“Yumurta”da çocukluğunu geçirdiği mekâna dönen anlatıcının yetişkinliğiyle çocukluğu arasındaki geçişleri eğik çizgiyle atlanan satır gösterir. İyi aslında, eğik çizgi olmadan diğer satıra atlanmaz, vasıta eki, edat. Bu takladan başka da ilgi çekici bir şey yoktur, beş yaşındaki anlatıcının çükünün büyüyüp büyümediğini soran bakkal çakkalın yüzü kötü adamların yüzlerine benzemektedir, Sülo’yla yapılacak bilek güreşi vardır sırada, yengeden alınacak aferin, kuzenlerden bir şeyler, yumurtaları kırmadan götürebilmek. “Kötü bir fikirdi buraya gelmek. Dudağımdaki sigarayı unutup elimi paltomun cebine daldırıyorum. Parmaklarıma vıcık vıcık bir şey bulaşıyor. Kabukları ayama batıyor. Yağmura karışıyor şakağımdaki ter damlası.” (s. 11) Tamam. “Dışardakiler” yine ikili zamana kurulmuştur, bu kez takla değil de geriye sık sık dönüşler, klasik anlatı. Çoğu öyküde olduğu gibi. Öztürk’ün üç arızasından biri bu, diğeri öykülerindeki yaşamasızlık, hani kullandığı sözcüklere de örnek olsun, sonuncusu da, işte, kullandığı sözcükler. “Tansık” yok mesela, fırlamıyor metnin orasından burasından, beklerdim bir tansık patlaması. Yaşamasızlık elbet olur, başka hiçbir şey değil de sade terk edip giden elbet anlatılır ama anlatıcının hikmeti bir parıltı lazım bu durumda, bir yenilik, biriciklik. Yok. Hayalet karaktere hikâye anlattırmak, sırf sürsün diye hikâyeyi önde tutarak diğer ögeleri kurcalamak, ilginçleştirmeye çalışmak, meh. Nedir, Muhsin köpeği Ateş’i gömmüştür kısa süre önce, Nesrin’in gidişiyle Ateş’in gelişi arasındaki birkaç aylık dönemde olmayan şeylere dokunmayı, olan şeyleri görmemeyi öğrenmiştir, bir de köpeğinin ölümünün çağrışımlarını fişeklemiştir: “Tüyleri dalgalandı, salyası damladı dilinin sıcağından. Havayı içti, oksijeni, kükürdü, karbonmonoksidi içti; tek bir nefesi çoğul nefeslere bölerek. Havladı. Karnında bir şeyler kırıldı. O havlayınca büyük saat bir anlığına çalışır gibi oldu. Bir anlığına birkaç tel titredi şehirde.” (s. 12) Tamam. Nefesler, gazlar, bölümler, kısa alanda uzun paslaşmalar, yeri sorgulanır afiliyat. Yoruyor açıkçası, metne dağıtılmış mayın sözcükler cabası: us, gözlerde zebercet, fasit, bir daha fasit, inak ve Ataç’ı sevinçten hoplatan sağtöre. Sağtöre yahu. Neden ki. Enine boyuna baktım metne, karakterle ilgili değil, anlatıcıyla ilgili değil, olayla ilgili değil, hikâyeyle ilgili değil, bu sözcük tercihleri neden. Her rastladığımda irkildim, fırladım gittim öyküden, başıma gelen en korkunç şeylerden biriydi. Öyküye döneyim, Muhsin sekiz yıllık avukat, hukukun neliğine dair metne sıkıştıracağı fikirleri çok önemli olduğu için, bu önemin ne olduğu havada kalsa bile, metne girmeli tabii. Zamanı bölümlemenin insan işi olduğu, doğanın zaman maman bilmediği de girmeli, takvim yaprakları sorgulanmalı, yırttığımız anda ertesi güne mi geçiyoruz mesela, hikâyeyi bir yana bırakıp bunların üzerine kafa yormalıyız. Diyelim metne öyle bir yayılır, hikâyeyle öyle bir organik bileşim oluşturabilir ki bunlar, daha genişi Kundera romanı oluyor zaten, oysa yüz iki dur-kalk ayrı bir yorgunluk, yani Muhsin’in pek de parlak olmayan çıkarımlarına katlanacağım diye hikâyeden oluyorum ki öyle aman aman bir hikâye de yok, aslında neyden olduğumu bilmiyorum. Biliyorum, zamanımdan ve kurmaca zekâmdan. Bu açıdan öykülerin zekâsı düşük, üç arızanın ortaya çıkardığı sonuç. Muhsin birtakım bunalımlarına şaplak atarken kaç yıllık arkadaşı Kenan geliyor evine, yardım istiyor, Hamza’yı ezmiş bir güzel. Kamyonunu vrınlarken Hamza çıkmış karşısına, bir koymuş, beş yetmiş. Sonra Hamza geliyor falan hayalet formuyla, hikâyeyi kendi tarafından anlatıyor, sonra zamanla ilgili mesele üzerinden öykü başa dönüyor, finito. Muhsin bu dallamaları neden aramamış, dayak yerlerken neden arazi olmuş içlerinden biri, bunların tartışmalarında da bir numara yok. Yaşamasızlıktan kastım aslında bu, tansiyon kofu kofuna yükseliyor, Marmaray’da dinleyeceğim muhabbeti okuyorum. Bir de şöyle incileri, evlere şenlik: “Ranzalar arası kıç kadar yerde gidip gelmek! İnsan öyle bir yeri adımlayıp durdukça mekânın büyüdüğünü, ranza mesafelerinin çoğaldığını, parmaklıkların esneyip açıldığını, gidebileceği daha çok yeri olduğunu zanneder. Oysa o mekân ne kadar yürünürse o kadar küçülür. Ama bu asla fark edilmez. Çünkü küçülürken aslında büyüdüğünü hissettirir. Hapishanenin bir görevi de budur. İnsanı uzaklaştırmak, onu bir başına bırakıp işlediği suçla, vicdan azabı çekmesini sağlamak.” (s. 17) Bir yaşıma daha girdim.
Asıl dur-kalk “Karanlık Şimdi”de. Reyyan Teyze bir tuhaf insandır anlatıcının gözünde, bahçede cümbez, mersin, defne ağaçlarının arasında koştik, tükbaç ve lağvoş ayıklar, birtakım yerel bitkilerle hemhal olur yani, böyle yerel yerel şeyler ara ara kafayı çıkarıp gösterir, sonra bir gün bütün kitaplarını anlatıcıya vermek ister Reyyan. Anlatıcı gider, evde Reyyan’ın iş arkadaşlarından Mesudeyle Nagehan’ı, amcasının gelini Fazilet’i, bilmem kimin üvey eltisini filan göreceğini sanırken, aa, kadın yalnızdır. Yaşlı, hasta bir kadın ve nasıl davranacağını bilmeyen bir anlatıcı. Çıkacak mı bir şeyler, anlatıcıdan aforizmalar föşkürecek bir. Evde sessizlik, patlasın bir tane: “Söz gelimi konuşulmuş, bitime ulaşılmış, sözlerin sonuna varılmış suskular olur veya konuşulması gerekirken hiçbir sözcüğün bulunmadığı, kalmadığı, türetilemediği, diretilmediği, ünlenmediği, sırf bundan ibaret acı dolu suskular yükselir… Onları işitir işitmez anlarsınız; öfke yüklü, dargınlık, utanç, hasret dolu varlıklarıyla yüreğinizi daraltır, aynı huzursuzluğu size de yaşatırlar.” (s. 34) Öff. Evde kitaplar var tabii, öyle şaşırtıcı bir kitaplık yok, yahu şimdi gözüme çarptı da, Reyyan’ın “nikbin” ve “direşken” olmasıyla varsın nerelere gitsin okur, neler eylesin, vay başına küller yağa. Kitaplar var dedik, “emekli bir muhasebeciden beklenmeyecek denli çok kitap okumuş” Reyyan. İkindi vakitleri bahçede okurmuş, Hakkı Karayiğitoğlu’nun heykellerine benzermiş? Açıkçası ben Reyyan’ın karşısına geçer, “Lan bayan, sen emekli bir muhasebecisin, haliyle bu kadar okumuş olamazsın mı?!” diye bağırıp kitaplara tükürmeye başlar, Karayiğitoğlu’na hemen telefon edip heykellerinden birinin galerisinden kaçtığını ihbar ederdim, gelsin alsın. Bilemiyorum ya, “sokalama tekniği” böyle hunharca kullanılınca iki kilo hellim peyniri kızartması eksik kalıyormuş gibi hissediyorum, hüthüt nerede, maşrapaya karşı nefret suçu?
Birinci bölümdeki öykülerden bazıları bunlar, ikinci bölümde iki öykü var. Neden var. Yani hikâye anlatabilmek yeterliyse tamam, asgari öykü baş tacı o zaman. Öyle olmuş. Post Öykü tayfanın sevdiği iş bu “yerli ve millî öykü”, onlar postmodern mambo cambolarla karıştırıp servis etmeyi seviyorlar, başarılı örnekler de yok değil ama “Leyla” nedir, nedendir, muamma. Binli gece masallarının paralel evrende geçen versiyonu. Padişahın gözdesi genç kız efendisine hikâyeler anlatarak seksi ertelemeye çalışır, padişah sefere gitmeden önce spektaküler bir kuş bırakır Leyla’ya, hikâyelerini 100 dil bilen kuşa anlatacaktır Leyla. Bir de hafızası mükemmel bir kadına, böylece o hikâyeler cephede, şehirde, her yerde yayılacak, millet hikâyeye doyacak? Bir katakulli, Leyla’nın dilini kestiriyor padişahın ilk eşi, sonra padişah dönünce yalan dolanla dolduruluyor, terör estirmeye başlıyor, Leyla da kuşla birlikte pencereden pır. Tribute öykü. İkincisi de Gulyabani‘ye saygı duruşu sanki, perili bir köşkte geçen macera. Refik Halid, Mahmut Yesari okur gibiyiz, dil tam dönem dili. Tamam.
Yazarın diğer kitaplarını da aldım, bunu okumuş olsaydım hepsini zart diye almazdım. Aslında başka bir kitabını almazdım sanıyorum. Bilemiyorum, soluk öyküler. Kötü ya, başka bir şey diyemedim.











Cevap yaz