Nahit Eruz – İnsanca

En son yirmi beş yıl önce görüştüklerini söyledi Tosuner, Ankara’da. Eruz emekli olduktan sonra yazı çizi işlerini sürdürdüğünü söylüyor şurada, yayımladığı bir şey yok kırk yıldır. Adı geçen dergide yazılar yazmış çizmiş, mesleğiyle alakalıdır zannediyorum. Müsteşarlık, memurluk, müfettişlik. Anadolu’nun gezmediği yeri kalmamış haliyle, öykülerini gittiği yerlerdeki insanlardan çıkardığını söylüyor ki memuriyet bu iş için nimettir, gezici memurluk daha da nimettir, türlü insan tanıyıp hikâye dinlemek için daha iyi fırsat yoktur. Bakınız, Balıkesir’in dağ köylerine gidiyorum diyelim, çay ikram ediliyor ve muhabbetin açtığı muhabbetten eşkıyaların vuruşmaları çıkıyor, şu patikadan yukarıda tüfekler patlarmış, bu derenin çavlanında yiğitler mi boğulmuş, başka bir çağdan mitler. Eruz toparlamış, toplumcu gerçekçi bakışıyla öyküleştirmiş öyle pek bir derinlik katmadan, skeç benzeri metinlere de varmış. “Üç Günün Öyküsü” öyle. Devlet dairesi, herkes seçimlerin sonucunu bekliyor, kimi gazetede çalışan arkadaşlarından, kimi radyoda çalışan yakınlarından, kimi doğrudan siyasetçilerden öğrenmeye çalışıyor sonuçları, herkes başka bir şey söylüyor, bazıları AP’den aday olmadıklarına yanıyor, bazıları CHP’den aday olmadıklarına yanıyor, rüzgâr nereden esiyorsa yüzlerini oraya dönüyorlar. CHP’nin zaferi mi ufukta, diğer partililer susuyorlar, sustukları zaman unutulacak her şey. Ertesi gün AP’nin önde olduğu mu duyuluyor, bu ne mene seçim ki üç güne yayılıyor bilinmez, CHP’liler suskun, hesaplarına göre şu kadar milletvekili çıkardılar, bu kadar çıkaramadılar derken sonuçlar kesin olarak açıklanıyor, herkes işine gücüne dönüyor çünkü memurların politikayla bir ilgisi olamaz. Dank son, Türkiye’nin parti devleti olduğunu o zamanlardan anlatan öykü, doğrudan, ağırlıklı olarak diyaloglarla. İkinci öykü aynı hafiflikte, aşırı uzunlukta. “Öç”. Adam köyün kahvesinde nargile fokurdatıyor, yoldan geçen kadın şöyle bir durup bakıyor, gözleri büyüyor, koşturacak az sonra. Makarayı geri sardık, bir akşam vakti, kadın tek başına evine yürürken iki atlının hızla yaklaştığını görüyor. Hayra yormaya gerek yok, akşam vakti iki atlı hızla geliyorsa mevzu çıkacak demektir. Dağa kaldırıyorlar kadını, Rıza Abi’ye yalvarması hiçbir şeyi değiştirmiyor, sahne bir türlü bitmiyor, kadının gündelik yaşamının ve uzaklardan dönecek eşinin hayalini kurması dışında hiçbir şeye gerek yok üstelik, Rıza Abi’nin yüklenmesi, diğerinin el kol tutması, yıldızlar, bunlardan ayrı da ilerler hikâye. Nargileye döndük, kadın hemen hükümet konağına koşturup savcının odasını basıyor, ırz düşmanının hapisten kaçtığını haykırıyor. Uzunca bir araştırma taraştırma aşaması, af çıktığı için adamın salındığını söyleyen savcıya hayretle bakıyor kadın, evine koşturuyor, evine koşturduğunu cümle alem görüyor, pazartesi kızıla boyanıyor, yorganların altından çıkardığı silahla adamın karşısına dikiliyor kadın, grav grav, öykü bitti. Af çıkmış, neden sürüklüyorlar yerde, oracıkta biten polise aftan bahsediyor kadın, affedilebilir, yaptığı son derece makul bir şey, şarjörde kurşun kalmayasıya adamı kevgire döndürmesi suç mu? Ama kastı bu değil, ırz düşmanlarını bile salan devlete sıkıyor kurşunu, götürülürken son söylediği bu. Eruz’un öykülerindeki yanlış odaklanmalardan birine “Dışarıda Bir Akşam”da rastlıyoruz, Osman Özdemir’in Brüksel’deki pansiyon mu, otel mi, bir yerde geceleyecek olmasına iki sayfa, oysa o kadar önemsiz bir ayrıntı. İçerideki Türklerin sohbeti önemli, oralara danışman olarak gönderilen bürokratın İsmet Paşa’yla anılarını anlatmaktan bir türlü vazgeçmeyip milleti darladığını görüyoruz ilk, bürokratın dediğine göre işler öyle yürümezmiş, başka türlü yapmak lazımmış, bunları anlatırken Paşa’nın yüzündeki gülümseme büyümüş, büyümüş, adam çocuk yerine konduğunu anlamış. Yorulmuş mu, hayır, biraz dinlenmek mi istiyormuş, yine hayır ama Paşa böyle söylemiş, tıpkı zamanında Mustafa Kemal Atatürk’ün Paşa için dediği. Diğer yanda Mine var, telefonda sevgilisiyle konuşuyor, ortalık suspus, Mine gibi İsviçre’de okuyan kızının da öyle bir sevgilisi olabileceğini düşünen kereste tüccarı hemen telefona sarılıp kızını arıyor, ulaşamayınca terlemeye başlıyor, telefon açılsa kükremeye başlayacak muhtemelen. Bir diğer kadın devlet göreviyle gönderilmiş yine, her yıl üç beş defa geliyormuş o sıkıcı yere, alışveriş yapacak tek bir dükkân yokmuş. Birinin bir şeyi herhalde, yurt dışında görevlendirilmek isteyen onca yetenekli insan varken alışveriş delisi bir kadının gönderilmesi Türkiye’dir. Tiyatro sahnesi, karakterler konuşuyorlar, birbirlerinin lafını kesiyorlar, anlattıkları hikâyelerden memleket manzarası görünüyor. “Sıkıntılar” yine Belçika öyküsü olduğu için, üstelik “tutucu Belçika” diye bir şeyin varlığını gösterdiğinden önemli. Anlatıcı garip bir durumda, paralı sürgün gibi bir şey, memleketten oralara dehlemişler. Türklerin takıldığı kafelerde dolanıyor, işçi dostuyla vakit geçirmek isterken karşısına çıkan kodaman bürokratlardan biriyle karşılaşınca yine devletin aksayan yanlarına bodoslamadan giriyor. Avrupa havası yokmuş oralarda, Paris’e, Roma’ya hiç benzemiyormuş, Brüksel ne fenaymış. “Türkiyeli İşçiler Kültür Kitaplığı” nam bir yapının önünden geçerlerken işçi arkadaşı mı söylüyor, bürokrat mı bilmem, ikisi de birbirinden beter sanki. “Gayrimeşru” kitapları yığmışlar oraya, anlatıcı girip bakınca sol görüşlü yazarların kitaplarıyla karşılaşıyor, tam bir sıkıntı. Sahne değişiyor, başka bir tanıdık, oraya gelir gelmez Türkler bu tanıdığa en pahalı yerleri tavsiye etmişler alışveriş yapması için, oysa kendileri ucuz ucuz alıyorlarmış ne alacaklarsa. Millet toprağına dahi işiyor yurt dışında, kötülüğünü düşünüyor. “Orada oturan ötekiler de anlatmışlardı buna benzer şeyleri. Nerde ucuzluk varmış da, kim kendisi bir şeyler aldığı halde arkadaşlarına haber vermemiş, Çekoslovak kristallerini kim nereden hangi fiyata almış da arkadaşlarına bildirmemiş, mobilyalardaki arkadaş kazıkları, bencillikleri uzun uzun anlatılmıştı. Herkes birbirinden yakınıyordu. Hele teke tek kalınca.” (s. 43) İyilik düşünmüyorlar, okuyan insana karşı düşmanlık besliyorlar, herkes biraz daha batsın istiyorlar kendileriyle birlikte, hikâye sevgi dolu Türkleri anlatıyor görüldüğü üzere. “Bir Sekreterin Günlüğü Gibi”yse bilmem hangi kurumun genel müdürünün sekreteri olan anlatıcının başından geçenlerdir. Orada başka bir orman olsa da kanunlar evrensel olduğu için birbirini yiyen yiyene, herkes kuyu kazma işinde uzmanlık kazandıktan sonra büyük katakullilerle indirmeye çalışıyor siyasi rakibini. Memurların ne rakibi, mesela yerini almak isteyen biri vardır, genel müdür hemen hacamat eder akıl oyunlarıyla, ayağı azıcık kayan kendini yerde bulur. Sekreter her şeyi sessizce izler, ağzından laf almak için tatlı tatlı yanaşanlardan nefret eder, genel müdürün sessizliğinden korkar çünkü kim sessizleşse başına gelecek vardır, bellidir. Birinin solcu olduğuna dair söylenti mi çıktı, kişelemece, birinin bilmem nesinin bir haltlar yediği mi faş, hemen temizlik işlemleri. Şu devlet dairelerinde işlerin nasıl yürüdüğünü gerçekten merak ediyorum, işçiler çelme takmaktan başka hiçbir şey düşünmüyorlar. Hasan Bey gidiyor bu yüzden, oyunlara ayak uyduramayınca biletini kesmişler, sekreteriyle birlikte ayrılmış işten. Anlatıcı bir yandan da işsiz kalmaktan korktuğu için her türlü çiğliğe katlanıyor ama içindeki sıkıntı büyüyor, büyüyor, en sonunda istifa. Kuş gibi özgürdür artık sekreter, kısa süre sonra psikolojisi de düzelecek, pırıl pırıl ve beş parasız bir insan olarak yaşamına devam edecektir. O kısımları görmüyoruz, elbet gerek yok ama Eruz hikâyeyi sakız gibi uzattığı için görsek şaşırtıcı olmazdı. Memur olarak girdiği işte delirip milletin masasına kırmızı kurdeleli, pimi çekilmiş el bombaları bırakan tatlı bir insan da olabilir, bilemiyoruz.

Dümdüz demeli, kötü öyküler. Tosuner bastığı için baktım, verileceklerin arasına koydum.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!