Kasabaya yabancı gelir, hikâye başlar da gelen yabancının niteliği nedir, kasabayı oluşturan ögeler arasındaki ilişkiler nasıldır, bunlar belirleyecek mevzuyu. Bu romandaki Lou misal, sessiz ve utangaçtır, tarih enstitüsünde envanter sorumlusu olarak çalışmakta, eserleri tasnif ederken yaşamını da yerleştirmektedir sınıflara, artık hangi eşyada kendine dair hangi parçayı bulduysa. Sünger karakter, en sevdiğim, izole yaşamından çıkıp hiç bilmediği memleketlere gider, neyle karşılaşacağıyla ilgili hiçbir fikri yoktur, yaşadıklarından hemen etkilenip yıllar boyu koruduğu, belki korumaya çalıştığı benliğinde açılan gediği kapamaya çalışır. Belki çalışmaz, yeni bir yaşam istediğinin farkında bile değildir o güne kadar, öyle olağanüstülüklerin -kendince olağanüstülük tabii- varlığından haberi yoktur. Eh, haberi olur, o dünyaya eklemlenir, kırılır dökülür o süreçte. Çerçeve bu, çizmesi keyifli değil, Engel’in karakterleri neyle, nasıl karşı karşıya bıraktığına bakalım. İlk paragraftan somut veri, eserlerle iletişimde daha soyut bir dünya kurulacak. “Kışın bir köstebek gibi yaşıyor, ofisinin derinlerine gömülüp haritalarla elyazmalarının içinde eşelenip duruyordu. İşine yakın oturuyor, ev ile Enstitü arasında gidip gelirken alışverişini yapıyor, kış tünelinin içinde vakit kaybetmeden bir sığınaktan diğerine telaşla koşturuyordu. Teninde soğuğu hissetmekten hoşlanmıyordu.” (s. 3) Baharın tozlarıyla birlikte içeri giren günışığından hoşlanmaz diğer yandan, sığınağının ve kendisinin kusurları yüzeye çıkıyormuş gibi hisseder, “Güzel Hayat imgesi farklıdır” çünkü. O yıl ışığı görmeyecek çünkü Cary arazisi davası Enstitü lehine sonuçlanmış, müdür ilgili mülkteki terekeyi, eşyayı, ne varsa incelemesi için Lou’yu görevlendirmiş, yol görünmüş Cary Adası’na. Colonel Jocelyn Cary 1944’te ziyaret etmiş Enstitü’yü, her şeyi kuruma bırakmak için bir vasiyetname hazırlamayı teklif etmiş ama Lou’nun selefi Bayan Bliss karman çorman etmiş belgeleri, alkol bağımlılığından önce de umursamazmış. Mirasçıların kaybettiği davayla mülkün geçmişini anımsıyor Lou, uzunca bir tarihçe, Napolyon Savaşları sırasında görevli Albay John William o sıraların gözdesi Yeni Dünya’ya gitmek için varını yoğunu satıp 1826’da, adı o zamanlar York olan Toronto’ya taşıyor ailesini. Cary Adası’na yerleşmek için gerekli beratı 1834’te almış, süreç şu filmdekine benzer, ticarete açılabilecek alanlar yaratmaya çalışan devletler serüvencilere imtiyaz sağlıyorlar falan. Vasiyetin sahibinin dediğine göre kuzeyin yaman şartlarıyla baş etmek istememişler, Ada iyiymiş, doğasına uyum sağlamış gibi görünüyorlar ama Lou’nun keşfedeceği üzere doğanın bir de üstü var, insanla tokuşunca ilginç karışımlar ortaya çıkarabiliyor. Homer Campbell bekçi, Lou’nun kalacağı malikâneyi hazırlamış. Yaban adamı, ona göre hayat basit, birleşmeler ve ayrılıklar sıradan olaylar, kentin zamansallığının dışında bir dünyanın işçisi. Lou’yla denk gelişlerinden de hikâye çıkacak ama asıl mesele kadının malikânede bulacağı evraklar. Bir de Ayı tabii, türlü fenomenin, olgunun temsilcisi. Cary’lerden, soğuk topraklardan, belki şamanlardan bir hatıra. Her hatıra gibi soluk değil, yaşayan cinsten bu. Daha coğrafyayla karşılaşır karşılaşmaz afallıyor Lou, gerisi ayarlarını ne kadar bozacak, belli. “Ertesi sabah arabayla adadan ayrılırken, Algoma’nın kel kayalık dağlarının görüntüsüyle kalbi tekler gibi oldu. Nerelerdeydim ben bugüne kadar, dedi kendi kendine. Bugün baktığınızda hiç yokmuş gibi değerlendireceğiniz bir hayat, gerçekten hayat mıdır?” (s. 11)
Homer bütün turistleri Longfellow’un Yerli mitolojisinden esinlendiği şiirini yazdığı eve kışkışladıklarını söylüyor, Ada’ya gelip giden pek yok. Gereken bütün bilgiyi ve malikânenin anahtarlarını verdikten sonra şeyden bahseden olup olmadığını soruyor, Ayı’dan. Sıradan bir varlık sanki. Lord Byron’a takan Albay da şair gibi ayı beslemiş, sonra çocukları, mülk el değiştirdikten sonra kimin besleyeceği belli değil. Homer bu işi Lou’nun yapmasını teklif ediyor, geçici olarak beslese yeter. “Elizabethyen ve egzotik bir fikir”. Sekizgen malikâneden, kitaplarla dolu raflardan, bir dünya eşyadan daha çekici olabilir. Olacak. Hayvanlarla ilgisini şuradan mı çıkarmalı: “Kedilerden rahatsızlık duyardı ama gittiği bir çiftlikte buzağıları pek sevmişti. Hikâye bu kadardı. Bir ayı için hayli müphem bir başlangıç.” (s. 23) Ne yapsın, “Merhaba!” diye sesleniyor, karşılık gelmeyince biraz dolanıyor ve Ayı’yla göz göze geliyor. Lar. Engel’in mizahı: herkesin hayatının bir noktasında Platoncu olup olmadığına karar vermesi gerektiğini düşünüyor Lou, sundurmada ekmek ve pastırma yiyen kadınla Ayı’yı canlandırıyor gözünde. Yiyecek doldurduğu leğeni itiyor, Ayı tek kolunun seri bir hareketiyle çekiyor, yemeye başlıyor. Platoncu değilse de artık mutlaka öyledir insan. Kimdir, nedir, sorar Ayı’ya Lou, karşı karşıya olduğu varlığın neliğini çözümlemeye çalışır. Çabasının sonucu mu olanlar acaba, inanca göre biçimlenen bir varlık formu? İpucu var aslında: “Tehditkâr en ufak bir yanı yoktu. Yaban hayatın bir varlığı gibi değil de hissizliğe varacak denli mağlubiyete uğramış orta yaşlı bir kadın gibiydi; nicedir geceleri oturup kocasını beklemekten zaman duygusunu yitirmiş, geriye sadece bekleyişi kalmış orta yaşlı bir kadın.” (s. 27) Kütük evlerin arasında görkemli bir yapı, “kolonyal özentilik” diyor Lou, bir açıdan işgal, tepede muhteşem bir camlı tavan, yerelliği bozan etkene karşı Ayı’nın insansılığı, kontrast. Homer “insanı andırsa da vahşi bir mahluk” olduğunu söyleyip uyarıyor Lou’yu, tek hamlede kafa koparır, kızdırmaya gelmez. Yüz yaşındaki Lucy’ye göre birlikte sıçsalar dostluk anlaşması imzalamış olurlar, Ayı bok kokusunu bildi mi sever Lou’yu. Önlem. Araştırmasını derinleştirip Cary’nin kitaplarını kurcalamaya başladığında adamın yüz yıl öncesinden ayıları araştırmaya başladığını görür, hani Lou’ya mesaj bırakmıştır sanki. Sırayla inceler kitapları, biyografilere bakar, Cary’nin metinlerle ve doğayla kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışırken dönemin “tabiat”a bakışını da irdeler, “yaratılanlar”, “inşa edilenler” mahlukattır, işlevleri bellidir, insan değildir hiçbiri, sayfaların arasından şans eseri(!) düşen notlar da bu alımlayışı destekleyici metinlerle doludur. Lou anlayışla çatışmaya başlar bu kez, geçiş çok yumuşaktır, çevrenin bir parçasına dönüşürken Homer’la birlikte olması anlamlıdır, Ayı’yla birlikte olması da! Ayı olan bir tanrı, Ayı olan bir insan, notlardan çıkan verilerle gündelik pratik birbirine karışır, merdivenlerden Ayı’nın ayak sesleri gelir bir sahnede, Homer onun vahşi bir varlık olduğunu tekrar tekrar hatırlatırken içerlemiş gibidir adeta. Şahane bir anlatı, karakterler yavaş yavaş “uyuyorlar” ortama, devinim usulca görünüyor, Engel’e saygı! Duygu Akın’a da, “Yerli” tercihinden o anlatı dokusunu aktarabilmeye kaç kez! Neyse, Lou’nun değişimiyle birlikte Homer’ın aslında bir tür erginlik ayinine yardımcı olduğunu da düşünebiliriz, hatta Ayı’nın erginliği de söz konusudur, Cary’lerin geçmişlerini kurcalarken bulduğu, Lucy’den dinlediği hikâyeler geçmişte nasıl bir yakınlık kurulduğunu anlamasını sağlar Lou’nun, böylece Ayı’yla yaşamsal bir koşutluk kurar kadın, araştırmasını uzattıkça uzatır ve müdürünü telaşlandırır ama bırakıp gidemez artık malikâneyi. Notlardan birinde bir ayıyla kadından doğacak çocuğun ayı gücü ve insan aklına sahip bir kahraman olacağına dair Fin efsanesi anılır, Lou zevkten haykırır ve birleşmeye hazır hale gelir bu tür deneyimlerle. Bir teşekkür de yayınevine, Ágota Kristóf’un metinlerini sansürleyen malum yayınevi o kepazeliğiyle otursun, bir insanla ayının “birleşmesi”ni, insanın “ayılaşması”nı, artık her neyse, olduğu gibi vermesine alkış. Gerçi orijinal metinle kıyaslamadım kilit noktaları da eksiklik hissedilmiyor, yani o tamlığın ötesinde kaybolan yerler varsa da bu hal tutmuş. Araştırmadım, bilmediğim şeyi burada bırakayım, bildiğimi öveyim yeter.
Dört dörtlük roman. Apartman kentsel dönüşüme girecek diye okuduktan sonra çok büyük ihtimal elden çıkaracağım metinleri okuyorum, yığınları eritmeye çalışıyorum şu aralar ama bunu saklayacağım.











Cevap yaz