Mario Levi’nin uzun, upuzun romanlarında görebileceğimiz teknik: karakter üç cümle söyler, o üç cümlenin önü ardı sekiz paragraflık cerrahi işleme tabi tutulur, diğeri beş cümle söyler, eyvah, yeni bir ameliyat başlar, dedikleri aslında ne anlama geliyor, karakter neyi ima etti, hangi anılarını tetikledi de hangi travması açığa çıktı, korkulara mı kapıldı, sevinçlerinden ayrı bir hikâye çıkar mı, çıkarsa diyaloğu unutturmadan yan hikâyecik, sonra ilkinin söyleyeceğine dönüş. Bitmek bilmez o konuşma yani, serbest dolaylı anlatıcı o iki bilinci genişlete genişlete ne zaman patlatacak acaba, diyelim iki dakika süren diyalog için otuz sayfa, daha azı için daha çok, hiç belli olmaz. Levi şişirir ama iyi şişirir bari, tahammül sınırlarını zorlasa da karakteri zenginleştirecek farklı yollar bulur, diyelim eski İstanbul’da devindirir, çocukluğunun ilk aşkını anlatılan zamana taşır. Buyrukçu’nun öykülerinde benzer bir teknikle karşılaşıyoruz, öyküler romandan bir kesitmiş gibi görünüyor da sade belli bir durumla sınırlanmış karakterler, kafese konmuş gibi aynı mevzunun üzerinde dönüp duruyor anlatıcı. Alt sınıftan karakterlerin yaşamlarından bıkmak biraz daha zor, eylemleri çeşitlendirerek gündelik yaşamın farklı noktalarını eşeleyebiliyor anlatıcı ama ilk öykü gerçekten sabrı zorlayacak kadar renksiz. “Gönlü Yaralı Bir Kızın Acıklı Serüveni”. Sahilde “bir deniz minaresinin sırtındaki Babil kulesiyle kıyıya yönelmesi” gibi icatlar çıkar, Buyrukçu aralara serpiştirir bunlardan, nerede edebî atak geçiriyorsa. Yerli ve yabancı turistler saldırıya uğrayıp öldürülme tehlikesi yüzünden o ıssız yere gelemiyorlarmış, Erkan her türlü tehlikenin üzerine koşa koşa gittiği için orayı seçmiş. Bunlar doldurmaca, tehlikeyle işi olmayacak Erkan’la Gülsüm’ün, Erkan’ın cesaretiyle ilgili bir olay çıkmayacak karşımıza, deniz minaresiyse tamam. Gülsüm seviştikleri sıra söylemiş bakire olmadığını, Erkan sinir küpüne dönmüş, tam o âna iniyoruz tepeden. Bir katilin kimliğine bürünme düşünü gerçekleştirmek için uygun zaman, iyice dövmüş kadını Erkan, orospu, namussuz olduğunu söylemiş, infilak etti edecek. Gülsüm ağlıyor, sevdiğini söylüyor, tokadı patlatıyor Erkan, evleneceği kadının yediği haltlara bak hele. “Acılarla kıvrana kıvrana geberişini seyredecek” ama önce canından bezdirecek, pansiyoncuya, balıkçıya, tanıdıkları herkese onun ne boklar yediğini anlatacak, yakın arkadaşı Ertuğrul’a ayrıca söyleyecek ki Gülsüm utum utum utansın, utanmaktan magmaya girsin, gebersin gitsin, bok yesin? Herkesin güleceğinden, dalga geçeceğinden emin Erkan, meğer kadınla evlenmiş, kızla değil! Gülsüm zamanında bir adamla nişanlandığını, sonra işlerin istediği gibi gitmediğini anlatıyor, gerçeği söylemediği için özür diliyor ayrıca, Erkan’ın tepkisinden korkmuş. Hikâyenin geri kalanında Erkan’ın tepkilerinden başka bir şey yok, bir öfkeleniyor, bir sakinleşiyor adamımız, en sonunda saçmalığı daha fazla sürdürmemesi gerektiğini anlıyor çünkü seviyor kadını. “Hayvanlıktı bu! Ayağına gelen kısmeti Esat Mahmut’un romanlarındaki kahramanlarda bulunan kakavan bir gurur yüzünden tepmemeli, olanakların bilinenleriyle bilinmiyenlerini kullanmalıydı.” (s. 25) Buyrukçu bu öyküsüyle geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısına ışınlıyor bizi, aşk romanlarının unutulmaz çıkmazlarına sokup sokup çıkarıyor. Demek ki o kadar çıkmaz değilmiş, neyse, erkeğin rolü, kadının rolü, Erkan’ın iblisten halliceliği, vereceği kararı Gülsüm’ün boyun eğerek beklemesi. Anlatıcı Erkan’ın düşünce sürecine odaklanıyor, gerçekten ortada büyük bir sorun var, acaba nasıl çözecek Erkan? Bütün öykü bundan ibaret.
“Resimli Roman Kişileri” bir devlet dairesinde dönen muhabbetlerle şekilleniyor. Kâğıttan karakterler yine, belli bir doğrultuları var, hiç şaşmıyorlar. Şefik’le Numan birbirlerini tokatlamışlar Turgut’un odasında, kimse neler döndüğünü bilmiyor. Muhtemelen sınırlar aşılmış, evliliği çatırdatıcı bir şeyler yaşanmış, en azından diğerleri öyle düşünüyorlar. Osman’la Zeki bu olayı konuşurlarken Zeki’ye odaklanıyor anlatıcı, kilo almış da perhize başlamış, kızartılmış incecik birer dilim ekmekle peynir yiyormuş ama öyle olmayacakmış, mutlaka bir doktora danışmalıymış falan. Doldurmaca. Osman’ın iddiası Zeki yüzünden kavga ettikleri, “kadınsı erkekleri taklit eden bir sesle” konuşuyor Osman, Zeki altta kalmayıp anlamlı anlamlı konuşuyor, dalga geçmeye başlarsa Osman’ın ağlayacağını söylüyor, aralarındaki sır her neyse. Kamera başka yere dönüyor, Nuri’nin saçsız kafası, o kadar çok sormuşlar ki bıkmış Nuri, geçmişini bilmeyenlerin bulunduğu bir kente atanma hayali kuruyor. Ahmet’le Canan bakışıyorlar, yüzleri kızarıyor, yaşanacak bir şeyler var orada ama “bir otobüs kazasında parçalanarak ölen kocası”nın hikâyesinden korkuyor Ahmet, o sıra Ankara’ya yazılacak acele mektubu yazıp yazmama tartışması dönüyor, dairede pek iş yapılmıyor yani. Etem o sıra Nevin’e yeşilleniyor, Nevin evli erkeklerden hoşlanmadığını söylüyor, yakasını kurtaramayacak yine de. Başka muhabbetler: binliği bastırsa altına alamayacağı kimse yokmuş, bir vakitler ona asılmış, herkesle yatmayan elegant bir kadınmış. Taksim’de miting, kimse gitmeyecek, cop yeme meraklısı yok, emekliliğe kaç yıl kalmış, oğlan ne bok yemiş derken bir günü tamamlıyoruz, daireyi temizlikçilere bırakıp çıkıyoruz mekândan. En basitinden manzara öyküsü.
“Beyazı Karartan Acılar”da ışığı görüyoruz yavaştan, kitabı ikinci öyküde bırakmayanlar için büyük hizmet. Zeynel’in hayatla imtihanının bir kısmı bu hikâye, Sinan’la birlikte iyice kararacak. Kabzımallar henüz yataklarında ama başka herkes halde toplanmış, rıhtıma yanaşan mavnalardan kasaları, sandıkları taşıyıp istifliyorlar. Kaç geldi kaç gitti derken geçen günler, Zeynel malları sayıyor, Zeynel akraba düğününe gidiyor, çok hoşuna giden bir kızı dansa kaldırıp aşkını ilan ediyor Zeynel, bütün arkadaşları bir baltaya çoktan sap olan, kendisi kâtiplikten öteye geçemeyen yoksul Zeynel. O sevgi dolu dans, bakışmalar sözü evliliğe getiriyor beş dakikada. Suna sözlü olduğunu söylüyor, tüccarın üç dairesi, beş gezegeni falan var, Zeynel’in neyi var? Yüzü düşüyor adamın, düğünden ayrılıyor, kâtipliğe dönüş. Sinan’ın hikâyesine gelince, hani Zeynel yine iyi kötü tutunmuştur bir yerinden de hayat Sinan’a karşı gerçekten gaddardır. Toplumculuğu, solculuğu dert olur müdürüne, Sinan yumruğu çakar, sonra öğretmen arkadaşları müdürün tarafına geçerler soruşturma sırasında. “Ben öğretmenken” diye başlar konuşmaya bazen, patronu Mehmet hemen tepki gösterir, sonuçta o kadar okumamıştır ama parti sekreteri, şehir meclisi üyesi olmuştur, öyle kuru lafa pabuç bırakacak adam değildir, hele bir çalışmadığını görsün Sinan’ın, ânında kapının önüne koyuverir vallaha. İşlerin en zorunu Sinan’a yükler, ilk Sinan’a çıkışır ters giden bir şey varsa, okuyana karşı tipik zorbalık. Sinan’ın işe gelmediği gün Zeynel meraklanır, haber almaya çalışır çünkü büyük sevkiyat yapılacaktır, Sinan olmadan gecikecektir işler. Nihayet, ertesi gün mü, Sinan piyasaya çıkar, eşini hastaneye kaldırdığını söyler. Nereye, Cerrahpaşa’ya. Ne zaman, dün. Sorgu biter, patron bilgileri teyit edeceğini söyler de gerçek başkadır, eşi terk etmiştir evi, yoksulluğa daha fazla dayanamamıştır. Sinan aklını kaçırdı kaçıracak, Zeynel sakinleştirmeye çalışıyor, o sıra patron bağıra çağıra geliyor. Yalancı pezevengin dedikleri doğru değil, Cerrahpaşa’da yatan o isimli bir hasta yok, ulan manyak, ne yalanlar söyledin! Üç saniye içinde oluyor olanlar, Zeynel’le birlikte yanındaki üç hamal suya atlıyorlar, akıntıya kapılıp çırpınan ama yardım istemeyen Sinan’ı kurtarmak için yüzmeye başlıyorlar. Acılı öykü gerçekten, acısı bariz, göze sokulan cinsten. “Olayların İçine Doğru” daha ayarlı, daha sakin, Kumkapı’da oturan iki ergenin kadınları keşfetme hayalleri, sonra kıyıya vuran kadın cesedi. Kitaptaki en ilginç öykü.
Buyrukçu’nun orta karar öyküleri diyeyim. Denk gelen baksın.











Cevap yaz