“Sedir” derler, “katran ağacı”dır, Lübnan’dan bilirler, Torosların ağaçerlerinin ulu gördükleridir. Gerçi dağların gayrısı olmaz, birinin eli diğerini denizin altından tutar. Hikâyelerini kıyaslayınca halkların tarihleri ne ölçüde benzer, beyler paşalar her yerde varsa pek de ayrı düşmez, birbirini tamamlar o hikâyeler. Yiğenoğlu, belki kendini anlatıcı olarak kuruyor romanda, hem Kozanlı hem Toroslu olduğundan “Çetin” nam karakterini götürüyor dağlara, oraların inançlarını, gündelik yaşamını anlatıyor. İbrahim abisinin yazdığı Günaydın Dedi Ölüm nam roman ikinci katman, Çetin’in anlattığı olaylardan iki nesil öncesine dayanıyor, Haydar’ı kimin öldürdüğüne dair bir başka pencere. Üçüncü katman da cinayet sonrası gelişmelerin anlatıldığı Katran Efsanesi, Arif abinin babası öğretmen Şükrü yazmış. Eklektik yapıya değinmeli: sarmal anlatı Çetin’in şahit olduğu olayları, ardından geçmişin efsanelerle iç içe günlerini gösterir, iki yandan da Haydar’ı kimin öldürdüğüne yaklaşırız ancak Çetin’in meselesi başkadır, tepelerde avcıların kulaklarını kesip ağaçlara asan, sık sık cinayet işleyen bir katilin peşine düşer Çetin, söylediğine göre iyi bir dedektif gibi çalışır, polisler sıklıkla yardımına başvurur. Japonlar sağlam bir ödül koymuşlardır, katili bulan köşeyi dönecektir. Ne işleri var Japonların, bölgedeki acayip lezzetli mantarları işlemek için oradalar, fabrikayı kurduktan sonra işlerinin yolunda gitmesini isterler, oysa bu kulak kesen kimse öyle bir korku salmıştır ki mantara çıkan kalmamıştır. Sömürücüler birkaç kez eleştirilecektir böyle, Çetin çocukluğunda sıklıkla gittiği köye çıkıp insanların arasına karıştığında anlatılan hikâyeleri dinler, tartışmalara katılır, bir yandan da katili bulmaya çalışır. Dış hatlarıyla bir polisiyeyi andırıyor ama oldukça hacimli bir polisiye, sıkı bağlanmış bölümleri keyif veriyor da bazen sallanıyor yapı, postmodern kusmodern teknik şovuna dönüveriyor. Yeridir ama, örneğin Kemal Tahir gibi lagara lugara konuşturmuyor karakterlerini Yiğenoğlu, Çetin özellikle kafasına sopa yedikten sonra herkese karşı daha dikkatli davranınca elbet muhabbetleri de daha dikkatli dinliyor, odaklanıyor. Hikâyeyle desteklenen bir genişleme, güzel, yine kafaya sopa yediği için aklı gidip gelirken bilinci fıyş diye akıveriyor, bir bölüm işaret kullanılmadan tamamlanıyor. İyi ama emare yok başka, romanın başında birtakım taklalar, sonrası klasik anlatı, gereksiz parlıyor ilk bölümler. Barthes’ı anmak, yazarın ölümüne değinmek, Eco’dan el almak gerekir miydi, Çetin’in kurmaca bilgisini dank diye sektirmeli miydik kafada, İbrahim abinin yazdığı romandan sonra piyasadan kaybolmasını eşelemeli miydi, biraz arıza. Yaşar Kemal’le çocukluk arkadaşı yapmak İbrahim abiyi, işte bu onca teferruatın yerine yürünmesi gereken kanaldı ama orada kalmış. Yaşar Kemal’in övgülerini gördük, Tilda daktilo ederken yerel sözcüklerle ilgili soruları yanıtlayamazsa İbrahim abiyi ararmış Yaşar Kemal, böylece Günaydın Dedi Ölüm‘deki yerellik, sözcük zenginliği temellendi. Ne kadarını anlatmalı, belki bir örnek: “‘Amsalak söz verdikten kelli Haydar iki avucunu birleştirerek önüne çevirmiş. Ellerinin ayasından bir ışık ağmış yere. Sonra ışığı çevrelerinde fırdolayı döndürmüş. Bir anda bir top ışığın ortasında kalmışlar. Amsalak buncalı ulan bu nemneşeal iş, şimdi bu top ışığı gören hırlısı hırsızı, hıcıbı böcüsü kendilerine saldırır diye korkmaya başlamış.’” (s. 332) Haydar’ın hikmetlerinden, mambo cambolarından biri anlatılıyor burada, kendisi köylüsünün mehdi olarak gördüğü bir koçyiğittir, nihayete ermesini istemediği bir düğün organizasyonunda Emin Ağa’nın diktirdiği direklerden birini kucakladığı gibi yere çalar, mikrofonun başına gelip kafasını kızdırmamalarını söyler. Mesela yani. Dostları Musa ve Gülsüm’ün arasındaki akışmayı fark eder etmez Emin memin dinlemeyecektir artık, dinlemeyecek kadar kudretlidir zira köylülerin dediği gibi Ali’nin aslanıdır, Ali’nin oğludur hatta. Ağaçerleri, Tahtacı Alevileri inançlarını öyle bir gerçek kılarlar ki Çetin neredeyse hurûfi olur, “sedir”in Latincesinden yola çıkarak Haydar’ın nereden gelip nereye gittiğini çözmeye çalışır, Gerçek ve Hakikat arasındaki bağları maddecilik ve metafizik üzerinden tokuşturarak bir sonuca varmaya çalışır, tabii gazeteciliğinden gelen tecrübeyi de karışıma katarak. Haydar’ın hikâyesi, aslında Halil’in hikâyesi zira gerçekte adı Halil, söylencelere karışmıştır, yapılması gerekenden daha erken bir zamanda yapılıp belalara yol açan aşurelerden kesmenin akıldan bile geçmeyeceği ulu katranın kesimine bir dünya somut veri vardır elde, ne kadar somutsa artık, Sherlock Çetin köyde insanların bildiklerini de öğrenir, vardığı noktada gerçekliğin doğasını sorgulamaktan başka bir şey geçmez eline. Bilge nam kör ulunun evine gittiğinde iyice karışır gerçekle hayal, Haydar’ın aslında ölmediğini, Toroslarla, dünyayla birlikte yaşadığını söyler Bilge, kırklara karışmanın da ötesinde bir gayb hali. Herkes öldürmüş olabilir Haydar’ı, herkes bir faciayı ona yükleyebilir de intikam almaya kalkabilir ama kimin gücü yeter buna, sık sık bacak ayırdığı söylenir ama göreni yoktur, ulu katranı devirdiğini söylerler kaçakçılık yaparken, bütün köy düşman olup saldırabilir ama kim cesaret edecektir, kısacası bütün iddialar boşa çıkar çünkü köyün, Torosların koruyucusudur Haydar, çağları aşıp Ali’nin yanına yerleşir köylünün gözünde. Daha da öteye hatta, Çetin köylülerle oturup muhabbet ederken öğretmeni, bilgini, kim varsa kendi araştırmalarından yola çıkarak Nuh’u, Gılgamış’ı anarlar, daha da kimleri, hepsi o dağlardan geçmiş, efsanenin bir parçasını oluşturmuşlardır, Haydar kanona dahil edilerek o zincirin son halkası durumuna gelmiştir. “Ne kadar tanıdığım, adını duymuşluğum varsa geçiyor yoldan. Kalenderler, muzafferler, mansurlar, âdemler, nuhlar, musalar, isalar, muhammetler ve haydarlar elbette.” (s. 27)
Márquez’in metinlerindekine benzer bir büyü, Çetin’le Arif abi konuşurlarken böyle yorumluyorlar Günaydın Dedi Ölüm‘ü. Halk deyişleriyle dolu bir metin, her bölümün sonunda bir dörtlük, Haydar’ın ölüm haberi geldiğinde yakılan ağıtlar sıralanıyor. Gerçi ölüsünü gören yok Haydar’ın, sadece sözü gelmiş, bu yüzden kimse öldüğüne inanmıyor ama orucun son günü de ortaya çıkmayınca inancı kuvvetleniyor insanların: ötegeçe bir yerdedir artık Haydar, kışlağa çıkamayan köylüler ona güvenirler, durmaksızın yağıyorsa bakışlarını göklere çevirirler, mantarlarda ararlar kokusunu. Malum romanın büyülü dünyasında etiyle kemiğiyle oradadır, daha kaybolmadan efsunlanmıştır, dokunduğu topraktan bereket fışkırdığını herkes görmüş, insanüstü gücüne herkes şahit olmuştur, hele güreşmeye ta nerelerden gelenleri bir yere çalışı vardır ki dillere destandır. Katili belli değil, öldüğü belli değil, diğer yanda Çetin’in zaman geçirdiği köylüler teker teker öldürülür, katil başları bedenlerden ayırır, hatta kollarla bacakları da ayırır, geride bıraktığı mektup ne kadar cüretkâr olduğunu gösterir ama Çetin’in umduğu gibi hata yapacağını göstermez. Mahkeme kayıtlarından da bir şey çıkmamıştır, katil olduğu düşünülen köylü hapiste uzun yıllar boşu boşuna yatmıştır. Muhtemelen. Çetin köylünün hapisten yazdığı dilekçelere yer verir metinde, adam kendi soruşturmasını kendi zihninde yapmış, katil olamayacağına dair inandırıcı sebepleri dilekçelerinde sunmuştur ama dikkate alan çıkmamıştır. Muammalarla dolu gerçeklik hakikate varmaz bir türlü, hakikati yalnız Haydar bilir. Haydar/Halil söylendiği gibi kahramandır, odun kaçakçısıdır belki, iyiliğiyle kötülüğüyle has bir insandır da kötülüğünün temellenmediğini söyleyebiliriz, tıpkı söylenceler gibi dedikodular da uç uca eklenerek karakteri oluşturur. Nuh’u gemisiyle birlikte oluşturduğu gibi. Sırf köy odasındaki sohbetler için okunası bir metin. Çetin şahane bir anlatı kurmuş, bazen dağıtıyor mevzuyu da toplamakta zorlanıyor ama toplama bakınca, hani ara sıra beliren o didaktizme rağmen, yine iyi roman.











Cevap yaz