Gospodinov’un neden fişeklendiğini anlamadım, sosyal medya bir anda Gospodinov’la doldu, kitap hesapları hunharca paylaşmaya başladılar, herkesin sayfasında Bahçıvan ve Ölüm pörtledi, turneye geldi adam. Geçen Kadıköy’deki iskele kahvecisinde otururken gördüm, iki kişinin elinde malum kitap vardı. Bir kişinin bile elinde kitap görmek doğaüstüdür, iki kişinin eli, inanılmaz. Hüznün Fiziği‘nin suçu neydi, necip okurun zihin yapısı henüz hazır değil miydi ona, bahçıvanlısı dümdüz anlatı mı acaba, okumadım daha. Biraz da yas herhalde, babanın yasını tutma biçiminden. Neyse, romanın delidolusu Grünberg de bir nevi yas tutturuyor ama neresinden tutulabileceği açık değil, yani Harpo’nun karşısında çağlayan gibi bir baba var, Robert G. Mehlman, ölüm döşeğinde bile öleceğine inanmamasını istiyor Harpo’dan, hikâye çünkü. Vücuduna giren altı kurşun aslında eşinin üfürdüğü bir hikâye, hastanede delik deşik yatarken söylüyor bunu, oğlundan da doğru düzgün giyinmesini istiyor çünkü katlanamıyor kötü giyime, Rebecca’yı soruyor mu hatırlamıyorum ama sormuştur, durmadan çağlıyor çünkü. Harpo babasının sıktığı hikâyelerin neresinden tutacağını bilemiyor, bir sabit yok çünkü, son bölümde fotoğrafçı olmak istediğini söylemesi anlamlı: devinimi, devinimi oluşturan sözcükleri fotoğraf vasıtasıyla durdurabilir, çözmeye çalışabilir muammayı. Robert sözcüklerden ibaret biri, yaşamını kurmak için eylemsizliği, ironik biçimde eylemsizliğinin ürettiği devinimi kullanıyor. Kitaptaki üç bölümden ikincisinde göreceğiz, gerçi eylemsizlik de tam doğru değil, karar almama kararı diyebiliriz. İlk bölümde Harpo’nun babasıyla geçirdiği zamanlardan izlenimleri, ikincisinde Robert’ın metnini yazma çabaları ama metniyle yaşamının karmaşık birleşiminden doğan kaos ayrıca, son bölümde yine Harpo, ikinci bölümde hikâyeye girip çıkan insanların izini sürmece: Evelyn, Rebecca, çılgın şoför, ailesinden miras kalan yemek tariflerini yazdırırken toplama kamplarıyla mücadelelerini de araya sıkıştırıp Robert’ı fezaya fırlatan metnini yazmasını sağlayan Bayan Fischer. Robert’ı anlamak için en iyi kaynak yine otokurmacası, kriz anlarından birinde verdiği tepki misal: “Şimdi aynanın karşısında, yangın merdivenini kullanabileceğini düşünüyordum, beni göremezdi, beni bir daha asla bulamazdı, ama benim kaçış yollarım yangın merdivenlerinin yanından geçmiyordu, sözcüklerin yanından geçiyordu ve de kaçınılmaz olarak bu sözcükleri takip eden şeylerin yanından.” (s. 238) Nadiren karşılaşacağız kurmacanın anıları bulandırmasından, unutturmasından, bozmasından çünkü anılar bozunur, hafızanın temeli sallanır, her yaşantı bir deprem gibi vurur Robert’ın zihnini. Çağlayan dedim, hiçbir yerinden tutamaz babasını Harpo, babasının bir tür kurmacadan ibaret olduğunu söyler, bunu Harpo’nun annesi de söyler, Robert’ın etrafındaki herkes bunu söyler, söylemezse hisseder. Robert söylemez veya hissetmez, o sadece sözcüklerin emrinde olduğunu bilir, durduğu yerde dünyayı etrafında döndürür. Güvenilmezliği söz konusu ama kasten yarattığı bir esrarengizlik yok, gündelik yaşamını olabildiğince objektif bir biçimde yansıttığının sağlamasını Harpo’nun iz sürdüğü kısımlarda karakterlerle konuşmalarından çıkarabiliriz. Günden Kalanlar‘ın Stevens’ına da benziyor Robert, durduk yere tuvalete gitmelerinden, pisuvarların arasında sözcüklerin yardımıyla penisini kaldırmaya çalışmasından başka sonlara doğru gözyaşı döktüğünü de görürüz, gerçi Stevens kadar gölgelemez ama curcunaya getirmeye çalışır, bir ağlayışın yanında olaylara dair on yorum yer alır. Perdeleme. Robert kendini kapalı bir metne çevirir. Başarır bunu, psikanalist eşi ömrü boyunca çözmeye çalışacak, bir türlü anlayamayacaktır Robert’ın duygularını, sırf bir düşünce yumağıyla karşılaşacaktır. Adamın ailesi de az değildir gerçi, babası dünya klasmanında 200 küsuruncu bir tenis “efsanesidir”, rakibini bir hamlede devirip kalçasını ısırmasa belki daha da yükselirdi ama kariyeri oraya kadar. Annesi bu başarıyla ömür boyu idare eder, hani restoranda yemeği soğuk gelse eşinin dünya kaçyüzüncüsü olduğunu söyleyip etrafı birbirine katacaktır. Robert baştan ayağa hikâyeyle kurulmuş bir aileden geliyor zaten, bir tür savunma mekanizması yok olmaya karşı. Yahudi mizahından da bahsediliyor metinleriyle ilgili yazılarda, aslı: hayatında bir yer belirlemeyi hayatını kıpırdatmadan sağlamaya çalışmak, ironiyi arşa çıkararak. “Ve en nihayet artık kendisinin ve bir hayat hikâyesinin dipnotlarından başka bir şey olmayan sözcüklerden oluşan duman bulutları oluşturmak. Ve bunlar yanlışlıkla biraz fazla olduğunda diğerleri için üzerlerine sonsuza kadar acı bir tat yapışıp kalırdı, bu öylesine acıdır ki aldatıcı mahremiyet artık lezzetli hale gelir. Bu mahremiyetin ne kadar aldatıcı olduğunu fark edip için için kaynamaya başlayan birindeki nefret ve öfkede de aynı tat vardı. Günün birinde aldatılanlar şöyle söyleyecektir: ‘Hayatın tadı bayat bir ton balığınınkine benziyor, ama eğer insan buna alışırsa o zaman tümüyle katlanılır hale gelir.’” (s. 96) Robert haricinde alışan yok ki o bile gözyaşlarına boğuluyorsa sık sık, mesanesinden ve penisinden mustaripse bir şeyler yolunda gitmiyor demektir. Harpo’ya yazdığı mektuplardan bir kitap şaklatıp yayınevlerine okutması, nelerden nelerden metinler çıkarması gündelik yaşamının olağanlığıdır, çevresindekilerinse, eh, laneti.
İkinci bölüm Robert’ın yaşamının bir kesitini romanlaştırdığı, hatta iki romana sığdırması açısından, aslında kaç romandan bahsettiğini anlamak da zor olduğu için kitabın sonunda bibliyografisi var kendisinin, yazdığı öykülerden bazılarının yazılış aşamalarına denk geliyoruz, not defterine aldığı notlardan neler kurduğunu da biliyoruz ama süreç hakkında hemen hiçbir bilgimiz yok. Kimleri okuduğu, kimlerden esinlendiği hakkında var ama, Svevo’yla ilgili yazısı üç kız kardeşi teker teker seçen, aynı anda da seçen Zeno’yla Robert’ı denkliyor bir yerde, hatta seslerin de birbirine çok yakın olduğunu görebiliriz. Aynı analiz yöntemleri kullanılsa da psikoloğa gider Zeno, özbilinç kazanır, neyi neden yaptığını bulmaya çalışır, Robert’sa duyguları köhnemeden önce yaşayabildiği kadar yaşamak ister, aşktan daha kuvvetli bir şey hissetmiyor da Rebecca’yla dolanıp duruyor, diğerleri geçmişte veya gelecekte, bir de telefon hattının ucunda. Eşiyle sürekli konuşuyorlar, kadın kredi kartlarının iptal olduğunu söyleyerek ağlıyor, Robert’ın terk etme sürecinin tamamlanmasını bekliyor diğer yandan, adam ne istediğini söylemiş ama uzun yıllar sürecek bir eylem bu ayrılmak, çaresiz bekleyecekler. O sıra avansın avansının avansını isteyecek Robert, alamayacak, anladığım kadarıyla Sebald’ın kurgu mantığıyla bir metin yazmak için ülkenin kuzeyinden güneyine seyahat edecek, kumarhanede bir dünya para kaybederken Rebecca’nın iki dünya kaybetmesiyle iyice sarsılacak ve bütün o çabaya değdiğini görecek: kitabı yüz seksen beş dilde, konuşma için çağıranlar sıraya girmiş, para yağıyor sağdan soldan. Yine başını belaya sokar, öyle biridir Robert, babasının başarısını geçmiştir ama yaşam istediği kadar girift hale gelmez artık, o da kocaman bir bıçağı çektiği gibi sahile iner, insanlara saldırmak için vaziyet alır, karşısına çıkan polislere koşturunca altı kurşun yer. Öncesinde iktidarsızlık belası vardı, Rebecca’ya rezil olduğu yetmiyormuş gibi her şeyin farkında olduğunu haykırıyordu kumarhanede, tam bir sülükle birlikte olduğunu, hikâyelere aslında kendisinin can verdiğini biliyordu. Robert da sülük olduğunu biliyor ama hayat öyle bir şeydir, havada sözcükler dolanır ve bazıları diğerlerinden daha parlaktır, onları uçuran ortadaysa hemen yapışılır.
İlginç bir yazar, daha da ilginç bir karakter Robert, tanışmalı. Çok klişe ama en berrak olduğu yerdir karakterin, sürpriz de bozmaz zira huzursuz insanların bir şeyi beklediklerini biliriz. “Seni özlediğim için senden nefret ediyorum, demek istiyordum. Kimi özlediğimi bile tam bilmiyordum, masal prensesini mi özlüyordum, Rebecca’yı mı, Evelyn’i mi? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey birini tutkuyla özlediğimdi, yokluğunu hissettiğim, birinin eksikliğini hissettiğimdi. Özlemek benim daimi uğraşımdı ve o an bana bu özlemden asla kurtulamayacakmışım gibi geliyordu. Şimdi, geçmişte ve hele gelecekte asla kurtulamayacaktım.” (s. 231) Genazino’nun sesi de yok mu.











Cevap yaz