Roger Norman – Albion’un Rüyası

Orta-üst sınıfın fantazyasının topraktan doğması, değişik, her şey mahvolmadan önce son bir ikaz, belki. Edward Yeomen anlatıyor, on beşine üç kalmış, memleketinin güzelliklerini, büyüsünü betimliyor önce, Wessex’e benzemeyen Blackmoor Vadisi’nin kuzeyindeki Turnworth Köyü’nü. Batı, Galler’e yakın, hikâyelerin daha gür yayıldığı bölge. Malum, periler vardır oralarda, höyükler, güneş battıktan sonra oralardan uzak durur, bir başlarına dolanmaz insanlar. İnanç hâlâ çok güçlü, araştırmaların sonuçları hangi kitapta vardı, Fol’dan çıkan peri kitabında galiba. Neyse, insanlık adına konuşuyor sanki Yeomen, kısa süre sonra başına gelecekleri anlatmadan önce tarihi çabucak aşıyor: “Uzun, upuzun bir yolculuktan, iki bin mil aştıktan sonra, direk çukuru kazmasını, tarh açmasını, ağaç dikmesini, tavuk kesmesini, taş duvar örmesini öğrenmek varmış nasibimde; ama buranın toprağı Wessex topraklarına benzemez. Ağaçları bodurdur, ırmakları kurumaya yüz tutar, tepeleri tüm engelleri kaplayan tıkız fundalıklarla örülüdür.” (s. 11) Köşeden bir şey fırlar mı fırlar, öyle bir atmosfer. Amcası Jack’in çiftliği de oradadır, Yeomen tatillerde sık sık gider, yalnızlıktan içine kapanmış adam ve hizmetçi Em Sharp’la vakit geçirir. Olayı yıllar sonra anlattığı için biliyoruz, Jack hizmetçiyi huzurevine iteledikten sonra -küsmüş Em Sharp, otuz yıldan fazladır o evde çalışırken neden huzurevi, huysuzluktan- satıvermiş evi, Yeomen üzülüyor o büyü elden çıktığı için. M5 otoyolu geçmiş oradan, muhtemelen endüstri de kanca atmıştır, oysa macera tam olarak o evde, o topraklarda başlamıştı. Bir gün amcasının kütüphanesini kurcalarken ilginç zarlar buluyor çocuk, yüzeyleri orantısız, rengi garip. Biraz daha kurcalıyor ortalığı, kitaplığı öne çekip arkasına bakıyor, derken Jumanji! Yok, Albion’un Rüyası. Masa oyunu basbayağı, zarları var, kartları var, halkaları, ıvır zıvırları. Heroes mantığı sanırım, kahramanlar var, haritadaki alanları ele geçirmeye çalışıyor taraflar. Ortadaki boşluğa varan kazanıyor ama taş toplamak veya rakibi tarumar etmek de önemli. Kuralları açık açık göremiyoruz, hikâye ilerledikçe kural kâğıdına bakıyor Yeomen, anca o zaman öğrenebiliyoruz. Belli durumlarda belli karakterler önem kazanıyor, savaşlarda üstünlükler, öncelikler. FRP değil diyeceğim, tam tersi hatta, oyundaki kahramanların yaşamda karşılıkları beliriyor, öyle de fantastik bir oyun bu. Bulur bulmaz kurcalamaya başlıyor çocuk, bakıyor ki “Dost Cellat” yazan kartın üzerinde okulunun müdürü Tyson’ın resmi var. Dost? Pek değil ama oyun ne derse o, bakmak lazım. Yeomen amcasına çaktırmıyor da Sharp fark ediyor oyunu bulduğunu, sırra ortak oluyor, hikâyeyi anlatıyor hatta: oyun babasınınmış, gençliklerinde abi kardeş çok oynamışlar, sonra hiç oynamamışlar çünkü neler olmuş. Jack’in âşık olduğu bir kız varmış, 1930’lar, kız eve gelince biraderlerin oyununu izlemeye başlamış. Jack kaybetmiş, öfkeyle çıkmış evden, kızı da kaybettiğini biliyormuş çünkü. Yeomen’ın annesi o kız, gerçekten oyundaki senaryo hayata sirayet etmiş. Kardeşler arasında neler yaşandığını bilmiyoruz başka, Jack’i ziyarete sıklıkla gidiyor Yeomen, bu bilgi yeterli. Önemli olan Albion’un Rüyası zaten, kutunun içinden çıkan kâğıtlar yeterince anlatıyor. Yeomen’in babasının yıllar yıllar önce yazdığı notlar uyarı niteliğinde, “Kraliçe”nin kayıp olduğunu da belirtiyor arada. Nedeni malum, sevilenlerin oyundan çıkarılması iyi önlem. Yeomen dinamikleri henüz çözmediği için bütün kartları sürecek kuzeniyle oynarken. Babasına sürekli “Tacir” kartı geliyormuş, babası hukuk okumasını isterken tanıştığı bir tüccarın peşine takılıp iş insanı olmuş, sık sık yurt dışı gezilere gitmeye başlamış falan, kartlar bu derece önemli, oyun yaşamı manipüle ediyor bir güzel. Kuzeninin de başını yakıyor eleman, illa bir akrabasıyla oynaması lazımmış. Kurala göre. İlginçtir, taraflardan biri oyunu kazandığı zaman diğeri yenilgiyle doğrudan boğuşmuyor, kartların niteliklerine göre bir şeyler değişiyor sadece, örneğin kardeşler babalarının ölümüne yol açıyorlar. Oyunu neden yok etmedikleri muamma, belki sihri yok etmenin sonuçlarından korktukları için, bilinmez.

Yıl 1960, okulda kuzeni John Hadley’yi buluyor Yeomen, şeytanları bol olsun. Kartlar da maşallah, Merlin var, Galahad var, Ölüm, Tacir, Ankaralı Namık. Kuytuda oynamaya başlıyorlar, okulun serserisi Charlie Tom bunlara mekân sağlıyor derken serüven gerisi. Cellat’la Pellinore birbirlerine rakip oluyorlar ilk oyundan sonra, birincinin kim olduğu belli de ikincisinin müdür yardımcısı Avery olduğunu sonra anlıyorlar. Daha makul bir insan bu Avery, höt höt değil, Yeomen’in başına iş geldiği zaman evini ona açacak, sonra okuldan atılma duyurusunun yapılacağı toplantıda bulaşıcı hastalık iyice zortlayınca okulu kapamayan Tyson’ı suçlayacak. Kaderi de etkiliyor bu oyun, gelecekten haber veriyor, tabii okumayı bilen için ne güçler, ne hikmetler vardır. Okuldan manzaralar var arada, kirli donlar vakası, gençlerin iktidarla çekişmeleri, centilmence. Ve sinsice. Bir yanda kodamanlar var, diğer yanda idareciler ve öğretmenler, hassas dengeler. Nitekim Tyson cortlayacak, uzaklaştırılacak yönetimden. Estirdiği teröre bakalım, tanıyanlara göre kötü biri değil ama çok kuralcı, disiplinli, bu yüzden boğuyor insanları. Savaşa katılmamış, katılanlara sonsuz saygı duyuyor, Yeomen’ın babası yarı kahraman gibi bir şey olduğu için oğlana da pek kötü davranmıyor açıkçası. Oyundan haberdar olana kadar böyle, sonrasında boyunu aşan işlere girip kendi sonunu getiriyor. Nedir, Hadley hastalığa yakalanınca son elden ötürü paniğe kapılıyor, ölmek istemiyor çünkü, doktorun yanına yaklaşmasını istemiyor. Doktor Fell tam karttaki gibi, “Ölüm”, sonradan geldiği için geçmişini bilen yok, kapkaranlık bir adam. Jack’le diğerini de tanıyor, üstelik oyunun hikâyesini biliyor, Jack’in sınıf arkadaşı olduğu için bütün hikâyeyi öğrenmiş mutsuz arkadaşından. Yeomen’a anlatacak o okula nasıl geldiğini, gittiği bir büyücü ölüme karşı koyabileceğini, bunun yolunun bir çocuktan geçtiğini söylemiş, Fell hemen okul doktoru olmak için başvurmuş, sonra da Hadley vasıtasıyla oyundan haberdar olmuş. Kabus gibi çöküyor Yeomen’ın üstüne, baskı altına alıyor, çocuk diplomatik yeteneklerini kullanarak bir yere kadar kaçmayı başarıyor ama en sonunda köşeye sıkışıyor, oynamak zorunda kalıyor. “Zaman”ı yeniyor “Ölüm”, hemen haritadaki merkeze gidiyor, oyun haritasının da karşılığı var dünyada. Önce Tyson’ın çöküşü: kendisine karşı darbe yapılacağını, büyüye başvurulduğunu düşünüyor, biraz avanakça. Mütevelli heyeti başkanı işin saçmalığını anlayınca Tyson’ı dehliyor hemen, okul kurtuluyor. Fell’in ölümsüzlüğe sahip olmasını engellemek için olay yerine gidiyorlar sonradan, adamı izliyorlar, mambo cambolu kayayı yerinden kaldırıp mağaraya giren Fell’in ardından o kayayı yerine koyuyorlar, polise isimsiz bir ihbar, yarı deli adamı çıkarıyorlar mağaradan. Son. Hadley’nin yarattığı kopya oyun olsun, Tom Bombadil gibi takılan Bay Hodman olsun, bunlar hikâyeye tat katan üfürmelerdir, hani gençlik romanı olduğu için bunlar da olsundur, fazlalıksa da. Mevzu aşağı yukarı bu. Bu romandan neler çıkarmalıyız, öncelikle ne idüğü belirsiz oyunlara zinhar dokunmuyoruz, daha doğrusu ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri görmezden gelip işimize bakıyoruz. İkincisi, diyelim kaçınamadık, yeterince salağız bunun için, hemen en sevilmeyen akrabayı bulup dahil etmeliyiz oyuna, hatta yerimizi vermeliyiz. Üçüncüsü, peridir, ecinnidir, böyle şeylerin katıldığı meclislerden koşarak uzaklaşmamız gerekiyor, bunlar düz insan gibi düşünmedikleri için ne beladırlar bilemeyiz, kendimizi ot, taş olarak bulmak istemiyorsak fırti fırti uzamamız gerekiyor ortamdan. Başka da, hoş zaman geçirtebilir bu roman, ilgilisi baksın bir.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!