Atilla Birkiye – 80’lerden 90’a

Birkiye’nin yazma serüveni Memet Fuat’ın yönettiği YAZKO’yla başlıyor, 1982’den sonra. 1990’a kadar yazdıklarından bir kısmı derlenmiş. Deneme ağırlıklı yazılar, birkaç eleştiri var, edebi polemikler ilginç, dolu dolu bir kitap. Eleştirilere odaklanacağım, diğer denemeler kitap tanıtımlarından dönemin problemlerine kadar pek çok soruna değiniyor, okunası ama esas eleştirileri anmalı. Gece Dersleri‘yle ilgili yazı mesela, dilin zorlanması ve anlamın kapalılığı, daha da önemlisi kişilerin hayatla olan diyalektik ilişkisini irdelememesi metnin zayıf yanları. Birkiye’nin sonda söylediğini başta söylemeli ki bu tür öznel eleştirilerin sebebi ortaya çıksın, Birkiye’ye göre Tekin’in okura, yazarlara ve bağımsızlık, demokrasi gibi değerler için yaşamını yitirmeye göze almış kişilere haksızlık yapmaya hakkı yok. Bunun yanında Birkiye’nin, “Latife Tekin, kapitalizmi sorgulasın, kendisiyle alay etsin” demeye hakkı var. Yazara bu üslupla rol biçmek başka denemelerde Birkiye’nin de değindiği ve eleştirdiği faşizan tavırla doğrudan ilgili, ayrıca sapla samanı ayırmak da gerekiyor. Dil zorlanmıştır, anlam kapalıdır, karakterin bu özellikleri kaldırmaya yetecek kadar iyi örüldüğünü söyleyebiliriz. Kişilerin diyalektik ilişkilerinin irdelenmesi şart değil, tek bir bakış açısının odağında izlediğimiz hikâye bu tür bir genişlemeye ihtiyaç duymuyor. Seçilen anlatım “nesne”sinin mizahi olmayışı karakterin şahit olduklarını trajikomik bir şekilde ele almasını engellemez, daha da önemlisi feodal değer yargılarına ve burjuva yaşam biçimine karşı duran insanların, örgüt başkanının eleştirilen ideolojiden ve sınıftan izler taşıması, örgüt içinde istenmeyen kodların yer alması tam da eleştirilecek noktaları ortaya çıkarır. Malum, zamanında Tekin hakarete varan eleştirilere maruz kalmıştı Gece Dersleri yüzünden, oysa problemin çok daha derinlerde olduğunu gösteriyordu. “Demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi, alaycı bir eleştirelliği kaldırmıyor, çünkü böylesine bir toplumsal devinimin ereği, yüce olan’a ulaşmaktır.” (s. 94) Birkiye’ye göre Tekin özel bir durumu genelleştirerek haksız bir suçlama yöneltiyor “örgüt”e, şiirsel anlatım toplumsal devinimle uyumlu da değil. Aslında mesele basit, insanın insana kulluğu yok edilecekse bunu başarmaya çalışan oluşumlar en başta kendi içlerinde idealize ettiklerini pratiğe dökebilmeli, Birkiye’nin kurduğu dikotomi çarpık. Cinsiyet eşitsizliği, efendi-köle diyalektiği en olmaması gereken yerde ortaya çıktığı için işin ironisine dikkat çekip en uygun üslupla, kara mizahla anlatıyor derdini Tekin, onurlu bir hareketin onursuzluklarını ortaya koyarak toplum için isteneni önce mücadele eden yapılarda görmek istiyor. Kısacası, “Bizim çocuklar kapitalizme karşı savaşıyorlar, yanlışlarını gösterme!” emrini kibarlaştırıyor Birkiye, iyi bir eleştiri koyamıyor ortaya.

Füsun Akatlı’nın bir yazısına dair eleştiri. 1982’nin edebi olaylarını, etkinliklerini değerlendiriyor Akatlı, “yetişebildiğince”. Birkiye’ye göre Akatlı’nın bu tutumu doğru değil, eksiksiz bir döküm gerek. Tan ve Adam’dan başka anılan bir yayınevi yok şiir alanında, oysa Yeni Türkü, Remzi gibi yayınevleri de anılmalıydı. Ferit Edgü’nün Çığlık‘ını okumamış Akatlı ama yazarın öykücülüğünü iyi bildiği için o kitap da iyi olsa gerekmiş, değerlendirme yazılarında sanılara ve kanılara bel bağlamamak gerek. Sanat Olayı‘nın Eylül’de yayın hayatına son verdiği doğru değil, derginin son sayısı Haziran’da çıkmış. Benzeri hataları ve mesnetsiz yargıları eleştiriyor Birkiye, nesnellikten şaşmamak gerektiğini söylüyor. İlhami Soysal’ı eleştirdiği yazıda da aynı tutumu ele alıyor, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi adlı seçkide Ahmet Hamdi Tanpınar, Can Yücel, Ergin Günçe, Eray Canberk, Egemen Berköz gibi şairler yok. “Bir antoloji hazırlamanın sorumluluklarından hiçbir zaman, “Beğenip beğenmemek, yeterli bulup bulmamak size bağlı” sonuçlamasıyla kurtulmak olası değil. Böylesine bir sorumluluğun hakkını vermek, daha önce de değindiğimiz gibi bir kurulun işi.” (s. 183) Refika Taner’le Asım Bezirci’nin seçtikleri romanlara dair metinde benzer sıkıntılar var, Birkiye kendi önerilerini sunuyor ve daha bütünlüklü bir metnin ortaya çıkması için biçimsel önerilerini açıklıyor. Ahmet Oktay’ın Sadri Ertem’in öykücülüğünü eleştirdiği yazıya dair reddiye ilginç, Oktay’ın Ertem’i öykücü saymamasına bir çift lafı var Birkiye’nin. Ertem en başta hikâyeci, savruk, dili bozuk, estetik kaygılardan uzak ve gerçekçilik anlayışı tartışılır, yine de Türk hikâyeciliğinde gerçekçiliğin ve Sabahattin Ali’nin öncüsü. Objektiflikten uzak olduğunu söyleyebiliriz Birkiye’nin, Oktay’ın öne sürdüğü savları ele almak yerine kendisine yöneltilen eleştirileri yanlışlıyor, ardından Oktay’ın niyetini okumaya çalışıyor, sanırım, Oktay’ın metnine bakmadan bir şey söylememeli ama nesnel gerçekçilikten vurulan demi öykücülüğün iyiliğine veya kötülüğüne nasıl yansıtırız bilemiyorum, metni metinle ölçersek Oktay’ın iddiasını pek de çürütemiyor Birkiye. Niyet okumanın başka bir boyutu da Oktay’ın düşüncelerini genelleyerek verilen cevapta gizli. “Ertem iyi bir öykücü değil, sırf toplumcu gerçekçi diye öykücülüğünü savunmak gerekmez, edebi kalitesini göz önünde tutmalı” diyor Oktay, Birkiye’ye göreyse toplumcu gerçekçiliğin estetik anlayışı daha yeni yeni ete kemiğe büründüğü için ortada netleşmiş bir değer yargısı sistemi yok, haliyle Ertem’in öykücülüğüne laf da yok. Ben pek tatmin olmadım Birkiye’nin söylediklerinden, takdir okurun. Gerçi kim okuyacaksa bu kitabı, yine öyle kendim çalıp kendim oynuyorum. Neyse.

Veysel Atayman ve Tuğrul Tanyol arasındaki tartışma Emin Karaca’nın ilgisini çekmedi veya görmezden gelindi, bilemiyorum, bu tartışmayı anlatacağım. Telif hakları yasası sanırım 90’lı yıllarda işlemeye başlıyor, yanlış hatırlıyorsam da 80’li yıllarda, o zamana kadar dileyen dilediği metni Türkçeye çevirip telif vermeden yayımlayabiliyor. Márquez’in bir metni Alan Yayıncılık’tan yayımlanmış, aynı metni Tuğrul Tanyol çevirmiş ve farklı bir isimle Can Yayınları’na teslim etmiş. Veysel Atayman ilk çeviriye pek değinmeden Tanyol’un çevirisine verip veriştirmiş, “çeviri savsaklığı”ndan girip yayınevinin “yetersizliğinden” çıkmış. Tanyol zehir zemberek bir yazı yazıyor hemen, Atayman’ın tutumunu ve kişiliğini ağır bir dille eleştirdikten sonra yazıyı Alan Yayıncılık’ın yazdırdığına getiriyor lafı. Birkiye’ye göre eleştirellikle hakaret mutlaka ayrılmalı, üstelik Tanyol’a o yazıyı da Can Yayınları yazdırmış olabilir, suçlamaların varacağı nokta burası ve metinle ilgisi yok. Metinle ilgisi olmayan pek çok nokta var, Tanyol’a göre Atayman anlaşılmaz ve tatsız yazılar kaleme alıyor mesela. Birkiye’nin toplumcu gerçekçi damarına basıyor böylece, şu alıntının da eleştiriyle ne ilgisi olduğunu bu kez ben çözemedim: “Atayman’ın dergilerdeki yazılarına baktığımızda, toplumcu gerçekçi bir düşünce çerçevesinden, sanat-edebiyat sorunlarına baktığını ve bu estetik anlayışı benimsediğini görmek olası. Acaba Tanyol’un ‘anlamsız ve tatsız’ dediği bu özellikler mi?” (s. 206) Bilemiyorum ama Birkiye’nin eleştirdiği yola sapması hoş değil.

Sevgili Arsız Ölüm‘ün uzunca, Berci Kristin Çöp Masalları‘nın kısa eleştirileri var, dikkate değer. Toplumcu bir bakışı var Birkiye’nin, Yaban‘ı incelediği bölümlerde de görebiliriz. Başka ne var, bir şiirin anlamı ve uyandırdığı çağrışımlar yer alıyor bir yazıda, Türkiye’deki edebiyat ortamı ve okurun hali de uzun uzun incelenmiş. Bir iki noktaya eğilmeli. Bizde nitelikli okur yok, dergi satışları gösteriyor ki yazarları yine yazarlar okuyor, sırf okur hemen hiç yok. Şiir kitapları bir dönem iyi satmışsa da 80’li yıllardan itibaren ideolojik baskının da etkisiyle satışlar düşmüş, Emin Çölaşan’ın kitapları satış rekorları kırmaya başlamış bu kez. Memleketin düştüğü çukuru anlatan, magazinel nitelikli kurgu dışı metinlerin çok okunması Birkiye’ye göre esefle anılacak bir durum, şiir ve roman okunmalı daha çok.

Tartışmaların olduğu bölümler dışında ilgi çeken pek bir bölüm yok. Denk gelinirse okunur, 80’li yılların sanat ortamı hakkında bilgi edinilir.