Dimitri Nasrallah – Niko

Lübnan’da geçen bölümler umut vadederken bir anda Uçurtma Avcısı‘na, çoksatara zıplıyor kurgu. Haber diliyle maceralar, serüvenler, tutarsızlıklar bezdiriyor, Zambra’nın bahsettiği yaşa da gelmedik ki ilk bunaltıda atalım kitabı bir tarafa. Para verdik, okuyacağız sonuna kadar. Öyle. Bakalım. Niko zeki bir çocuk değil, aptal da değil, sıradan bir çocuk. Kulağını annesinin karnına dayıyor, nihayet istediği şey olmuş, kardeş geliyor. Annesinin yetiştirmesi gereken bir yazı çizi işi var, her akşam kuryeyle gönderdiğine göre gazeteci olduğunu söyleyebiliriz hatta lafı hiç geçmese de önemli bir gazeteci olduğunu da söyleyebiliriz, evinin önüne konan bombalı araç kasten oraya konmuştur belki. Baba fotoğrafçı, evlerinin altındaki dükkânında giderek lükse dönüşmüş çekim, basım işleriyle uğraşıyor. Niko kardeşinin sesini duymaya çalışırken camdan bakıyor, kapkara bir duman bulutu, yakınlarda. Silah sesleri geliyor sık sık, iç savaş mahalleleri bölmüş, kontrol noktaları oluşturulmuş gelip geçenlerden bazılarının kafalarına sıkmak için. İşlerin tepetaklak olmasını izliyoruz kaçışa kadar: okullar kapalı olduğu için Niko evde ailesiyle takılıyor, okullar geçici bir süreliğine açılınca koştur koştur gidiyor da herkes tedirgin, hani okulu bassalar alıp götürecekler çocukları. Dükkân yakılmış, enkazın üstünde yaşam iyice zorlaşmış ama asıl facia Antoine’ın Niko’yu almaya gelmemesinde. Müdür iki üç çocukla birlikte Niko’yu da alıyor arabasına, babasının gelmeyeceğini söylüyor, yallah hastaneye, Niko’yu bırakır bırakmaz gaza basıp uzuyor ortamdan. Dedesi, babaannesi, herkes hastanede, patlayan bomba anneyi feci yaralamış. Vedalaşıyorlar, Niko’yla Antoine bir başlarına artık. Kaçanların kervanına katılmaya karar veriyorlar, Antoine yıllar içinde birikim yapmış ama ne kadar idare edecekleri muamma. En olası senaryo Kıbrıs’a kaçmaları, biletleri aldıktan sonra yola çıkıyorlar, çevirme noktalarından birinde vahşet. Eli silahlı ergenler üç adama diz çöktürmüşler, birinin kafasına naylon poşet geçiriyorlar, sonra adamın boynuna bir şerit dinamit bağlayıp uzaklaşıyorlar. Antoine oğlunun gözlerini eliyle kapatıyor, patlama sesini engellemesinin yolu yok. Her yer kana bulanıyor, ergenler kahkaha atıyorlar, Antoine arabayı bedenden geriye kalanların üzerinden geçirmek zorunda. Sileceğe sıkışmış parmağı alıp atıyor yol kenarına, böyle ekstrem sahneler var başta, savaşın dehşetine tanıklık. Ekonomisine de, bazı binalar, apartmanlar saldırıya uğramıyor çünkü güvenliği satın alabilecek kadar zenginler oturuyor oralarda veya otel diyelim, her yer havaya uçarken belli başlı otellere dokunmuyorlar çünkü anlaşılmış, Batı’dan gelenlerin kaldığı yerlere, sermayeleriyle savaşı besleyenlerin mekânlarına ateş açılmayacak. Antoine para yüzünden kaygılı, Niko ne yapıyor, gözlerini sıkı sıkı yumarsa geçmişe gidebileceğini düşünüyor, zamanda yolculuk yapıyor, çocuk kendi dünyasında ne yaparsa onu yapıyor yani. Güzel. Bir daha göremeyeceğiz çocukluk sihrini, hemen yetişkinliğe atlayıp saçma sapan hatalar yapmaya başlayacak.

Kıbrıs’a geçiyorlar, Antoine’ın çocukluk arkadaşının yanında kaldıkları sıra Niko dünyayı keşfediyor, heyecanlı, baba peynir ekmeğe talimken o hamburgerdir, patatestir, istediği her şeyi yiyecek ve babasının acılı bakışlarını Kanada’dan yazdığı mektupta anacak. Başından o kadar çabuk neden attı oğlunu, birlikte kalsalar daha iyisini becerebilirlerdi oysa. Mektup okyanusu aşarken Antoine oğluna bir an önce kavuşmak için kaçak göçek çalışıyor, parayı denkleştirmeye bakıyor, Brezilya’ya gidecek. Biraz geri saralım, Antoine eş dost kim varsa telefon edip yardım istiyor, çoğu iyi dileklerini yolluyor, sadece Yvonne’la Sami kapılarını açıyorlar. Elise’in, Niko’nun teyzesi Yvonne, babası zamanında Sami’nin babasının, sonra Sami’nin yanında çalışmış, Yvonne’u pazarlamış adeta, neredeyse otuz yaş büyük adamla evlendirdiği için kız kopmuş ailesinden. Savaş çıkmadan doğru Kanada’ya, zor şartlar altında yaşıyorlar çünkü vatandaşlığı alana kadar parasına dokunmamış Sami, geleceği görmek istemiş. Kıbrıs’tan Yunan adalarına yine kaçak göçek gidiyorlar, önce bir Antalya’ya geçip etrafı yokluyorlar ama oradan bir şey çıkmayacağını anladıkları zaman buldukları her gemi, kayık, sandalla yol alıyorlar. İnsanların çıkarcılığını falan görüyoruz tabii, yolculuk zor, bir tek şahane Müslüman adam yardım ediyor Antoine’a. Bileti alıyor Antoine, Niko’yu Kanada’ya gönderiyor, gerisi daha da zor onun için. Oğluna ne kadar yaklaşabilirse iyi, Brezilya’ya gitme fırsatını kaçırmıyor ama okyanusu geçerlerken eyvah, gemi batıyor, Antoine okyanusun ortasında tahta parçalarına tutunup hayatta kalıyor. Ölmek üzereyken kurtarıp Şili’ye getiriyorlar, hafıza mafıza hiçbir şey kalmadığı ve son anda kurtarıldığı için meşhur oluyor bir süre, fırtına dinene kadar yolda çeviriyorlar, soruyorlar, hiçbir şey hatırlamıyor. Burada biraz mantıksız bir durum var, aradan üç beş yıl geçmiş, Antoine’dan haber alamayan Sami telaşlanmış, yetkili abilere dünya para vererek adamın akıbetini öğrenmek istiyor da Brezilya’ya giden gemiye kadar takip edebiliyorlar Antoine’ı, öldüğünü söyleyip kapıyorlar dosyayı. Para yetmedi herhalde ki koca bir ülkenin gündeminde aylarca kalan adama erişemedi araştırmaları, gazetelerde boy boy fotoğrafları da çıkmış o dönem, tuhaf. Neyse, Antoine geçmişine dair hiçbir şey hatırlamıyor, hastanede tanıştığı hemşireyle evlenip yeni bir hayat kuruyor. İkizleri oluyor ama erkek olan ölünce, kıza da kaynağını anlamadığı bir tür itkiyle “Elise” adını verince, eh, Nasrallah nadiren de olsa karakterin ne olduğunu hatırlayıp derin sularda yüzmeye başlıyor. Nadiren. Ölü çocuğun kapkara geçmişle belirsiz bağlarının eşelenmesi, kızın bu kez aydınlıkla koşutlanıp mutlu yarınlara dörtnala koşması falan, hoş bir psikolojik katman üfürmüş Nasrallah. Evsizlikle, göçle ilgili bölümler de hoş ama hikâyede zort diye beliren adacıklar olarak görmeli, karakterin hayatta kalma çabalarının yanında çok az görünen düşünce kırıntıları, hani o kadar koşturmaca, tekerlenmece, mevzunun aslında ne olduğunu unutturmamak için. Dank diye çarpıyor kafaya, kötü. Sami’nin dönüşümü de kötü, çocuğun yediği haltlardan ötürü canı inanılmaz sıkılıyor çünkü vatandaşlık tehlikeye girebilir, eh, çocuk biraz büyüyüp derslerini çalışmaya başlayınca şeker şerbet, sonra yine bir dünya dallamalık dönünce bu kez çocuğu sevdiğini fark ediyor da ne olursa olsun geri dönmesini mi istiyor? Vatandaşlığı almak sevgi kumkuması mı yaptı adamı, bu kadar sert değişimler mümkün mü, deli sorular. Niko’ya hiç değinmiyorum, o kadar dürtüsel, yüzeysel bir karaktere dönüşmesi, hadi dönüşsün, süreçte iç dünyasına dair basmakalıp isyanların basmakalıp anlatımlarından başka hiçbir verinin olmaması ucuzluk. Öğretmeni sert bir kadın, okula uyum sağlayamamış, okuldan kaçıp hırsızlık yaparken yakalanıyor, tamam, sonra Sami’nin tokadını yiyince matematik dehâsı kesilmesi, zart diye Fransızca öğrenmesi ne mene iş? Aşırı kötü karakterler, aşırı kötü ilişki dinamikleri, o yanda hiçbir şey yok. Nasrallah’ın değindiği meseleler var bir, mesel Yaser Arafat’ın mendebur suratından iki kez bahsediliyor, Müslümanların bilmem nesinden, tarafsızlık namına pek az şey olduğunu söyleyebiliriz. Şahane Müslüman adam mesela, evini paylaşıyor, yiyeceğini paylaşıyor, baş üstüne. Brezilya’da Antoine’ı bulan Arap üzerinden istihbarat ağı oluşturulduğunu anlıyoruz, daha doğrusu örgütlerin iç içe geçmiş yapılarını. Bilgi üretiliyor, bir kısmı satılıyor, bir kısmı saklanıyor, tehlike arz edecek durumlar varsa bilginin fiyatı artıyor, kısacası fişleme faaliyetleri farklı istihbarat birimlerince farklı biçimlerde değerlendiriliyor, çok kısa bir bölümde geçiyor bunlar da göz önünde bulundurulmalı çünkü Antoine gibi önemsiz insanlar için neredeyse hiçbir kaynak ayrılmamış, daha doğrusu sivil toplum örgütlerinin ayırdığı kadar ayrılmış diyebiliriz, o da dolaylı olarak devlet işi. Taşıyor böyle küçük küçük, birikince bir şeyler anlaşılıyor, onun dışında can sıkıcı bir göçmenlik hikâyesi. Okunmasa da olur.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!