Ahmet Rasim – Hamamcı Ülfet

Odanın ortasına gelince döndü. Benimkine öyle bir alıcı… alıcı değil, galiba yiyici… o da değil… başka ne olur?.. sevici mi acaba? her ne ise, işte öyle bir bakışla bakıp titredi ki insan düşecek zanneder…” (s. 27) Terminoloji de oluşmamış tabii, 1898’de nasıl anlatacak Rasim, biraz da güldürükçülükle deniyor sözcükleri. Biraz da okuru mu hazırlıyor, mutlaka biliniyordur çünkü, kullanılmıştır önceden “sevicilik”, “alıcılık” uymaz çünkü kadın kadına nasıl iş, “yiyicilik” deyimden çıkıp gelmiştir, “sevicilik” tam oturuyor oysa. İstimi atmak isteyip istemediği yerler var mı diye bakıyorum, hani tepkilerin önünü almak için, yoruma açık bir iki açıklamayı işaretlemişim. “Bu iki kadın cidden incelenmeye değer bir halde idiler. Acaba bunlar kardeş miydiler?.. Ben de amma iyi zan sahibiyim… Ha!.. Kabil değil. Mutlaka birbirlerine tutkun. Bir züppe filozof bu hali görse der ki: ‘İnsanlığın hayvanlıklarında böyle bir duygunun bulunduğuna inanılmadığı halde var oluşu gariptir, istisnadır. Bu bir alışkanlık olsa gerek, ne olursa olsun insan toplumunun temeline leke süremez, iki göz birbirine aynı duyguyla bakıyor, iki kalp şehvet adına birşey tanımıyor, olsa olsa hayatları birleştirmekten başka birşey olamaz. Bu bazı kadın dostlarına has bir alışkanlık, bir eğilim, bir düşkünlüktür. Lâkin pek çirkin bir alışkanlık, bir eğilim olduğu kendilerinin hayret ve utanmalarıyla da anlaşılıyor.’” (s. 28) Bakalım, “insanlığın hayvanlıkları”ndan kasıt biyolojik kökenlerse o dönem bilinmemesi normal, literatürde yer almışsa bile Osmanlı’ya henüz gelmemiştir. İnsan merkezli bakışı düşünürsek yine bilmezlik, tabu o kadar güçlü ki anca 19. yüzyılın sonunda “fark edilen” birtakım ilişkiler bilimin konusu olarak görülmedi, neredeyse yüz yıl sonra “kabul edildi”. Hayvanlarda eşcinsellik var özetle, insanda var, “öyle bir duygunun olmadığına inanılması” bilimsel verilerle yanlışlandıktan sonra ne garip ne istisna. Bunun yanında, sanıyorum, yanlış temellendirmeyle de yola çıksa Rasim, “insan toplumunun temeline leke süremeyeceği”ni söylemesi çok değerli, dediği gibi iki insan birbirlerine aynı duyguyla bakıyorlar, hayatlarını birleştiriyorlar, bitti gitti. “Düşkünlük”, eh, “çirkinlik”, nop, kendilerinin hayret ve utanmaları tamamen korkudan. Cinsiyet rolleri, toplumsal baskı. Hikâyede yeri büyüktür, kızlar hayırlı kısmetlerle evleneceklerdir, o zamana kadar duygularına ket vurmazlar ki evlendikten sonra dahi ziyaretlerin süreceğini anlarız karakterlerin birbirlerine verdikleri sözlerden. Ahmet Tulgar’ın anlattığı bir olay vardı, fabrikalarda koli bantlarıyla kendilerine ağda yapıp eğlenen kadınlar Beyaz Show‘da ucubeleştirilmişler, oysa sömürüye karşı mikro tepkilerden birini ortaya koyuyorlar Tulgar’a göre: eğleniyorlar, oyun oynuyorlar. Hatırlıyorum, askerdeyken koğuşu hemen her gece yıkattırıyorlardı üst devreler, biz dört “poşet” olarak dans ederek, şarkı söyleyerek faş faş yıkıyorduk, bu üst devrelerin en davarlarından biri koğuşa gelip durumu gördüğünde, “Höö, nöpöyönöz lön, höö, göröltö yöpmöyölöm,” diye anıra anıra dolanmıştı. Kıs kıs güldük, davar gidince aynı tarifeden devam. Neyse, kadınların evlendikleri tipleri iyi çizer Rasim, hani kocalık kurumunun pek de öyle matah bir şey olmadığını hatta kadınlara gönüllerince yaşamaları için alan açtığını söyler. Nedir, Ülfet evlenir, Pakize kan ağlar ama görüşmeye devam edeceklerini öğrenince teselli bulur. Hamamlar doğrudan bu iş için kullanılıyor mu, emareler var, kadınlar haftanın belli günlerinde hamamlarda buluşurlar, dört kez sabunlanma faslından sonra paravan iyice kapanır herhalde. Tahmin. Düğün dernek, gelin odaya girer, güvey gelir, yenge hanım kahvelerle şurupları getirir, çift konuşmaya başlar da ne derme çatmadır o konuşmalar, erkeklerle sıkıntılıdır, güçtür bu iş. Uyku girmez Ülfet’in gözüne, yabancı bir adamın koynunda yatmak derttir çünkü yabancılığı bir türlü aşamazlar, Pakize olsa zevkten kıvranacaktır Ülfet de adamın “et parçası” dudağı o tadı vermez, adamın “sevişi”nden utanır. Anasına gittiği akşamlar biraz eğlenir ama o kadar, kocasını sevmez değilse de sıkıntıdan ne yapacağını bilemez evinde, “kulakları paslanır”, vücudu eski jimnastiğinden mahrumdur. Pakize’yle Ülfet arasındaki ilişki evliliğin çatırdaması için yeterlidir de heteroseksüel bir kadını bile kaçırtıp anne evine döndürecek ortam hemen kurulur: güvey aşırı kıskançtır, baskıcıdır, kâhya kadın gelinin her davranışını kaydedip akşam beye bildirir, bey piyano çalmasını bile istemeyebilir eşinin, zaten “iyi kısmet” evliliğinde duygusal yoğunluk da yoktur, o halde kadınlar ya eşlerinin ölmesini beklerler ya da Ülfet’in yaptığı gibi anne evine dönerler ki Ülfet babasızdır, anne bekâr kalmayı “başarmış”, boşandıktan sonra mahalle baskısını dindirebilmiştir diye tahmin ediyorum, dolayısıyla Ülfet’in dönüşü mümkün olabilmiştir. Hikâye de matrak, bir gün Pakize dan diye konağa geliyor, buseler ikisini de azdırınca Ülfet durmak istiyor ama yandılar gittiler artık. Sevişirlerken güm diye bir ses duyuyorlar kapının dışında, iki gün sonra Mekke’ye gidecek kâhya hanım düşüp bayılmış meğer onları o halde görünce. Hemen çarşafa bürünüp çıkıyorlar konaktan, eve gidiyorlar, Ülfet’in anası durumu anlayınca tam bir badass –bunu “kötükıç” olarak çevirmek istedim, çevireyim- tam bir kötükıç gibi el koyuyor olaya: “Burada otur! Canları isterse…” Pakize’ye dönüp kızının kendisine benzeyip benzemediğini sorsa kabul görecek, kendisinin de Pakize’yle evveli var çünkü, hikâyenin bombastik olaylarından biri. Rasim o evlerde neler olduğunu iyi bellemiş de ne var ne yok dökmüş kısacık hikâyeye, ev eğlencelerinden hamam ortamlarına, manilere, şarkılara, neler. “Gökte yıldız kümesi/ Ağzımda kız memesi/ Yedi yıldır severim/ Şimdi duydu annesi” (s. 38) Bildiğimiz şarkıların türkülerin kaçı eşcinsel ilişkiyi anlatıyor acaba. Bir de Ülfet’e o kader reva mı, Rasim zort diye koymuş noktayı, Ülfet’i “o hayattan kurtulamadığı” için hamamcı yapmış, yaşlılığa ve yalnızlığa mahkum etmiş sanki. Terk edilecek bir hayat değil belirttiği gibi, yani Rasim’in yargıç kesildiğini söyleyemeyiz ama araya dereye serpiştirmiş bir şeylerin yolunda gitmediğini. “Züppe filozof” dediği dallamayla bir kez daha karşılaşırız örneğin, Pakize’nin evlilikten önceki durumu araya filozofu koymadan yorumlar: “Kız, bu yeni âlemin hazları ve lezzetleri hakkında Pakize’den -nefret edercesine de olsa- aldığı bilgileri zihninde büyütüyordu. O hayatın tekdüze geçeceği inancındaydı. Onun için bulduğu düşünce yolunu terketmeyerek ilerler, ilerledikçe izdivaç denilen gayede durur, yeni baştan düşünür. Gelir, gelir yine o derecede, o sonda kalır, başka türlü ilerleme gösteremezdi.” (s. 59) Lezbiyenlik bütün yaşamı kapsayan bir tür ethos çatışmasının sebebi, öyle ki “doğal” seyri darmaduman edebilir, insanın psikolojisini çökertebilir, bu yüzden evlilik bir tür kurtarıcı vazifesi görür. Elbet izdivaç iyidir, elbet evlenmelidir ama esir olmamalıdır Pakize, züppe filozof buna da karşıdır ve duysa kıyametleri koparır ama “‘aşırma bir bakışla’ neticeyi gördüğü için bir şey demek istemez”. Rasimler Çatışması olarak mı göreceğiz, anlatıcının savrulduğunu söyleyemeyiz ama sağduyusu fırlar böyle aradan, neyin doğru olup olmadığını dönemin toplumsal normlarından yola çıkarak sorgular. Sabriye de en az kızı kadar ilginç aslında, evliyken hükmedilmeye zerre rıza göstermiyor, evdeki âlemlerine başta Ülfet’i dahil etmiyor da gelen kadınlar kızın güzelliğini görünce fiştikliyorlar, bir sonraki eğlenceye Ülfet’i de katıyor Sabriye. Sevicisini kaybetme pahasına üstelik, kaybediyor, sonuçta yaşamak istediği gibi yaşıyor. Kadınların özgürlüğü, öyle bir toplumda, öyle bir dönemde. Dört dörtlük.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!