Nina Berberova – Eşlik Eden

Akompanist, akompanye. Solo enstrümana eşlik eden müzisyen, Soneçka Antonovskaya. İlginçtir, 1992’de L’accompagnatrice adıyla sinemaya uyarlanmış, hikâyenin senaryo olarak Nazi işgali altındaki Paris’e uyarlanmasıyla birlikte. Aslında Soneçka çalkantıların tam ortasında, N’de yaşayan küçük bir çocuk başta, hikâye Rusya’da başlıyor yani. “Sonra devrim oldu. Devrimden önceki hayat, herkes için farklı bir anda son buldu. Biri için, Sivastopol’da bir gemiye bindiği anda. Bir başkası için, Buddeni’nin askerleri steplerin ortasındaki küçük bir kasabaya girdiğinde. Benim içinse, Petersburg’daki dingin yaşayışın ortasında.” (s. 11) Konservatuvardadır o sıra Soneçka, biraz ünlü annesinden temel eğitimini aldıktan sonra okulu da kısa sürede bitirir, küçük mekânlarda, etkinliklerde çalmaya başlayıp annesiyle birlikte karnını zar zor doyurmayı başarır. Filmi izlemedim, benzer ekonomik koşulların oluştuğu Paris’te ayakta kalmaya çalışır herhalde Irene, eşlik ettiği ünlü vokalin zaferleriyle, yenilgileriyle boğuşur, “efendileri” ne hissederse onu hisseder, psikolojisi darmadağın olur. Soneçka’da nasıldır durum, memlekette işler kötüye gittikçe umutsuzluğa kapılır, bir aşk macerası daha başlamadan sona erer ki diğer her şey gibi insanların da ansızın ortadan kaybolabileceğini anlar, annesine karşı beslediği kırgınlığı aşamaz diğer yandan, anlatacağım, ilk fırsatta ülkeyi terk eder, hassas ruhunu dingin sulara bırakmayı düşünür de bir türlü bulamaz o sükuneti. Hassas ruhlar için dünya cehennem de hassasiyet dereceleri vardır, mesela Soneçka’nın annesi Katerina Vassilievna Antonovskaya toplumca dışlanmasına rağmen -Soneçka hikâyeyi biraz büyüdüğü zaman öğrenince annesiyle arasında duran koca sırdan ötürü kızar, dargınlık tabii, Katerina’nın hikâyeyi açık açık anlatmayıp kendine saklaması bir başka mesele- olabildiğince dik durmayı başarır, kızına bildiği her şeyi öğretir. O üzgün bakışlarıyla Soneçka’yı sarmadığı bir an yoktur, hani suçlar bakışlar sanki, Soneçka öyle düşünüyor. Soneçka gizi kendince dolduruyor, incelikle, tüy gibi hafif, çocukluğuyla kederi ayıramaz birbirinden, piyanist. İyi bir piyanist, hikâyenin sonunda sadece piyanistliğini mi değerlendiriyor Mitenka, bilinmez. Annesinin son bir iki öğrencisinden biridir Mitenka, bunu da anlatacağım, yeteneklidir, sonraları yapacağı bestelerle şan kazanacaktır. Soneçka’yı Paris’te bulur yıllar sonra, Katerina’nın ölüm haberini getirmiştir. Çocukluk arkadaşının başarılarını dinleyen Soneçka kendi yaşamından bahsetme ihtiyacı duyar, küçük bir sinemada filmlere müzik yaptığını söyleyince üzülür Mitenka, acır da biraz, en çok öfkelenir. “‘Utanmıyor musunuz?’ dedi sonunda, burnundan konuşarak. ‘Utanmıyor musunuz, Soneçka? Sizden neler bekliyorduk!’” (s. 100) Önce Moskova, aristokrat tayfa dağılmadan önce son dinletiler, ardından herkes gibi “Konstantinopolis”, Devrim’den kaçanlara eğlence, ne yazık ki şehrin adını anıp geçmiş Berberova, biraz anlatsaymış geçtiğimiz yüzyılın başındaki İstanbul’u, ardından Paris, bir dünya travma, konserler, burjuvalarla dolu evler, ömür boyu sürecek bir muhasebe, hepsinin ardından çocukluk arkadaşı çıkıp geliyor, paylıyor resmen Soneçka’yı. “İnanın, beni başkasıyla karıştırıyordu – benden hiç kimse, hiçbir zaman bir şey beklemedi!” (s. 101) Bir de bu. Annesinden ötürü doğumundan beri yüzüne tükürülen, bu yüzden annesine kırılmaya değip değmeyeceğini düşünmeyi takıntı haline getiren kıza ne eşlik ettiği kadın, ne annesi, ne yetenekli arkadaşları övgüler düzmüş, yeteneğinin parıltısından bahsetmiş, azarlanıyor üstüne. Soneçka öyle yalnızlık çekmiş ki Paris’te sadece bir kez birlikte dışarı çıktıkları yaşlı ve zengin adamın yatağını ısıtmayı düşünmüş arkadaşlığa benzediği için. Kitap bitti, tavana baktım biraz, hüzünden ne yapacağımı bilemedim. Besteye de dökemiyor Soneçka, sadece kalıpları kullanarak eşlik ediyor, kendini ifade edebileceği hiçbir alan yok önünde. Rusya’nın ciğerlerini kazıyıp Batı’ya okutan Pavel Fedoroviç’e duyduğu öfke, eşlikçilik ettiği Maria Nikolayevna’ya duyduğu çocukça haset ve annesine kırgınlığı, elinde yalnız bunlar var. Çok dağıldı hikâye, toparlayacağım.

Bay Z. R. bulmuş bu anıları, Roquette sokağındaki eskicinin kakaladığı eşyalar tamam da Rus eşyaları da var mı? Tozlu dolaptan bir defter çekip çıkarmış eskici, gençlerin güncelerini yazdıkları defterlerden, beş yıl önce birtakım notalar ve iki üç Rusça kitapla birlikte Rus bir kadının yaşayıp öldüğü üçüncü sınıf bir otelden almış, otelin sahibi kadının bütün eşyalarını yok pahasına satmış. Defteri açıp bakmış beyefendi, bir iki satır hoşuna gidince almış, sonra metnin başındaki italik bölümü, açıklamayı yazan kimse ona teslim etmiş. Bazı şeyleri değiştirmiş bu kimse, defteri yazan ve yakmayan kadın “aralarında” yaşamış çünkü, birçok kişi tarafından biliniyormuş. “Ölüm onu hazırlıksız yakalamış olmalı. Eğer bir hatalıksa, şiddetli ve kısa bir hastalık, gündelik işleri yoluna koymaya olanak tanımamış bir hastalık olmalı; intiharsa, öylesine beklenmedik bir intiharmış ki, kurbanına birtakım hesapları görmeye zaman bırakmamış…” (s. 6) Unutmuş mu, kimsenin iddia ettiği gibi unuttuğunu sanmıyorum hikâyeye bakınca, hele metne şöyle başlıyorsa: “Bugün annemin birinci ölüm yıldönümü. ‘Anne’ sözcüğünü yüksek sesle defalarca söyledim; dudaklarım alışkanlığını kaybetmişti. Hem garip, hem de hoştu. Sonra geçti.” (s. 7) Siktir ya, bütün hikâyeyi öğrendikten sonra başa dönüp okumak bir daha sarstı şimdi. Neden okuruz, neyi bulmak için, benim aradıklarımdan biri bu özdeşim işte. İsim değiştirme olayı, eh, Soneçka bir yemekte Lunaçarski’nin yanında oturuyorsa, Lunaçarski masadakilere “Bu kız bakireymiş!” diye haykırıyorsa iyi fikir. Katerina’nın ortadan kaybolduğu bir dönem var, öğrencilerinden hiçbirinin Soneçka’dan haberinin olmadığı doğruysa Soneçka da uzunca bir süre evden çıkmamış demektir. Nihayet çıktığında insanlar soruyorlar, kızı olduğunu söylüyor Katerina, bütün hikâyeyi ortaya çıkarıyor. Katerina da tıpkı Soneçka gibi piyano öğretmeni annesiyle birlikte yaşamış, tek başlarına iki kadın, anne ölünce otuzlarına geldiğini anlamış Katerina. Babasının öldüğünü söylüyor Soneçka’ya da gerçek başka, on dokuz yaşındaki öğrencisiyle birlikte olmuş, Soneçka o ilişkiden. Adam evliymiş artık, çocukları varmış, Soneçka babasının adını dahi sormuyor. Katerina öğrencilerinin çoğunu kaybetmekle ödüyor aşkının bedelini, Soneçka da aynı hayatı yaşamasın diye gitmesine razı. Gerisi bildiğimiz hikâye. Sınıfsallığa dair ayrıntıları atlamamalı, ne Soneçka’da ne Katerina’da öyle bir bilinç yok ama en saf düşünceye varıyor Soneçka, Maria’nın evine ilk kez gittiğinde önüne konanları silip süpürmekten kendini alamıyor, kaçarcasına çıkıyor evden, sokakta ağlıyor. “Bütün bunların olduğu gibi kalması mümkün mü? Ve bizler, biz çulsuzlar, çıplaklar, açlar, bitkinler, bütün bunlara katlanacak mıyız? Hollanda peynirine, sobadaki kahverengi kabuklu kalın kütüğe, pisicik yalasın diye fincan tabağına dökülen süte katlanacak mıyız?” (s. 26) Bilince sahip değil dedim de bundan daha etkin bir bilinç olabilir mi, kök bu değil mi zaten. Pavel’in eski dostlarından bazıları kurşuna dizilmiş, bazıları cezaevinde, birçoğu kaçmış, kimileri de Pavel’in namussuz olduğunu düşünüp kesmişler ilişkilerini, zaten Paris’e gitmeleri de Pavel’in kaçışı aslında bir yönüyle. Petersburg’da gereksinim maddelerinin denetiminden sorumlu Pavel, o ara halkın malını milyonlara okutunca servet edinmiş, insanları ezip geçmiş, açlıktan ölmelerine yol açmış, soğuktan donmalarına neden olmuş, Soneçka adamı çözdüğünde intikam almaktan başka bir şey düşünemez hale geliyor da iş ona kalmıyor, Pavel işi kendi görüyor. Bunu anlatmayacağım, sadece Soneçka’nın sinir krizi geçirmesiyle sonuçlanan bir çözüme ulaştığını, topluluğu dağıtan bir facia yaşadığını söyleyeyim, yeterli.

Nina Berberova’nın yaşam seyriyle paralel ilerleyen bir hikâye, sıkı. Can bastı bir, öyle kaldı, çok da kıymet görmedi sanıyorum. Şiddetle tavsiye ederim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!