Masa muhabbetlerinden kesitler, bolca fıkra, oldu kitap. “Sunuş”ta basıma hazır iki kitabının daha olduğundan bahsediyor Boysan, hangileri olduğunu söylemiyor, anılarıysa iyi ama böyle çalkalama metinlerinin de yanından geçilmiyor, hiç çekilmiyor bunlar yahu. Dank sonlu fıkraları tam İngiliz usulü, öylesini seviyor Boysan, yüz seksen beş tanesini almış kitaba. Cinsiyetçi fıkralar önemli bir kısmı, sallamasyon bir örnek vereyim. Adamın biri durakta otobüs bekliyor, yağmur kıyamet, yanındaki adama şemsiyeyle kadınlar arasındaki benzerlikten bahsediyor mesela. İnci gibi kadınlar, sütun bacaklar, en leşinden erkek muhabbeti değil de tehlikeli derecede yakın. Haddini de biliyor ama Boysan, cinsel içerikli bazı fıkraları anlayamadığını söylüyor? İki kadın muhabbet ediyorlar, biri eşinin cinsel performansının -%100 olduğunu söylüyor, adamın organında sıkıntı var. Diğerinde -%300 çünkü adamın parmaklarına ve diline bir şey olmuş. Boysan bunu anlasa gerçekten sıkıntılı bir durum olurdu, bereket olmamış öyle bir şey de okurlarına soruyor ne işler döndüğünü. İşte, ne bilelim, çok acayip şeyler oluyor dünya sahnesinde, amlar ve sikler var mesela üzerimize afiyet, bunlar böyle nezaketle, kibarlıkla fıkralara sokuluyorlar, edepsiz edepsiz gülmeceler. Alenen söylendiğinde o kadar komik olmuyor am ve sik, esprisi yapılamıyor, “tavlama”nın kökenine inerek kadınlara sözcüğün gerçek anlamıyla neler yapılabileceğine işaret edilebiliyor ama. Bir de kadın uzmanı olarak yaptığı açıklamanın bir kısmını alayım, kulaklara küpe olsun: “Hanım sıfatına layık bir kadının yaşlanması, şarabın yaşlanması gibidir. O tıpkı şarap gibi, her geçen yıl, yeni ve başka zevkler armağan eder. Bu gelişmeyi, ancak ‘erbabı’ izleyebilir. Kelle hamalları bunu anlamaz.” (s. 30)
Boysan’ın mizah anlayışını açıkladığı bir bölüm var, metin kısa kısa bölümlerden oluşuyor, o bölümlerden biri: “Zıtlıklardan mizah doğar. Örneğin büyük hayvanda küçük organ, küçük hayvanda büyük organ gülünç olur. Örneğin devenin kulağı küçük, eşeğin kulağı büyüktür.” (s. 16) Dank son, kıps. Mazoşist, “Döv beni,” diyor, sadist, “Olmaz,” diyor, mesela bunu anlamayıp da dinlemeye devam edenden umudu kesmek gerekirmiş artık. Eh, sofra ekonomisinde kısa, vurucu komiklikler iş görür, Norm Macdonald tipi hikâye anlatıcıları tutunamaz, kafa açmakla suçlanarak susturulur onlar, goygoycular yürür, evine kafa şişkinliğiyle zombi gibi döner insan. Meyhaneden ve rakıdan nefret etmemin bir sebebi de bu, bizim geleneksel kafa çekme etkinlikleri o kadar berbat ki meyhanede düzenlenen bir etkinliğe katılacağım diyelim, fenalaşıyorum, birkaç dakika cenin pozisyonunda kalarak sakinleşiyorum. Al cinini viskini, az sesli mekâna geç, sohbet kendiliğinden fişek. Neyse, aslında ironiden bahsediyor Boysan, sevdiği o. İdam mahkumunun pazartesi sabahı idam edileceğini öğrenince haftanın süper başladığını söylemesi mesela, tımarhaneyi ziyaret eden başbakanın başbakanlığından bahsettiğinde, hastalardan birinin, “Her şey böyle başlıyor, anlıyorum,” demesi. Mizaha giriş derslerinin arasında işe yarar bir şeyler var mı, elbet, genellikle anılarda. Boysan ara sıra değiniyor geçmişine, ayrıca memleket sanat sepet, memleket meselelerine: Cengiz Bektaş’ın çok eleştirdiği modern-geleneksel tokuşmasından çıkan mimari eserlere giydiriyor bir iki yerde, cumbanın yaşam alanındaki anlamını, kullanım biçimini bilmeyenlerin yeni diktikleri binalara gelenekten zortlatarak kondurdukları cumbalar o kadar sırıtıyor ki Boysan da nah çekerek onlara sırıtıyor. “Yeni Ulusal Mimari” nam bir tabela asılıyormuş öyle binalara, tarihsel biçimlenişi görmezden gelip iki yüzyıl öncesinin mimari ögelerini yeni yapılara oturtmak kadar çirkin bir görünüm kazandıran uygulama yok gerçekten. Başka bir şey, şehrin dokusu. Menderes’in metresinden ötürü İstanbul’a onca yıkımı getirdiği iddiası var, bunun yanında belediye başkanlarının falan özel özel araçlarla fink atmalarına karşı çıkıyor Boysan, başka memleketlerde ne güzel uygulamalar varmış, mesela ABD’de, New York’ta. Bloomberg dört kez dolar milyarderiymiş, seçilebilmek için 69 milyon papel harcamış, seçildikten sonraki ilk etkileri çok iyiymiş. Terör nedeniyle resesyona giren koca New York’ta ilk iş olarak belediye kadrolarını %20 küçültmüş, öte taraftan vergileri indirmiş. Çok güzel yenilikler. Harvard’a inanılmaz yatırımlar yapmaya karar vermiş, iyi. Evi şehrin en kibar ve pahalı semtindeymiş, belediyedeki işine metro ile gideceğini söylemiş, bir de yemek olarak hot dog sevdiğini. “Ey bizim İstanbul tırıl kenar mahallelerinin, Mercedesli belediye başkanları!.. Biliyorum, siz de metroya binmek istersiniz ama, yok ki!” (s. 28) Doğru diye gösterdiği örnek de doğru değil ki, Boysan cımbızlayıp çekiyor, geri kalanını koyveriyor.
Gecelerin yargıcı modundan çıktığında neler anlatıyor Boysan, İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki 150 gramlık ekmeğin yetersizliği, Akbal’ın doğrudan öyküsünü yazdığı konu. O yıllarda mimarlık okuyor Boysan, para kıt, artık çok meşhur bir ressam olan okul arkadaşı o zamanlar yemekhanede mi çalışıyormuş, çok ünlü bir heykeltıraş yerleri mi süpürüyormuş, okulu bitirmek için herkes işçilik yapmaya başlamış. Kara kışlardan birinde, yine aynı döneme denk geliyor, buz kütleleri gelmiş kuzeyden, Boğaz’ı torik basmış, kıyıdan tutup tutup yemişler her gün. Zihni Küçümen de anlatıyordu Si Minör Ortaköy‘de, açlıktan balık bolluğuyla kurtulmuşlar, savaş boyunca balık yemişler hatta. Ceset de bol, Boğaz’a inmiyor da Karadeniz kıyılarına vuruyor, çocuklar dürtüyorlar, üniformaları kurcalıyorlar, İrfan Yalçın değiniyordu buna da. Evet, UFO’lara geldik, Boysan uzayla ilgili bir sürü şey okuduğu için en temel konularda geziniyor şöyle bir. Ortada bilimsel kanıt yok, millet UFO UFO diye kafayı yemiş, aslında yokmuş öyle bir şey. Teşekkürler Boysan. Çocukken okumuştum, evde Cenk Koray’ın zırtların zırtı bir kitabı vardı, o da böyle üfürükten mevzularla ilgili türlü ahkam kesiyor, Atatürk’ün yaşamındaki “19 mucizesi” diye bir şeyden bahsediyordu. Yani böyle şeyler elbet ilahi bir bilinç(?) olmadan gerçekleşmiş olamaz, demek ki var bir şeyler yukarıda. Şu da matrak, tırto şeyler yazanların olayıdır, aralara daha tırto etimoloji muhabbetleri sokarlar ki hacimce erişkinliğe varsın metin. Boysan da giriyor bu muhabbetlere, aslında ona öyle denmez de şöyle denir, bu aslında böyledir. Evet. Yani çok var doldurmaca metin parçaları da tın teneke olmayanları bulmaya çalışıyorum. Buldum, eskinin sinemaları, localar. Dört kişilik koltuk fiyatına bir loca, paradan yana kıtlık varsa çiftlerin tek kurtuluşu. “Bu sinemalardan biri Sultanahmet’te tramvay yolu üzerindeki bir yokuşta, biri Gedikpaşa’da bulunuyordu. İstiklal caddesinde sinemaya, yalnız da gidilebilirdi. Çünkü kapıda bekleyen ‘duvar çiçekleri’, locaya birlikte girmeye hazır olurdu.” (s. 44) Zamanında adli olay olmuş, locada hamile kalan bir kadının davası sırasında hakim beyin olanlara aklı yatmayınca hemen bir keşif çalışması. Görmüşlerdir herhalde, o koltuklarda rahatlıkla hamile kalınabilir, olayın gerisini öğrenememiş Boysan. Son olarak bir torik tarifi bırakayım, gurme Boysan’ın gençliğinden bir sayfa: “Tava ateşten (yanışına göre) yaklaşık 1.5 karış yukarıda tutulacak, içine yağ konmayacaktır. İyice ısınmış olan tavaya konan torik dilimleri, zaten yağ bırakır. Başka yağ istemez. Toriğin bıraktığı yağ sürekli olarak temiz pamukla alınır. Torik dilimi börek gibi kızarıncaya kadar, bu iş sürer.” (s. 55) Bahriyeli Ethem Bey’in Samatya Narlıkapı’sında pişirdiği torik tava, bir ömür boyunca akılda kalan lezzet. De, keçiboynuzu kemirmek gibi yahu, bir parça tat alacağız diye fıkralarla boğuşmaya gerek yok. Denk gelen okusun, denk gelmeyen şansına şükretsin.











Cevap yaz