Gwendolyn Brooks – Maud Martha

Şairdir, romanına şiiri de katmıştır: küçücük kıza yüz vermeyen Noel Baba’yı kız kardeşi pataklayabilirdi, eşi ya korkakça davranıp surat asar ya da patlayıp adama hakaret ederdi, Maud Martha’ysa ses çıkarmayıp maviyi yitirmemeyi düşünüyor sadece, kızının sorularına makul cevaplar, renksiz cevaplar verip durumu idare ederken gözyaşlarını tutmaya çalışıyor, mavi diyarı koruyor kızı Pauletta için. “Cadıların sonunda daima öldürüldüğü ve içinde tüm kışların lordu, asla terlemeyen, asla ahmakça ya da anlamsız bir eylemde bulunup bu türden tek bir söz etmeyen, asla ucube gibi görünmeyen, zincire asılarak sifonu çektiği asla vaki olmayan, nazik ve saf bir varlık olan Noel Baba’nın bulunduğu o peri masallarını sakla onun için.” (s. 117) Ayrımcılığa şiir, ırkçılığa. Pulitzer ödüllü bu roman, 1920-1945 arası Maud Martha’nın yaşamının pasajlara ayrılmış hali, epizodik. Karahindibaların büyüsüyle dolu çocukluğun ardından ergenlik, yetişkinlik, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kardeşi Harry’nin dönüşüyle umudun korunması. İkinci çocuğun yolda olması etken, belli ki sorunlar aşılmış ama her koşulda canlı tutabilmek yaşama isteğini, hani kansere yakalandığını düşündüğü zaman bile, zor. Sırf kendini düşünür doktora giderken, kızı uzunca bir süre üzülecektir, eşi daha kısa süre, yine de yaşamla alışverişi önemlidir o an, o güne kadar alıp verdiği, bir hayatla ne yaptığı. Sorgular, okuduklarından yola çıkar mutlaka, entelektüel tayfanın goy goyuna düşmeyip daha gerçek meselelere odaklanmıştır, kendince en doğrusunu yapıp önce kendi yaşamını kurcalamıştır. Çocukluğunda ninesini ölüm döşeğinde gördüğü zaman tohumlar atılmıştır muhtemelen, gördüğü insan enkazının ninesi olamayacağını düşünmesiyle üstesinden zar zor gelebildiği zorlukları tokuşturunca nasıl yaşamak istediğini üç aşağı beş yukarı kakmıştır zihnine, çevresindekilere de. Paul’la anlaşamamalarına rağmen, hatta daha en başta görünen çatlakları umursamadan tasarımını hayata geçirir, evlenir, çocuk yapar, küçük de olsa benimseyebileceği bir eve sahip olur. Kiracı da olsa fark etmez, kendine ait bir alanı vardır, ziyaretine gelen annesinin fikirlerine karşı çıkar bu yüzden. Hayır, daha fazlasını hak etmek için daha fazlasını kovalamak gerekir, kovalamazlar. Hayır, Paul o kadarını başarabildiyse en büyük zaferdir o, söz konusu olamayacak refah için karalar bağlamaya gerek yoktur. Kardeşi aile doktorlarıyla mı evlenecektir, aralarında kaç yaş fark mı vardır, kendilerinin bileceği iş. Dışarının yarattığı güvensizlik yeterli, bir de aile içi hiyerarşiye rıza gösterecek değil. Gündelik yaşamın neresinde karşılaşacağını bilmiyor dışlanmayla, Noel Baba en acısı olsa da çok daha derin tehlikelere açık mevzu, diyelim Maud Martha uzun süredir düşündüğünü hayata geçirip işe girmiştir çünkü eşi Paul işsizdir bir süredir, savaş ekonomisi, kırmızı noktalı besinler, karneye bağlı, hizmet edeceği insanlardan iyi maaş alacaktır Maud Martha, hem öyle çok iş yok gibi görünmektedir üstelik, “daha az Siyah” hanımının tepeden bakmasını sineye çekmeyeceğini düşünürüz çünkü kadın Maud Martha’yı yok eder gibi konuşmaktadır adeta, dizlerinin üzerinde yer temizlemek o az sayıda işten sadece biri. Kadının suratına bir şeyler çarpacak mı Maud Martha, yakınlarının nasıl davranacağını düşünecek mi o durumda, elbet ama bunların yanında Paul’un yıllardır neler yaşadığını ilk kez anlayacak, eşinin korkaklığını bir bağlama oturtabilecektir. Beyaz efendiler, daha koyu beyaz efendiler, hani o çok özel kulüplerine çağırsalar da aileyi o cemiyette değil, başka topluluklarda aşağılayabilecek insanlar sürekli etraflarındadır, patron veya arkadaş olarak. Sinir uçları farklı yerlerdedir, Maud Martha kimle ne kadar yakınlık kursa da mesafelidir çünkü refleksin nerede açığa çıkacağını kestiremez, her an bir bakış, bir tavır bekler. Haklıdır, görecektir çünkü, beyazların gittiği sinemaya vardıkları zaman tuhaf bir tepkisizlikle karşılaşır karşılaşmaz gerilir kadın, bileti kimden alabileceğini sordukları adam duygudan yoksun bir şekilde cevap verir, filmden sonraki yemek faslında kalabalığın arasındaki tek Siyah çift olarak hoşnutsuz bakışlara maruz kaldıklarında nihayet rahatlar Maud Martha, toplumdan beklediği doğal tepki. Kuşatma altında yaşamak resmen. İlginç bir fenomen, “kabullenmenin”, “onayın” dereceleri. Bülent Somay anlatıyordu, 1970’lerin sonlarından itibaren Maltepe’deki tütün fabrikasına gidip işçilerle her türlü hak, Marksizm, bir sürü konuyu konuşuyorlar, mevzu aileye geldiği zaman işçilerin kalkıp gittiğini söylüyordu Somay, eşitlikle aile bir türlü bağdaşmıyor. Maud Martha’nın şahit olduğu olayların haddi hesabı yok da bir pasaj sarsıcıydı, kuaförde takılırken ürün satmaya gelen beyazları izliyor Maud Martha, bazıları ter içinde kalıyor üç beş boya satacaklar diye, Siyahların onları kıvrandırmasından keyif aldıklarını biliyor da gittiği kuaförün öyle bir tavrı yok, alacağını aldıktan sonra sohbet de ediyor. Satıcı kadın üç kuruş kazanacak diye “zenciler gibi çalıştığını” söyleyince irkiliyor Maud Martha, dönüp kuaföre bakıyor. Bakışıyorlar, gülümsemesini “muhafaza etmeye zorluyor” kadın, Maud Martha herhalde yanlış duyduğunu düşünüyor. Kim ne yapardı muhasebesi yine, çıkışsa çıkışacak ama kuaförden yana sorun olmayınca ses çıkarmıyor. Satıcı gidiyor, iki kadın konuşuyorlar, kuaförün dediği: “‘Anlarsın ya, kullandığı o kelimeyle ilgili onu uyarmamamın sebebi şu ki —bizim insanlarımız artık ‘zenci’ ve benzeri kelimeler konusunda bu denli hassas olmaktan vazgeçmeli. Bu konuyu çok düşünüyorum; ‘zenci’ ve benzeri kelimeler, bazı beyazlar açısından, bizim insanlarımızın düşündüğü anlamlara gelmiyor. Mesela ‘Zenci’ onlar açısından kötü, köleliği çağrıştıran ya da düşük bir şey anlamına geliyor. Benim aleyhimde bir şey söylemiyorlar. Ben ‘Siyah’ım, ‘zenci’ değil. Hem zaten, kelimenin onlar açısından ne anlama geldiğini düşünürsek, bir siyah nasıl ‘zenci’ olabiliyorsa, bir beyaz da pekâlâ ‘zenci’ olabilir. O halde böyle bir şeye neden tepki göstereyim ki? Bizim insanlarımız her küçük şeye, özellikle de hiçbir önemi yoksa, tepki göstermeye bir son vermeli…’” (s. 94) Neçe bir rasyonalizasyon, Maud Martha tek bir söz etmeden kuaförün “irislerine” bakıyor, bakıyor, bakıyor. Kuaför olmak beyazları da zenci olarak görebilmeyi, zencileri zenci olarak görmemeyi sağlıyor demek, burjuvazinin muhteşem eşitleyiciliği. Sınıf ayrımı, ırk ayrımı, hepsi çocukluğundan beri peşindedir Maud Martha’nın, belki de ilk olarak Charles’la aymıştır bunların ne kadar derinlere indiğinin. “Kendinden de, Brown ailesinden de tiksiniyormuş gibi görünen arkası düz üç dört sandalye” vardır evinde, Charles geleceği için mi böyle? O güne kadar evdeki eşyalara o gözle baktığını görmedik, bahçedeki dünyanın güzelliği, okulun verdiği heyecan, her şey kayboluverdi. Birkaç kez etrafı kokladıktan sonra camları açması, Siyahların evlerinin “kaçınılmaz olarak” ağır ve nahoş kokması doğru değilse de Charles için kabul edebileceği bir fikir mi? “Uygulamaya geçirilecek bir ırk eşitliği teorisi vardı ve Maud Marta bizzat ‘eşit olma’ fikriyle eşitlenmeyi umut ediyordu sadece.” (s. 11) Pratiğe dökülüşünü ilk kez o gün görüyor, alınması gereken çok yol olduğunu, eşitliğin sadece kendinde bitmediğini anladığı gündür. Bir çeşit minnettarlık hissediyor kapı çalınınca, ayırdına vardığında midesi bulanıyor, “sanki gelmekte olan Charles ona bir hediye vermiş gibi”.

Brooks’un anlattığı yaşamdır sonuçta, parçalar doğallıkla bağlanır da komşuların yaşamlarına uzunca bakışlar nereye bağlanır o komşular bir daha piyasaya çıkmayacaklarsa, herhalde alt sınıfın yaşam koşullarına, odaktaki ailenin yaşadığı çevreye, Maud Martha’nın karşı koymaya çalıştığı zulme. Sağlam kurgu, okunsun derim, Brooks’un şiirlerine de göz atılmasını tavsiye ederim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!