeke çeke, zorla genişletiyor. Devam, ertesi gün kalktığı zaman yukarıdaki çayırda kırmızı elbiseli bir kadın görüyor. Ormanın kenarında kara keçiler, güneş tepede, güzel bir gün, ayrıca tam bakışmalık. Başlarda birbirlerinden uzak dursalar da bir süre sonra kız laf atıyor, dağcımızla Irene arasındaki ilişki başlıyor böylece. Irene kız kardeşi ve kayınbiraderiyle birlikte dört haftadır orada, can sıkıntısından patlamak üzere, yeni bir insana ihtiyacı var. Böceklerle konuştuğunu görüyoruz, doğayı seviyor, sevgiye aşina. Dağcı değil, çıkacak çatışma baştan belli. Sevgiyi, durmayı bilen Irene bu yüzden dağcının tırmanma alıştırmalarını merakla izliyor, o sırada dağcının aklından geçen: “Nefes nefese kalmış dağcıyı zirvede karşılayan olağanüstü bir sessizlik, onu hiç beklememiş olan, oraya gelişini hiç umursamayan ve bu haliyle onu ürküterek şaşırtan bir sessizlik; o amacını yerine getirmişken ve bununla gurur duymak isterken hırsı tanımayan bir sessizlik…” (s. 22) Dağcı kendi yaşamının sesini, başarısızlığını yüzüne vuran gürültüyü kısmak için yukarılara tırmanıyor, mutlak sessizlikle karşılaştığında yaşamının anlamını öğrenecek, duyacak daha doğrusu, o sessizliğin vereceği cevabı merak ediyor. Duru bir vicdanı olmazsa hiçbir şey duyamayacağı da geçiyor aklından, tek başınayken o kadar vicdanlı mı?  Irene’in teklifini kabul etmek istemiyor başta, bir süre birlikte zaman geçirdikten sonra Irene de kendisiyle birlikte gelmek istiyor, yanına üç günlük yiyeceği ve malzemeleri almış, gelmesinin önünde hiçbir engel yok. Belki aklındakileri dökerse amacına ulaşmak için önünde hiçbir engel kalmaz, dağcı bu yüzden kabul ediyor kadının gelmesini, anlamı yakalamak için belki. İnsandan yana da pek bir umut taşıdığını söyleyemeyiz, yine savrukluğunun, rastgeleliğinin eseri o kabul, başka türlüsünü bilmiyor.

Nordgrat önlerinde uzanıyor, istikamet belli, dinlenmeye çekildikleri zaman birbirlerini her yönleriyle tanıyorlar. Dağcı gerçek sevgiden yana değil, inanmıyor, Irene’in tam tersine. Adamın ne kadar garip olduğunu sezen kadın dinlediği şeylerden umutsuzluğa kapılır gibi oluyor ama dağcıda sevgiyi uyandırabileceğini düşünüyor, pesimizme bu yüzden katlanıyor, geride bıraktığı ailesiyse umurunda değil. İkisi de bıkkın, kurtuluşu birbirlerinde arıyorlar. Zirveye yaklaşırlarken Barbara da otelde araştırmasını sürdürüyor, dağcının nişanlısı. Kadınla birlikte ayrıldıklarını duyduğunda peşlerinden gidiyor, on gün sonra evleneceği adamın neden çekip gittiğini öğrenmek zorunda. O sırada dağcı birlikte çekip gidebileceklerini söylüyor Irene’e, geride hiçbir iz bırakmadan kaybolup birlikte yaşayabilirler, teselliyi bulurlar belki. Irene’in kocası üç yıldır ağır hasta, kadın başka bir hayatın özlemi içindeyken karşılaştığı tuhaf adamla birlikte gitmeyi kabul ediyor ama sessizlik çağırıyor işte, bir gün Irene uyanıyor ve adamın gittiğini anlıyor. Felaket, delirecek gibi oluyor, o sırada Barbara da geliyor ve birlikte beklemeye başlıyorlar. Konuşacakları pek bir şey yok, ikisi de cevaplanacak sorularını içlerinde tutuyorlar. Kurtarma ekibindeki adam umutsuz, dağcının çantasını bulduktan sonra ümitsizliğe düşüyorlar, adam bir uçuruma düşmüş olabilir. Olmamış öyle bir şey, adam geri dönüyor ve ölümle yüzleştikten sonra artık ne için yaşadığını biliyor, anlatı kıssadan hisseyle sonlanıyor: “Tarif edilemeyecek denli ciddi bir bahtiyarlık yaşamaya izni olmak; bir kez bu inayet ve minnettarlık duygusuna erişildi mi hiçbir şekilde boşluğa yer yoktur artık.” (s. 82)

“Sonsöz” bölümünde Peter von Matt’ın verdiği bilgiler anlatının geçtiği dönemdeki olaylara yer veriyor, karanlıkları aydınlatıyor biraz. Frisch bu ikinci metnini bitirdiği tarihlerde yaşamını radikal biçimde değiştirmiş, Alman Dili ve Edebiyatı eğitimini bırakıp Zürih’teki ETH’ye girmiş, mimar çıkmış. Dağcının arayışı, Frisch’in arayışı. Anlatıda geçen abi aslında Frisch’in babası, birlikte sıkça yürümüşler zamanında. Dağcımızın adı Balz Leuthold, öğretmen ve teğmen, meslekî açıdan kesinlikle Frisch’le eşleştirilemez. Kahramanlık meselesi de ilginç, Nordgrat’ın adı gerçekte Nordwand, metnin yazılma evresinde bu dağa ilk çıkan kişi olma yarışı varmış, Hitler zirveye ulaşacak ilk kişinin Alman olmasını çok istediği için hemen propaganda başlamış, tırmanıcıların kahraman olma istekleri ölüme yol açmış, nihayetinde Frisch işin saçmalığını doğrudan söylemese de karakteri üzerinden kahramanlığı eleştiriyor, o dönem için cesurca bir iş. Şu alıntıyla bitireyim: “Bugün bile hâlâ yazarın bu erken dönem eseriyle alay eden kişiler var. Roman dağlarda geçtiği için romana bir vatan romanı denir. Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz‘i için Kübalı bir vatan romanı iddiasında bulunmak ne kadar abesse bu romanı böyle tanımlamak da o denli abestir. İdeolojiyi oluşturan şey romanın geçtiği yer değildir. Düşünce buyurmanın ve düşünce yasaklamanın yaygın olduğu yetmişli yıllara özgü bu ithamlar bizzat Frisch’i dahi bu yönde harekete geçirmiş, eseriyle kendisi arasına mesafe koyup onu toplu eserleri arasına almamasına neden olmuştur. Kuşkusuz bu eserdeki üslubu, savaş sonrası modernitesinde geliştireceği kısa ve keskin hatlı üsluptan uzaktır. Fakat radikalliğiyle ve kendinden saklanmayı reddetmesiyle bu erken dönem Frisch daha sonraki dönemlerin ve son dönemdeki Frisch’in gerisinde kalmaz.” (s. 96)

Büyük bir yazarın ikinci metni, ustalığın müjdesi. Çapaklarıyla güzel. Çeviri de iyi.